Eskiden boyları bir karışı geçmeyen ve genelde pazarlarda satılan plastik bebekler alınırdı çocuklara. Bu plastik bebeklere hünerli anneanneler şapkalar, elbiseler diker, ucuza bol bol alınan ve çok sevilen bu bebeklerin gardıropları da bir hayli kabarık olurdu. O zamanlar Taş Devri’ni çok sevdiğim için anneannem bütün minik bebeklere (boyu bir parmakla bir karış arasında olanlara) Vilma derdi. Yani Vilmalar dendiğinde bu küçük bebekler manasına gelirdi. Her pazara çıktığımızda da bana mutlaka bir Vilma alınırdı. Pazara girer girmez Vilmam alınmazsa ortalığı birbirine katar, anneanneme pazar falan gezdirmezdim. Eğer Vilmaların nüfusu çok artmışsa, değişiklik olsun diye bir küçük karakaçan (ki plastik kulaklarından biri kopunca anneannem sonsuz yaratıcılığı ile erimiş muma şekil vererek ona kulak yapmıştı), yine plastikten korkunç sesler çıkartan minik bir akordeon, ya da en en kötü ihtimalle tercihen kırmızı ve minik avuç içime sığacak ölçüler içinde bir lastik top aldığımız da olurdu.
Pazar benim daha bebekken, yürümeye bile başlamadan arabamla gezmeye başladığım bir yer olduğu için, o zamanki gözlerimle gördüğüm ilk büyülü yerlerden biriydi. Nemli ve sıcak havalarda, tenteler altında gezinip durmak daha o yaşta kanıma girdi ve bir daha da çıkmadı. Bir seferinde anneannem yine beni almış, pazara çıkmış. Ben arabamda, kafamda fırfırlı beni olduğumdan da komik gösteren o şapka ile oturuyorum. Neyse, gezmiş gezmiş bir peynircinin önünde durmuş. Peynir seçerken sanki bir yandan da arabadan hışır hışır sesler geliyormuş. Bir bakmış ben kucağımda mayocudan (ç)alınmış bir adet naylon poşetinde mayoyu hışırdatıp duruyorum! O günden kırmızıyı sevdiğim belliymiş ve fakat o hangi mayocuydu nasıl buldu, gitti, geri verdi bilmem.
Ondan, bundan, bebekten, beşikten ya da her neyse ondan işte, pazarlara bayılırım! Doğuştan gelen bir yetenek gibi, gözümle, kulağımla, burnumla meyve seçmem işte bundandır. Ayşekadını iki parmak arasında çıtlatmalarım, kavun şap şaplarım, kıvırcık salatanın dantel dantel yumuşağını bulmak için çevirip çevirip bakmalarım hep bundan. Pazarı önce bir yukarı bir aşağı gezip, girişteki semizotu satan adam daha ucuzcuydu diye akılda tutmalarım, karman çorman bir tezgâhta, tepeleme yığılmış kimi defolu onca kıyafetin içine cengâverce dalmalarım da, kesin bundan!
Oysa kimileri sevmez pazarı. Kalabalık, yorucu ve gürültülü bulanlar vardır. Bense bu her türlü raconunu ezberlediğim bu minik panayırın içinde elimde simit ya da mevsimine göre süt mısır, kolumda sudan ucuza bulduğum için kendimle gurur duyduğum ganimetlerimle dolu pazar çantamla büyük bir neşeyle yürürüm bir aşağı bir yukarı. Sindire sindire, ayaklarıma kara sular ininceye kadar, geniş tentelerin gölgelediği, sutyen takmış vodvilci pazarcıların çoraplarıyla üstüne çıktıkları tezgâhlarının arasında kendimden emin ve mutlu, dolanır dururum.
Bir görüntüyü bin görüntü, bir gürültüyü bin gürültü yapan, rengârenk bir kalabalıkla dolu bir çiçek dürbününün içine düşmüş de, bu halimden gayet memnun olmuşum gibi gülümserken gözüme avuç içi kadar bir şey takılır. Üzerinde biri delice komik gözlüklü, biri de tam anneannemin Vilmalarıma ördüğü modelde şapkalardan takmış, iki bebeğin gülümsediği bir cep aynası! İşte bu aynayı almamla, sevinmekten bir hal olmam bir olur, kaleydoskopun içindeki neşeli görüntüler dönmeye başlar, tıpkı bebekken kafamı kaldırdığımda etrafımın döndüğü gibi!
Bazı şeyler hiç değişmez. Ben değişmesini tercih etmediğimden belki de. Biz çok değişiriz ya, çok değiştiğimizi iddia ederiz. Ederiz de adamakıllı biraz düşünüp, neşeyle güldüğümüz o anın yaldızlı aynasına biraz daha dikkatli bakarsak kendimizi bacak kadarki halimizle görürüz. Mevsimler atlıkarıncada dönüp dururken işte, bizim için bahar ve yaz biraz da ondan, şenlikli pazar mevsiminin açılması demektir!
Cuma, Nisan 18, 2008
Pazar mevsimi ve Vilmalar
Çarşamba, Nisan 16, 2008
Perşembe, Nisan 10, 2008
Yamyam & Colin

Pazartesi, Nisan 07, 2008
Zeki Müren ile yağmurlu radyo günleri
Bahara geçişin bir karın ağrısından ibaret olacağını kim bilebilirdi?
Ama öyle oldu. Bugün yine iç bunaltan, yağmurlu, sırılsıklam hisli ve dışarıda gezinmeye çıkmaya, salınmaya olanak vermeyecek derecede sevimsiz bir hava var dışarıda. ( İstanbul’da Çıksalın adında bir semt olduğunu biliyor muydunuz?)
