Pazar, Eylül 24, 2006

People are strange,when you are a stranger...

Sabah saat onu on geçiyor. Masamda mıhlanmış oturuyorum. Ağlamaklı hisler içindeyim. Bazen kendimi yatağa bağlanmış bir hasta, bazen hücre hapsindeki bir mahkûm gibi hissediyorum. Kendimce, bunu kendi kendime yaptığım için, çok sıkılıyorum. Gidemediğim için. Gitmeyi beceremediğim ve göze alamadığım için. Ne yaptı bugün bana, bu ruh halleri nereden geldi? Beni kimler kelepçeledi? Yazamadıkça daha çok çırpınıyorum, bileklerimdeki yaralar kanıyor. Çırpınmazsam ölecek gibi oluyorum. Kötü bir haldeyim. Bugün.

Kendi planım boğuyor beni. Neden bünyem bu planı kabul etmiyor? Neden biraz sabretmiyor özgür kalmadan önce? Artık kendi yalanlarıma kendim bile inanmıyor muyum yoksa? İkna edemiyorum kendimi… Neden içimden her bir şeyler havalandığında, ayaklandığında ağlayarak ( ki başka türlüsü gelmiyor elimden), yalvararak oturtuyorum onları yerine? Ne olur biraz daha sabredin diye diye…

Canım olmak istediğim kişi. Her seferinde yine o harika yüce gönüllü yüzüyle oturuveriyor yerine. İçi kırık dökük biliyorum. Yine de gülümsüyor. Onu her seferinde satıyorum, yarı yolda bırakıyorum, hainlik yapıyorum. Ama bana anlattığın masallar hep lafta kalıyor, kaç kuruşa satıyorsun beni! Demiyor asla. Belki de en çok bundan, ben paramparça oluyorum onu bir balık gibi ellerimin arasından suya bırakamadığım için. İçin için, nefessiz kaldığını hissettiğim için. Parçalanıyorum. Ona bunu nasıl yapıyorum? Ona bunu nasıl yapıyorum?

Her şeyin geçici olduğunu o kadar iyi biliyor ki… Bunu yazarken eylül ayındayız. Geçen seneki eylül ayı bu değildi. Seneye böyle olmayacak. Daha bahardayken yazın geçtiğini, kışın kapıya sindiğini ve dört mevsimin dört döndüğünü, biliyor. Ama yine de ben ağlayınca böyle çaresiz, susuyor. Günlük telaşlarla oyalanan sadece benim. Kahve içip gülerken ertesi sabah uyanacağı günü uzak bir köşeye zavallı bir çabayla iten benim. O bal gibi biliyor. Benim üç kuruşluk sebeplerim var sabah kalkıp bu masaya oturmak için. O bütün bu sebeplere bir bakış atıyor ve hepsi tuz buz oluyor o sebeplerin. Parçalanıyorum.

Ben burada kendime masallar anlatıyorum, ölmeyeyim diye. O şu anda Büyük Britanya Adaları’nda soğuk bir liman kentinde balıkçıları seyrediyor. Buz gibi esen rüzgârlardan etkilenmiyor, benim içim yanarken. O uçan martılara bakıyor. Senin elindeki bütün o çer çöp sebeplerden uzak, bütün o komik sahte laflardan ırak. Her gün onda Pazar gibi. Her gün onun şarkısı gibi. İçin katılmasın, o yaşadıkça sen de ölmeyeceksin. Böyle bir bantlar, ilikler, çengeller, birbirine geçen Legolar, siyam ikizleri, kaynayan kemikler, atılan düğümler gibi. Yakın ama bir o kadar da uzak. Birbiri olmadan olamayan boyutlar.

Sen burada ne kadar parçalanırsan parçalan, o soğuk bir deniz kıyısında bir buz dağı kadar tek parça duracak. İçinden ılık sular akan bir buz dağı. Olmak istediğim kişi. Dünyanın en kıymetli şeyi. Ben dağıldıkça, bana uzaktan bakan o cesur, o her şeyi bitirip kıvamını tutturmuş kişi. Ben öldükçe dirilen Anka kuşu, ben konuştukça susan, ben gittikçe duran şey. Gitgide engellenemeyen bir sel gibi önüne katıyor beni. Hayatın, genel geçerin kıyılarına sürüklüyor. Kapılıp gidiyorum, parçalarım sularda yüzüyor.

