Perşembe, Haziran 14, 2007

Eskiden buralar hep dutluktu çocuğum!

Günlük telaşlar, günlerin kıvamını hafifletip, ağırlaştırırken biz uygun adım ilerliyoruz yine. Yollara pek çıkmadan, gölgelerden, kenardan kenardan ilerliyoruz. Zira yaz geldi. Bizim mahalledeki dut ağacı kendini şaşırdı. O kocaman, ballı dutların her biri kollarından sarkar oldu. Köşe başını tutmuş, kollarını bahçenin demirlerinden yola doğru uzatmış, sanki cömert bir ev sahibi gibi, ısrarla burnumuza sokuyor dutlarını; yiyin yiyin!!! Ben bayılırım duta. Kolumda kocaman çanta, ayağımda topuklular tutuyorum kollarından, gerdanından küpeler gibi sarkan dutlarını topluyorum ağacın. Ah o en yukarıdaki dallarına bir tırmanabilsem, en güzelleri oradalar biliyorum, ya da bir koşu eve gidip bir çarşaf bulup sallamalıyız bu ağacı ki çarşafa patır patır dökülsün inci beyazı dutlar, ama o bir kişinin işi değil. Hem yola sarkanlar yenir de yabancı bahçelere gidilip el âlemin dutlarını sallamak olmaz. Bir de yüzsüzüz çarşafımızı aldık geldik hiç denmez.

Annem çocukken, maile dutluğa gidilirmiş. Ve ağaç kiralanırmış! Pikniğe gider gibi çanta hazırlanırmış önce. Çantaya bir çarşaf konurmuş, kendi çarşafını getirmezsen dutluktaki amca sana çarşaf temin edermiş. Ama bizimkiler kendi çarşaflarını götürürlermiş, çamaşır sodalarıyla yıkanmış. Sonra amca ağacı bir güzel sallarmış, dutlar patır kütür dökülürmüş çarşafa, heyhat! ziyafet başlasın. Çatlayana kadar dut yenebilirmiş böylece ve mutlu mesut, seke seke dönülürmüş dut ağaçlarının arasından eve.

Trene binilirmiş bir kalabalık. Dayım o zamanlar küçük çocuk. Anneannem ona bilet almazmış. Bir gün yine böyle biletsiz çocuklarla binmişler trene. Dayım ve bir akraba çocuğu daha trende bir tek kişilik koltuğa sıkışmış, başlamışlar camdan bakmaya. O sırada biletçi gelmiş biletleri kesmeye. ( Evet, hikâyede bir de biletçi var, dut kiralayan amca kadar fantastik gelebilir ama öyle) Bizim biletsiz çocukların yanına yanaşmış. ‘ Oğlum biletleriniz !’ demiş. Bunlar kıpkırmızı kesilmişler, dayım yan gözle anneanneme bakmış. Anneannem arka sıradan kaşlarını kaldırıp, ‘sakın haa’ bakışı atmış. ‘ Anneniz kim sizin?’ demiş bu sefer biletçi amca. Dayım yine göz kaydırmış, anneannem biletçinin arkasından yok yok yapıyor. Zavallıcık ağlamaklı olmuş. Sonunda yakalanmışlar galiba. Ama o zamanların biletçi amcasının bu duruma göbeğini titrete titrete, bir güzel Türk filmi karesinde gibi, kompartımanından güldüğünü hayal edebiliyorum ancak. Ne kadar safiyane ve tülden hayaller arkasından dinlemişim bu hikâyeleri ve hepsi vagon vagon kafamdan geçiveriyor bir dut lafını takiben.

Çok çok çok zaman öncede geçmeyen, ama bizim çok çok çok zaman önce olmuş gibi dinlediğimiz hikâyelerimiz var işte. Sanki uzak diyarlarda yaşamış annelerimiz babalarımız ve kopan bir zaman fırtınası onları buralara savurmuş. Pat bir gözlerini açmışlar ki yollar otoyol, kenarları mangal pazarı olmuş. Çocuklar büyümüş, çocuk yapacak yaşlara gelmiş. Kendi çocuklukları belki çok uzak belki çok yalnız bir dut ağacı gibi bir mahalle köşesine sığınmış kalmış.

