Perşembe, Mart 27, 2008

Uzayda duyulan ilk müzik

Çok çok eskiden, her şeyin bugünden biraz daha farklı olduğu ya da zamanın sırrı üzerinden geçtiği için şimdi bize öyle görünen, geçmiş zamanlardaydı. Birbirine yakın evlerin sağlı sollu dizildiği soğuk, dar sokaklarda sarı ve köhne bir servis minibüsü dolanır, havanın pusunu, isini delerek küçük bir astronot gibi giyinmiş o tek çocuğu taş merdivenli apartmanın önünden her sabah aynı saatte alırdı.

Bu yeni hayatında her şeyin korkunç yeniliği ve bilinmezliği yeni yeni yüzüne vuran bu çocuk, hem çekingenliği hem de yenemediği o boyundan büyük merakıyla beraber servise biner, kimsenin huzurunu acemiliği ve çocukluğuyla kaçırmamaya çalışarak bir köşeye ilişirdi. Burnunu yamru yumru yokuşlardan gayretkeş tırmanan minibüsün camına dayar, etrafındaki her kokuyu, her sesi, her kelimeyi astronot kılığının hakkını vermeye çalışır gibi büsbütün bir yabancılık ve ürkeklikle inceler, bulgularını içten içe çocukça manalara bular çıkarırdı.

Servis sabahın kör şafağında, İstanbul’un en eski semtlerinden birinde dolanır durur, o saatlerde uykulu göründüklerine şimdi yemin edebileceğim evlerin köşelerinde bekleyen çoğu liseli yolcularını, birbirine doğru eğilmiş gibi duran o gri evler tam kapacakken, son anda tutar kaçırırdı.

Belki de bana öyle gelirdi zira servise binen her abla ya da abinin yüzünde bir kavuşmuşluk belirirdi sanki. Uykulu ama güvenli gülümserlerdi. Camları soğuktan buğu tutmuş servis okula doğru yollanırken küçük astronot dış dünyadan soğuk, saydam ve beyaz bir buğu perdesiyle ayrılan bu gezegenin yolcularını seyre dalar, onların tüm laflarını, tüm şakalarını, tüm o kendinden emin ve mutlu hallerini kaydeder, bir parçası olmayı derinden ve tutkuyla arzuladığı bu gezegende onlar onu bir gün fark edene kadar sessizce oturmaya yemin etmiş gibi ağzını açıp da bir söz söylemeye korkardı.

Servis uykusu açılıp da hızlandığında, arka sıralardan şoföre kadar plastik, pembe bir kaset uzatıldı. Şimdi düşündüğümde o gün üzerinde servis camındaki buğu gibi saydam, beyaz sedefli bir yazı ve kalpler olan tozpembe kasetten o şarkı çalmaya sanki yağmurla aynı anda başlamış gibi gelir: Wonderful Life. Bütün o yabancı, ürkek, ıslak havalarda içe dolan ve içe kapanmayı teşvik eden hisler şarkıyla beraber üzerime hücum etmişti. Nedense şimdi dinlediğimde hayatın harikalığından bahseden o şarkı bana hep çocuksu ürkekliklerimi ve yürek çarpıntılarımı hatırlatır.

Belki de ondandır; Just a perfect day, what a wonderful world mealinden şarkılar hala bana bahsettikleri huzurun yanında daima bir gıdım da olsa çocuksu ve belki de ondan, çok gizli, bir hüzün hissettirir.

Çocuk istismarını durdurun kampanyasında, mimi için Endişeli Peri'ye teşekkürler,

(kampanya şartları: 'çocuk istismarını durdurun' sloganına ve -forumdan edinilebilecek- ilgili banner'a blogumuzda yer verip, çocukluğumuzdan hatırladığınız bir şarkı ve şu anda dinlediğimizde hissettirdiklerinden bahsetmek...)

Dileyen, içinden gelen komşularım yazsın lütfen...

2 yorum:

Biyoysam suçum ne? dedi ki...

Margot ,
Aslında çok cazgır:)ama seni sessiz sessiz okumaya baaa-yıı-laaannn okuyucun geldi :)

Sadece bunu yazmak istedim.

Sevgi ve içtenlikle
Biyo

Margot dedi ki...

Sevgili Biyo,
Hoşgeldin :)

Hep buralardasın, yorum yazmasan da sessiz sessiz okuyorsun biliyorum. Ama yorumunu görünce de mutlu oluyorum be yalan söyleyeyim :)

Sevgiler Biyocuğum, Colin'de pati sallıyor :)