Cuma, Haziran 16, 2006

Oltalar Elimizde...

Şu an itibarı ile diyeceğim, şu anın içi boş kalacak. Koca bir seramik bardak çayı yudumlayıp, bir yandan uyukladığım şu an, geçmişe olta atıp duruyor saksım. Saksıdan atıyorum oltayı hop bazen bir gün önceye, hop bazen bir saat önceye, hop bazen seneler önceye, artık nereye denk gelirse. Bu olta atma refleksinden bir türlü vazgeçemiyorum. Tamamen kontrolsüz yapıyorum bunu. Ben burada bir elimde bardak, hafif açı yapmış tatlı bir uykuya doğru meyletmişken içimde hiperaktif, durmaz yorulmaz, olta atan biri var. Oltaya ne gelirse çeken o balıkçı tipin bir süreliğine misinasını yanına koyup, kıyıda öylece oturmasını isterdim. Ama o zaman da attığı oltalarla gelen sürprizlerden vazgeçmek demek olurdu bu ki sanırım buna hazır değilim.

Bundan olsa gerek kendisiyle fazla uğraşmıyorum. Sadece o olta atıyor, çekiyor. Ben de dur bakıyım ne buldun diyorum. Bu, oltasından çıkarıp, pat diye kafamın kovasına attığı şeyleri inceliyorum, elimde çay.

Aa! Bunu nerden buldun? Kaç sene önce pazardan denk gelip bir broş almıştım kendime. Böyle bir sürü broşum vardı hakikaten, ilkokulda broşlara meraklıydım evet. Kocaman da incisi vardı. Şimdi olsa şu hırkayı tutturuverirdim bak. Allah iyiliğini versin, nerden neler buluyorsun.

Fakültenin son günü çok garipti evet. O kadar kızgındım ve o kadar hayal kırıklığına uğramıştım ki, elimden alay etmek dışında bir şey gelmiyordu. Kalabalık bahçeye bakıp, pek de güzel değil mi cıvıl cıvıl demiştim. Hepimiz kaçıp gitmek için sabırsızlanıyorduk. Bir an önce duvara çarpmalıydık. Zaman kaybetmeden. Çabuk düşen çabuk kalkar.( mı dersin?)

Ay dur daha bunu incelemeden yeni olta atıyorsun. Dolabımdaki elbiselerden biri düğünde giyilir mi? Hala bilmiyorum evet. Evet, ne var son ana bırakıyorum bu işi, ne var yani? En kötü ihtimal bir ayakkabı alırım şu beyaz elbisenin altına. Ayakkabı almaya da bahane olur işte, geç bunu da.

Bu nereden çıktı şimdi? Salladığın yere dikkat etmesen olmuyor değil mi? Nasıl olsa çıkanla burun buruna biz geliyoruz! Ne çıkarsa bahtına diyorsun? Burnuma dayadığın bu şeyle ilgili olarak ne dememi bekliyorsun bilmiyorum. Ben nereden bileyim ne olacak, içimdeki kırık, çizik, özürlü kalmış tarafla ilgili bir şey bu. Çıktığı yere geri sallar mısın bunu? Ruhsal çözümlemeler dersi, lüks bir sınıf a olarak çekmeceye koy. Ay ne biliyim ne yaparsan yap işte. Ağlamaklı olunca ben, kaldır gitsin.

Aaa! Geçenlerde ecnebi blog’lardan birinde okuduğum bir yazı. Make Time. Zaman yarat diyor teyze evet. Her göz gezdiren gibi sen de hemen oltanı atıveriyorsun. Neye zaman yaratacakmışım? Kendim için zaman yaratacakmışım, çay içmeye, koşmaya, doktora gitmeye, sağlıklı yemeye, işimi değiştirmeye, kendimi değiştirmeye… Aferin bak teyzeye akla yatkın şeyler demiş işte. Şu slow life modası ile ilgili okuduklarıma bir olta lütfen. Çok mersi. Bu aralar nereye baksam şimdiye nur yağmış onu görüyorum. Hiç kimse bu günlerde olduğu kadar şimdiyi yakalama heveslisi olmamıştı. Fakültede bir bilgisayarın ekran koruyucusunda Carpe Diem yazısı geçerken aval aval bakardık. Hiç de bu kadar hızlı geçmiyordu zaman. Hatta geçmek bilmiyordu. Atlas yorganlar gibi serilmişti önümüzde hayat, vakitten bol ne vardı?

Şimdi zamanlar karaborsa. Kime ne desen vakti yok. Yetişemiyoruz azizim. Biri tavşana kaç dedi, tazıya tut dedi anasını satayım! Nerede ne okusam şimdide yerleşip çoluk çocuğa karışmakla ilgili. Gelecek hayallerine dalıp gitmeyiniz, geçmişin tozlu raflarında kaybolmayınız. Sağladığı farkındalık hissi sayesinde daima rahat edeceğiniz bir zaman var. Şimdiki zaman! Meditasyon yapınız, nefesinizi izleyiniz, kendinizle temasa geçiniz. O olta atan şahsa da söyleyiniz eli kolu bir rahat dursun. Git gel, salla oltayı, çıkana bak, salla, çek, çıkana bak! Nereye kadar?