Parçalarım sularında yüzüyor. Her sabah yediğim simitler, bütün faturalar, kalkan uçaklar, içimdeki tüm kalabalıklar, bütün öğle yemekleri, kumaş pantolonlar, unuttuğum bütün dileklerim, o dileklerin değip değiştirdiği her şey su yüzünde sele kapılmış gidiyor. Hayatım dediğim şeyin parçalarına ayrılışını seyrediyorum. Bütün o kanatlarıma takılan ağırlıklar, parça parça ayrılıp dibe çöküyor. Bütün o sorumluluklar, uydurulan palavralar çözülüyor. Eriyor suda bütün şekerlemeler, yalancı tatlılıklar. İçimi bayan, beni şeker komasına sokan samimiyetsizlikler. Ama yüzeyde bir şey yokmuş, bunlar hiç olmuyormuş gibi duruyorum. Tekdüze dört mevsim, nevresimler değişiyor mütemadiyen. Yüzeyden. Kuzeyin soğuk rüzgârlarında balıkçılara bakan, içine martı kaçmış o kızı düşlüyorum. Nefesleri bana nefes oluyor uzaklarda, şarkılarından yaptığı günlerini hayal meyal de olsa anlıyorum. Marmara denizinin kıyısında, okyanuslarda kuyruk döndüren balinaların sesleri çınlıyor içimde. Nasıl anlatsam bilmiyorum. Parçalanıyorum.

14 yorum:

Cansu dedi ki...

Nasıl anlatsam demişsin. Biliyor musun anlıyorum...

linden dedi ki...

nedir acaba hayata bağlayan beni?
merak?korku?sevigi?
hangisi?hangisi?
-roni margulies-
elindeki kalemi masaya bırakıp kalktı. aklında bir defter dolusu soru... hangisi?hangisi? mutfağa geçti, ocağı yakıp, çay koydu. nedir hayata bağlayan beni? masadaki kağıda yazılmış yarım bir cümlesi; bir de ateşte demlenmeyi bekleyen çayı vardı... merak?korku?sevgi?

misir dedi ki...

margotcum,
keşke pazar günü buluşsaydık, birbirimize bakıp bakıp ağlardık...

Adsız dedi ki...

"Hayatım dediğim şeyin parçalarına ayrılışını seyrediyorum."
"Ama yüzeyde bir şey yokmuş, bunlar hiç olmuyormuş gibi duruyorum." ben de şu an bunu yapıyorum...

hera dedi ki...

sevgili margocum,
"Olmak istediğim kişi. Dünyanın en kıymetli şeyi.." mi diye düşündüm, kıymetine dokunmadıkça kütlesinin ağırlaştığını, ulaşılmazlığının katmerlendiğini hissettim. gel beraber mes'ud olalım margocuğum, bol makarnalar diliyorum.

Adsız dedi ki...

birgün blogunu açıp böyle bir yazıyla karşılaşmamın yakın olduğunu sezmiştim son yazılarından.
soytarın olsam? gülesin diye?
ama gerek kalmayacak
eylül yaptı bunu sana.
fikri'nin ok yemesi bu.
ya da bilemiyorum bir kadının neden parçalanabileğini. Zor mu çok?
geçer.
geçsin.

celerone dedi ki...

Margot,

Kelimesiz kaldım okurken. Bence sen "O"ndan sandığın kadar uzak değilsin.

Sevgiler,

deryik dedi ki...

ben sadece başlıktaki şarkıya ihtiyaç duyulan, her şeyi onun anlattığı anları yakınen bildiğimi söylemek istedim.bir de gidememek hissini. günlük telaşlarla oyalanma hissini... ya da kısaca yazıdaki hissiyatı...

bi oturup düşündüm uzun uzun... teşekkürler.

Skoer dedi ki...

Yakin gecmiste gitmis biri olarak diyebilirim ki;
nereye gidersen git, herseyi icinde tasiyorsun.

ozo dedi ki...

Zor ki ne zor.

b'locked dedi ki...

ya ben seni nereden buldum sabah sabah
çok sevdim ben seni yaa
bu nasıl ispatlarnır bilme ama aynı bensin sen
çok tanışmak isterdim
(hayran psikolojisine girmi gibi oldu biraz ama )

return2 dedi ki...

"O zaman zaman saklandığı yerden çıkan ve arkadan sinsice yaklaşıp paat diye kafana vuran bir his. Bu his bana en çok boş bulunduğumda gelir. Öylece sersem, uyuşuk ve manasızca kalakalırım."

Sevdigim, saydigim ve okudugum bir blogger'a, bitkisel'e biraktigin senin satirlarindi bunlar sevgili margot... Hatirladin mi? Gelir oyle arada, arkadan paat diye vurur.. Fazla kalma oyle parca parca, haydi kalk bakalim ayaga, bu kadar uyusukluk yeter... sen lazimsin bize, bloglar kralicesi, kalplerin kaymagi...

Margot dedi ki...

Sevgili Komşular,
Yorumlar için tek tek teşekkür edemedim, uykulu bir yazı yazdım sizlere onun yerine. Mevsim geçişlerinde böyle oluyor işte, ama iyiyim şimdi. Belki de hiç bu kadar iyi olmamıştım. Sağolun hepiniz.
Yan komşunuz Margot.

Butterfly dedi ki...

En cok Eylül acıtır beni, en cok Eylül! Cunku Eylül doğumluyum, bir tek Eylül sorgular yüreğimi.