Annemin ve akranlarının içinde öyle garip bir ince sızıyla seyrettikleri dizileri var şimdi televizyonlarda. Yaşadıkları o naif Türk filminden ne zaman çıkıp, beyazcamın diğer tarafına atıldıklarını onlar da sanki şaşırmışlar, özleyerek bakıyorlar her arabaya, her elbiseye, her detaya. Öğlen sıcaklarını seçim otobüslerinin bangır bangır seslerinin kaplamasına ramak kala, kimsenin karpuz sarkıtacak kuyusu kalmamış, meyveler çok tatsız ve eski camlar bardak ve her bir nostalji dizisinde, eski Türk filminde çekilen bir derin ah…

6 yorum:

gezicini dedi ki...

ben tren kısmında takıldım, kaldım. seneler önce annem, ben ve kardeşim. Ankara-İzmir arasında bir tren vardı. git git bitmez tükenmezdi. gece biner ertes, gün öğlene doğru orada olmuştuk galiba. bir SIKINTI, bir de sıcak. o gün çocuk aklımla demiştim bir daha trene binmem diye. çok seneler geçti, çok yollar yaptım, yurtdışında elimde kitap, sırtımda çanta dolaştım, özellikle de trenle. ama yurdumda seneler vardır ki, hiç trene binmedim.
bu da öylesine bir hikaye işte.
sevgiler
gorki

endiseliperi dedi ki...

eskiden dutluk olan yerler, mecidiyeköy^dü değil mi?
o korkunç trafik içinde mutlaka birileri çıkar dut ağaçlarını hatırlayan ve ben hep şaşırırım. nasıl olabilir ki? mümkün değil! benim çocukluğum dut ağaçlarının tepesinde geçti.şimdi dut görüyorum manav tezgahında, yıllar geçtikçe çok değişmiş iki arkadaş gibi, utanıp, selam bile vermeden birbirimize ayrılıyoruz. içim sıkılıyor.

sizin dut anınız çok hoşmuş. çok beğendim, treni, figuranları.

sevgiler.

Cansu dedi ki...

Bizim büyüklerde hep bu tarz hikayeler anlatıyorlar,gerçektende onları dinlerken bir zamanlar başka bir alemdeymişler gibi gelir bana... Çok hoş bir yazı olmuş,eline sağlık:)

dgül dedi ki...

Merhaba Margot;
Benim blog alemlerinde okumaya baslamamdan beri, topu topu 5-6 ay gecti. Ama bir süredir her yazısını dört gözle bekledigim bir yazar oldunuz benim için.
Huzur veren, saf ve berrak bir serinlik gibi yazılarınız. Anlatımınız eminim herkese cok icten ve dogal geliyordur.
Bizlere böyle güzel zaman ayırıp duygu ve düsüncelerinizi sundugunuz icin kendi adıma tesekkür etmek istedim.
Yazılarınızı izlemeye ve beklemeye devam ediyor olacagım.
Sevgilerimle.

Koyubeyaz dedi ki...

Cocukluguma gittim sayende tesekkur ederim. İlk okul 3. sinifta Mecidiyekoye tasindidigmizda her yer dutluktu. Ve her yaz beyaz carsaflara dut dokme heyecanini yasardik. O balli kocaman dutlar. Dedigin gibi simdi sadece manv tezgahlarinda goruyorum ve icim ciz ediyor. Aklim o cocuk halimizle agac tepelerindeki keyfimiz geliyorda cok aci bunlari cocuklarimizin tadamayacagini bilmek.

Ada dedi ki...

Sevgili Margot,
Dut pek sevmem. Daha doğrusu, "olsa da olur olmasada" grubuna giren meyvelerdendir benim için.
Ama dutlar, öykün ile öyle bir ballanmış, öyle bir canlanmış ki sevmeyeni bile sevdirecek cinsten oluvermiş.
Ne güzel yazmışsın. Kalemine sağlık.
Sevgiler...