Her bir insancığın karıncalar gibi koşuşup durduğu, metroların dolup boşaldığı, ışıklar söndükten sonra uyuyana kadar oltaların sallandığı, telefonların çaldığı, trafiğin hep sıkıştığı, televizyonlarda elli tane kanalda gezerken misinaların birbirine dolandığı zamanlarda herkesi aldı mı bir telaş? Amanın biz ne ettik. Bir şu anın içinde iki kolumuz iki yanda oturamadık.

Yaa işte, nerden nereye… Yaz da geliyor zaten, balık sandal, dal git, at çek havası. Benim işim de olta atmadan olmuyor. Benim işim de biraz kısmet işi… Şimdi bana yetmiyor.

12 yorum:

esperanza dedi ki...

ben zaman içerisinde kaybolmuş bir insanım. geçmiş gelecek şimdi hepsi birbirine karışmış durumda.
yok mu bunun çaresi margotto?
güzel zamanlar diliyorum sana :)

witnessofbozaci dedi ki...

Ben oltacidan yanayim. Oltasiyla cektikleri hep benim parcam, her cektigini seviyorum ben onun.. Bakarsin yarin oltaya witness'in keyifle okuduktan sonra yorum biraktigi this very moment geliverir.. Fena mi olur yani?

Umar dedi ki...

neden hep geriye olta atışlarımız,çıkanlarla avutmak,yeniden yad etmek duyguları.İleri savurup geriden çektiklerimizin esintilerini beynimiz ne kadar daha devam ettirecek yada geriye sallayıp ileriyi tutturamayacakmıyız.

NoktasizvirguL dedi ki...

sanırım zaman kaybı içerisindeymişşim ben de bu blogu görene kadar. Çok hoşuma gitti ...

Takipteyim...

Mutfakta Zen dedi ki...

yasasin margotto istanbul life sayfalarina girmis. belki de hep kalir o sayfalarda? asli degil, sureti..

bahar dedi ki...

Ne zamandır yazacağım diyorum bu kıza. Ha İstanbul Life da yazısı çıktı çıkacak derken, farkettim ki zaman uçuvermiş.Ne alaka diyeceksin belki ama, seni her okuduğumda kendimi asmalımescitte yani en huzur bulduğum ortamda kedileri severken buluyorum.

hera dedi ki...

margotcugum, ruh ilmihalim, ...şimdinin içi hep boş kalacak demişsin ya... -bazı bazı okudukça seni, bir pişkin gülümseyiş oluşuyor dudak yanak nahiyemde, suçüstü basılan çocuk misali- sanki, evet sanki, şimdinin içi hep boş sanki. bişeyler yapmalı, demeyeceğim, bişeyler yapmamalı. "bu yeterli" diyebileceksek elbette!
çok sevgilerimle,

Margot dedi ki...

Esperanza,
Guru olman lazım :)
Witness of the bozacı,
Olmaz :)
Umar,
İleriye de sallıyoruz zaten, ona halk arasında evdeki hesap deniyor :)
Noktasızvirgül,
Sevindim, geç olsun güç olmasın :)
Makarna Kardeşimm!
Sen yokken publish oldum ben :) Hoşgeldin, sefalar getirdin.
Bahar'cım,
Ben de bu kız bana ne zaman yorum yazacak diyordum:) Şaka bir yana kalp kalbe karşıdır, saol güzel yorumun için :)
Hera'cım,
Yüzüne konan gülümsemelerin eksik olmasın, sevgiler benden.

misir dedi ki...

Oltanın ucuna takılan şeyler beni zaman zaman acıtsa da, benim hayatımın parçaları onlar.
Puzzle gibi... Geçmişten bir parça bile eksik olsa tamamlanmıyor.
Tabi bi de bunu senin kadar güzel anlatabilmek var...
Sevgiler :)

Margot dedi ki...

Mısırcım,
İşte kovadan çıkan dikenli bişey olunca, hemen geri fırlatası geliyor insanın, insani bir refleks tabii.
Bir de senin gibi fotojenik olmak var ;)
Annene selam söyle öpüyorum onu.

saint dedi ki...

Bu yazıda bir Oyunlarla Yaşayanlar tadı var. Tiyatromuzun müstesna eserlerindendir kendisi.

Margot dedi ki...

Sevgili Simon Templar,
Oyunlarla Yaşayanlar mı dedim kendi kendime? O ne ola ki? İnternetten bakıverdim, Oğuz Atay yazmamış mı? Yani şuraya suratı kıpkırmızı kesilmiş smiley koysam yeridir!
Utanmam bir yana, sen bu yazıda Oğuz Atay'ın yazdığı bir şeyin tadı mı var dedin?? Böyle bir adamın yazdığı şeye bilmeden biraz yaklaşmışsam ne mutlu bana. Çok teşekkür ederim.