Böyle mütemadiyen yağmurun yağdığı, iç sıkan, insanların konuşmadan ve birbirine bakmadan ( belki sadece pencereden bakarak) durdukları o filmlerden birine hapsolmuşum da çıkamıyormuşum gibi hissediyorum kendimi bugün ofiste. Kendimce sakız çiğneyerek, kendince gerçeküstücülük oynayan yağmurlu penceremden dalıp dalıp gidiyor, sonra kaybolmayayım diye koşa koşa geri geliyorum.
Bu gecekodudan su içer martılar diye bir yazı yazmıştım zamanında, ofis penceremden görünen garabet yarım inşaat ile ilgili. İşte bu sabah çalışırken birden yeniden gözüme takıldı, bu sefer bina değil de içinde çamaşır usulü asılmış balıklar! Hayır, sevgili komşular hülyalara dalmış falan değilim, karşıdaki inşaatın orta katında sanırım kurutmak amacıyla bir kolondan bir kolona balık asılı. Denizden çıkan balıkların, yağmurlu ve rüzgârlı havada salınışını anlatmak için bir büyülü gerçeklik kabiliyetim olsun isterdim.
Yağmur damlaları pencerenin tam üstünden kendilerini koyverip, aşağıya kadar yarışarak hızla iniyorlar. İşte böyle, nerden geldiği bilinmez bir sıkıntının peydah olduğu bu puslu ve karanlık havada kâh parlayan balıkların gümüş renklerine dalarak, kâh arada Zeki Müren klasiklerinden birkaç tane dinleyerek geçiyorum zamanın içinden.
Neyini özlediğimi bilmeden yine de özlemeye başlıyorum eskide kalan ve gün geçtikçe ıslanan, solan, parça parça ayrılan ve geriye hatırası kalan o hissi. O bir zamanlar öyleydi işte, hissini. Evde garip, sessiz, neredeyse usulca asılı kalmış bir havanın olduğu, herkesin kendince bir işe daldığı, o şimdi flu bir resim gibi hafızada yarı silik ama hala sabit kalmış zamanları…
Dedemin işi bezelye, fasulye gibi taneli sebzeleri ayıklamaktı, anneannem o sırada bir yandan soğanı kavurur, ev birden yemek ve yıkanmış çamaşırlardan yayılan nemli deterjan karışımı kokardı. Hava kapalı olduğu zamanlarda, radyodan yayılan şarkıya anneannem o komik, ince ve inişli çıkışlı sesiyle eşlik eder, sözlerini bilmediği için genelde hep hımhım, laylay gibi şeyler mırıldanırdı mutfakta. Dedem mestleriyle tempo tutardı. Anneanne ve dedenin olduğu bir evdeki o korunaklı huzuru nedense şimdi hep bir küçük yaka iğnesi gibi iç çekmecemde saklarım. Arasıra böyle eski bir Zeki Müren şarkısı dinlerken, yağmur damlalarının sırılsıklam ettiği ve dışardaki manzarayı neredeyse görünmez kılan pencereye bakarken, hiç yoktan, sanki o çekmeceyi tesadüfen açmışım da, yeniden ve birden o saklı yaka iğnesi ile gözgöze gelmişim gibi gelir.
Yazı başlığından eski ama tanıdık bir anons dinleyebilirsiniz.
Salı, Nisan 01, 2008
İnanamıyorum.
Bazen cidden absürtlük sınırlarında bu kadar gezinmemize inanamıyorum. Radikal’de okuduğum bir haberin 1 Nisan şakası olabileceğine inanmak istememe inanamıyorum.
Haber şöyle;
Peri bacaları ile dünyaca ünlü Nevşehir’de, ikinci lig takımı belki parayı kırar da birinci lige çıkar diye birkaç peri bacasını biçmeyi projelendirmişler! ‘Ne olacak? Diye düşündüler sanırım, ne de olsa burada elini sallasan peri bacası? Hem onları yıkınca yerine alçıdan kopyasını koyarız!’ Ağlayarak gülebilirsiniz ya da gülerken birden ağlamaya başlayabilirsiniz! Tercihi size bırakıyorum, memleketimin zihniyetinin dumura saldığı birkaç kişiyiz sonuçta burada.
Bugün gazete okuduğumda, okuyup da anlamak istemediğim o kadar çok şeyi seçiyor ki gözlerim, içim öyle bir yosun bağlıyor ki, cam şişeleri temizler gibi ne kadar gazete yuttursam kendime, o yosunu almıyor!
Bodrum’da sayısız kedi ve köpek zehirlenmiş yine, içlerinde ev kedileri ve köpekleri de varmış. Kuyruklarını sallayarak, sevinçle ve belki de minnetle yedikleri köftelerin başında can vermişler. Şimdi cansız bedenleri çöp tenekelerine savruluyor. Bu resme bakıyorum işte gazetede bu sabah. Hangi şaka içimin bu karasını alacak?
Kanada hükümeti de sonuçta medeni bir hükümet, sistemli, nizamlı hükümet. Düşünmüş taşınmış, saymış bütün fokları. Ve işte şu kadarının katline karar vermiş, katliam sezonu açılmış. Kaçamayan, sopalı, kancalı adamları bekleyen yavru fokların resimlerine bakıyorum gazetelerde.
İnsanların insanlığından utanmadan neler yaptığını görünce nasıl hissedebilirsem öyle hissediyorum işte. Yalan söyleyecek halim yok.

