Çarşamba, Mart 29, 2006

Korkuyorum Anne

Duyduğumuz ama ne kadar seveceğimizden emin olamadığımız bir film. Bir kere yönetmeni hiç tanımıyoruz. Sonra başrollerde çok tanınmış oyuncular da yok. Fısıltı gazetesi hala görevden kaçıyor ve en nihayetinde Korkuyorum Anne’nin harika, müthiş ve hatta şahane bir film olduğunu bilmeyen eminim hala çok insan var.

Korkuyorum Anne filmine annemin (!) ısrarları ile gittik. Bir yerlerden duymuş beğenmiş. Ben de Skkd'dan duymuş, merak etmiştim. Ama ne yalan söyleyeyim bu kadar güzel, bu kadar canımın içi bir film beklemiyordum.

Ama işin fena yanı ne desem, bir şeyler eksik kalacak bu filmle ilgili. Ama ben yine diyeyim de siz artık eksikleri gidip görüp tamamlayın. Ama mutlaka gidin olur mu?

Kahramanımız yaşını başını almış ama hala bir baltaya sap olamamış Ali. Babasıyla yaşıyor. Ayıp olmasın diye taksicilik yapıyor. Aslında babasıyla değil, alt komşuları gayri meşru çocuğunu doğurmaya hazırlanan Avrupa yakasının Fatoş’u, onun evine kiracı aldığı Jimnastikçi kız, pencere akrobatı gündelikçi ve oğlu Çetin ( büyüyünce kesin adam olacak bir çocuk ), terzi hanım teyze ( Çemberimde gül oya’da esas kızın annesi) ve onun oğlu Keten ( reklamlarda mı gördük biz bu çocuğu ama kesin yetenekli), mahallenin kasabı ama tanıdıklardan, apartman ailesinin dışarlıklı tek ferdi ( ki en komik adamlardan, maalesef tanımıyorum ben kendisini) ile beraber yaşamaktadır. Bir gün başına darbe almış bir şekilde taksinin yanında bulur kendini ve hiçbir şey hatırlamadığını fark eder. Apartman Ali’ye hatırlatmak bahanesi ile bizlere tanıtır karakterlerini. Karakterleri tanıtırken insanların hallerini anlatır. Koşan, hapşıran, üzülen, kıkırdayan hallerini. Ve seviveririz hepsini. Terzi teyzenin alerjisinden dolayı terk ettiği ve ona bu yüzden küsen köpeğini bile severiz. O kadar tanıdıklardır ki hatıralarımıza, sevmeden edemeyiz. İyileştirici mahallelerden birinde geçen bir insanların birbirine tutunmasından daha çoğudur bu film o kadarı bile olsa sevmeye hazırızdır ama bu daha fazlasıdır. Bir film insanlık hallerini bu kadar mı güzel anlatır, bu kadar mı çok güldürür? Bu kadar mı hislenilir? Ne olur gidin!

A Ay ve Kaç Para Kaç’ın yönetmeni Reha Erdem’in bu filmi 2004 İstanbul Film Festivali’nde İnsan Nedir ki? Adıyla gösterilmiş. Ben de Sevin Okyay’ın bu yazısındaki gibi filmin bu adını daha çok sevdim. Ekşi yazarları da bayılmış görünüyor. Peki neden hala bu film yıkmıyor ortalığı? Neden???

Filmden yanıma kar kalanlar:
- Salonda filme en çok ve en yüksek desibelle gülen seyirci ödülü
- Filmden çıkarken ayaklarıma dolanan uzun çanta sapına gülerken atlatılan düşme tehlikesi
- Kafamın bir yerinde yeni tanıdığım oyuncular ve yönetmenle ilgili olarak açılan yeni bir klasör
- Herkese bu filmi anlatma ve onları filme mutlaka gitmeleri gerektiğine inandırmaya karşı önüne geçilmez bir istek
- Babam ve Oğlum’un reklâmsız çok iyi gişe yapmasına rağmen, bu filmin o şansı bulamayacağını hissetmekle doğan üzüntü ve hayıflanma
- İyi yazılmış, iyi oynanmış, iyi yönetilmiş, iyi işlenmiş bir Türk filmi daha görmenin tarifsiz mutluluğu
- Helal olsun hissi

6 yorum:

herdem taze dedi ki...

"Peki neden hala bu film yıkmıyor ortalığı? Neden???"
Şu adreste son 10 yıldaki Türk filmlerinin gişe verileri var: http://sinematurk.com/gise.php?tumu.

Buna bakılırsa gişe sayısı ile filmin kalitesi (sanatsal değeri) arasında ters bir ilişki var. İyi filmleri listenin aşağılarında aramalı. Rahatlıkla son 10 yılın en iyi 10'una girecek Mayıs Sıkıntısı'nı 24 bin, Masumiyet'i 49 bin, Cannes ödüllü Uzak'ı 64 bin kişi izlemiş. Bunun yanısıra milyon barajını aşmış 19-20 film -bence iki istisna hariç- seyretmeye değmeyecek şeyler.

Bunda, hepimizin, en çok da iyi filmlere gitmeyenlerin payı var. Yoksa A Ay çekildiği 1988'de gösterime girme şansı bulurdu. Kaç Para Kaç'ı da 15 binden çok kişi seyrederdi. Sonuçta yönetmeni de bu kadar yılda 3 filmden çoğunu çekecek para bulurdu.

Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Kutluğ Ataman gibi iyi yönetmenlerimiz var bizim. Bir film yaptıklarında oyuncularını tanıyıp tanımamaya ve bence hiç güvenilmez fısıltı gazetesine bakmadan gidelim, görelim.
(Kısacası, yarama basmışsın bu yazıda.)

Margot dedi ki...

Sana kesinlikle katılıyorum,
Farklı yöntemlerle aynı şeyi anlatıyoruz aslında...
Naçizane düşüncem Uzak ya da Masumiyet her seyirciye hitap etmeyebilir. (Türkiye'deki seyirci profili maalesef festivali de takip etmez, edemez) Malesef her gece National Geographic de seyretmiyoruz ve yalan söylüyoruz. Ama bu film bence mutlaka bir yerinde herkesi gülümsetecektir. Neyse konuşuruz, yerim dar anlatamayabilirim şimdi.

esperanza dedi ki...

margosan filmi ilk fırsatta seyredeceğim.
bir filmin ödül almış olması ya da olmaması beni pek alakadar etmiyor. bazen kimsenin ilgilenmediği filmlerde öyle cevherler görüyorum ki, uzun süre film seyretme ihtiyacı hissetmiyorum.

methe dedi ki...

bir de, bu filme televizyon programlarında falan pek rastlanmıyor. ve galiba bu yüzden, populer olmadığı için az izleniyor sanki.

Margot dedi ki...

Haklısın Methe,
Medyada çarşaf çarşaf Babam ve Oğlum, ağlayarak sinemadan çıkanlar... Pardon en çok nerde ağladınız? Flaşlar flaşlar, ben sonuna doğru kendimi kaybederek ağladım. En çok da annem ağladı... Burada ağlanacak bir durum yok, medyanın pek görmediği, bir yerden duyanın gidip izlediği bir film. Bu da iyi bir film. Hem en çok da annem güldü. ( Benden sonra!)

Sibel dedi ki...

Margot, ben bu filmde ağladım. Bebek doğdu, ben ağladım.