Cumartesi, Eylül 16, 2006

Margot ve Yenik Boksör Battaniyesi

Fikri’nin kendini iyice kabul ettirdiği zamanlardayız. Meteoroloji’nin dediğine göre Fikri haftaya görevini tamamlamış olacak ve havalar tekrar ısınacakmış. O da artık biz pastırma yazlarıyla oyalanır, son bunlar ayol son! Diye oradan oraya koşuşurken, bir köşede çömelmiş, yorgunluk sigarasını yakmış, olan biteni seyrediyor olacak. Bizse kafamızda yer eden Fikri’nin sonbaharı çağrıştıran hatırlatmalarını görmüş ve bizzat tecrübe etmiş insanlar olarak son bir hevesle sarılacağız bu son güneşli havalara. Parklarda sevgilisinden bir türlü ayrılamayan âşıklar gibi uzun uzun oturacağız, deniz kenarında daha belki de bir sene bulamayacağımız bir ılıklığa sarılıp onu kafamızın bir köşeciğine kazıyana kadar çakılı kalacağız. Her güneşli havada canımız çok istemese bile Fikri’nin kanımıza zerk ettiği o makûs kader aklımıza gelerek dışarı artacağız kendimizi. Yazdan kalma havalar, cebimizde kalan son paralar gibi olacak, elimiz mahkûm harcayacağız.

Mevsimlerle benim kadar sıkı fıkı bir haldeyseniz ve hatta siz de benim gibi havadan nem (!) kapıyorsanız, mümkünatı yok mevsim geçişlerini ıskalayamazsınız. Neden bilmiyorum havaya göre mevzi alan bir ruh haline sahip oldum hep. Ruh halim neden bu kadar bitkisel, ben neden bir ağaç gibi halden hale geçiyorum, değil dört demirbaş mevsim, mevsim aralarını, çeyreklerini, mevsim on beş dakika aralarını ve programa kaldığı yerden devam eden hallerini neden bu kadar yakinen takip ediyorum inanın bilmiyorum. Ama ediyorum işte. Kendiliğinden oluyor. Hele sabahları ve akşamları işten eve yürümek icap ettiği günlerden bu yana sanki daha bir sıkı takipçiyim. Ama şikâyetçi değilim. O gün hava rüzgârlı olduğunda ve bende saç baş bırakmamacasına esip yağdığında beni de öyle esen yağan hisler alıyor. Sıcak ve kupkuru bir öğleden sonra yürüyorsam eğer, ben de güneş yüzünün her yanına değen biri nasıl yüz hatlarından başlayarak, ruh hatlarını gevşetirse öyle bir gevşeyip, iyimser bir hoşgörü yumağı oluyorum. Sabahtan akşama kadar en az iki kere havayla, güneşle ve rüzgârla iletişim kuruyorum ve onların beni etkilemesine izin veriyorum. Sokakta hayat nasıl, yürüyüp öğreniyorum. Ondandır işte Fikri’yi biliyorum, dün akşam kulağıma fısıldadığı her şeyi duydum. Bana dedi ki dün gece; yakında sokakta oturmaların bir süreliğine hayal olacak, şimdi bu kumsalda nasıl buz kesiyorsa yüzün ve ellerin aynı öyle üşüyeceksin yakında. Soğuklar geliyor, seni dışardan kaçırıp içeriye itecek soğuklar. Biliyorum Fikri dedim, sen merak etmeyesin.

Ama yine de benim o kumsalda uzun bir gece pikniği yapmama izin vermedi Fikri. Elimde plastik bir bardak sıcak çayla, lacivert Türk Hava Yolları battaniyesinin üzerinde oturmama, üzerimde mavi polar bir hırka olmasına rağmen, Fikri’ye kafa tutamadım. Hâlbuki dün gece denize sıfır oturmak ne güzeldi, arka arkaya bağlı üç kayığın, siyah ve hareketli bir çarşaf üzerinde salınması, karanlığa inat başının üzerindeki parlak yıldızlar ve soğuk kumun üzerine serilmiş bir havayolu (!) battaniyesi… Fikri, dedim. Ne olur biraz daha oturayım, öyle güzel ki burası ve öyle mutluyum ki ben, şu şıpırtıları dinlememe biraz daha izin ver ve ne olur hasta etme beni. Hiç yumuşamadı Fikri. Yanaklarımı ısırdı soğuk soğuk, olmaz dedi. Ben de peki dedim elim mahkûm. Havayolu battaniyesini Fikri’nin rüzgârına salladım, havlu atan bir boksör gibi.

Şeffaf muşambalı kahveye doğru yürüdüm, omzumda yenik bir boksör battaniyesi.

3 yorum:

kayıkçı dedi ki...

Sonbaharlar’ın Fikri’yi iki yaşındayken; bir eylül ayı akşamüstünde; halkın tamamen içinden kopup gelmesine ve avamlığına ve Kısa Maltepe sigarası kokmasına rağmen francophone’luğuyla hayretler uyandıran Isparta Tren Garı’nın yanındaki; uzun selvi ağaçlarının altında bir bankta yapraklara yazı yazarken ve bir yandan şarkı söylerken buldular. İlk cümlemin umarsızca uzunluğuna kafa yorup tekrar okumaya kalkmış olabilen ve iki yaşındaki Fikri’nin yazı yazmasına üstelik de yapraklara yazmasına hattâ üstüne bir de şarkı okumasına bir anlam veremeyen sizler’i bu meseleyi inandırmaya kalkarsam şu yorum yeri ayrı bir bloga döner, o yüzden sizin hayâlgücünüze bırakıp kısa kesmeye çalışacağım. Gar Müdürü Fikri’yi alıp hastaneye götürdü, hemşireler ona acıyıp ve sarı gözlerinin düşünceliliğine türlü fikirler yükleyip adını Fikri koydular. Doğduğu ay itibariyle de kendisine Sonbaharlar’ın Fikri dediler. Üçbuçuk yaşında hastaneden kaçtı Fikri. Beş yaşında kimsesiz çocuklar evine düştü ama yedi yaşında kendini kurtardı ve tren garına sığınarak ikinci sonbaharını erkenden yaşamaya başladı. Artık o erken bir flaneur’dü ve tren garlarının devletli harflerinin yazdığı bir hikâyenin ne karakteri, ne mekânı, ne zamanı, başlıbaşına kendisiydi.
Şimdilerde otuzlu yaşlarına merdiven dayadı ama çıksam mı çıkmasam mı diye kafa yorup aşağıda oyalanmakla meşgul. Ve aynı şarkıyı söylüyor; “hoyrattır bu akşamüstleri daima”.
Daha fazlasını da anlatırdım lâkin sayın Margot’nun dimağında şimdi, bize söz düşmez.

esperanza dedi ki...

fikri abi bir gider bir gelir. zamanını en iyi kendi bilir. bize beklemek düşer. sana güneşin kızı diyelim.

ivriz dedi ki...

ilk sonbahar yağmuru gece yağmıştı, gürültüsüne uyandım ve nedendir tam olarak kestiremedim ama birden çok moralim bozuldu, sonra üstüne uyuyup kötü mü kötü bir rüya gördüm. ardından iki üç gün kendime gelemedim.
yağmur beraberinde sıkıntıyı mı getirdi nedir? ama hiç böyle olmamıştı önceden.
üzüldük elbet sıcakların gidişine,ama sonbaharın da ayrı bir tadı var be Margot, yakında iyice alışır, kaparız sıcak kahvelerimizi, gideriz evimizin en sevdiğimiz köşesine, sarılır battaniyeye kitap okuruz bir şeyler yaparız işte. ya da buluruz bir kaç kişi daha yastık muhabbeti gibi bir şeyler yaparız.
karlar geliverir sonra, oturur pencere kenarına hepsinin ayrı şekillerini inceleriz.

ne bileyim işte, güzel olacak güzel, çok güzel olacak:))