Pazartesi, Şubat 20, 2006

Gölgelerin Hayal Gücü Adına!

Haftamın son günü karalıklarda mı son bulacak? Elektrik yine kesilecek zamanı buldu. Hay Allah! Saçlarım ıslak! Bir havlu bulmalı, mumları nereye koymuştum sahi?

Şimdi; Dancing In The Dark isimli şarkısını söylemeye başladı Sinatra. Kafama sarılı koca bir havluyla, bir havlu sarıkla Sinatra söylüyor, ben yazıyorum. Sinatra söylüyor, ben dans ediyorum yeni nesil, pili uzun ömürlü daktilomla.

Kulaklarımı çınlatıyor biri uzaklardan, siyah beyaza dönüyor her rüya karanlıklarda.

Elektrikler kesiliyor, sen aydınlık bir ekrana bakarak yazıyorsun bunları…

Kulağına fısıldıyor eski zamanlar, bir orkestra çalıyor, bir salon dolusu insan dans ediyor uçarcasına.

Saçlar çaktırmadan kuruyor, gecenin karanlığında. Şampuan kokulu ılık havlun soğuyor, cd klavye altındaki tepsisinde dönüp durdukça.

Bir yerlerde de bir gramofon çalıyorlar, nane likörü geliyor küçük bardaklarda.

Pencereden esen rüzgârla kımıldıyor oradaki perdeler. Hava sıcak kimsenin havlu sarıklara ihtiyacı yok, saçlar kuruyor mutlu çamaşırlar gibi, açık havalarda.

Notalar havada uçuşuyor, kıkırdamalarla kol kola girip döne döne yükseliyorlar yıldızlara.

Ağustos böceklerinin gülümsemesi gibi güzel kokuyor hava.

Sen de tam kendini bilmezler gibi kaptırmışsın gidiyorsun karanlıkta, klavyeni şarkının ritminde kıpırdatmaya,

Bir nota yükselirken parmak uçlarınla tempo tutuyorsun, eski şarkılar eski zamanlarda kalmıyor, eski camlar bardak olmuyor. Sadece elektrikler kesik ve biz yeni bir oyun keşfettik kafamızda. Hayale imkan tanımaca.

Topuz yapıp saçlarını, uzun inci kolyeni birkaç kere dolayıp boynuna, öyle Ava Gardner gideceğin balolar kalmadıysa da, loşlukların hep bir hoşluğu, hep rüyaya değen bir ucu var. Karanlığın sihre dokunan ucu, uykuda olmasan da bir yandan kulağına fısıldar. Hayaller karanlıklarda yüz bulur salınmaya. Patlayan ışıklarsa rüyaları korkutur. Ondan mum ışığında yenir aşka ucu değen yemekler, ışıkları ne zaman kovalarsan hayalleri çağırırsın çünkü. Onlar da senle iyi arkadaşsa fazla nazlanmadan usulca gelir girerler koluna.

Bazen bütün ışıkları kapatasın var mı seninde? Kendinden başkasının arkadaşlığı fazla geliyor değil mi, öylesine güzel muhabbete dalıyorsun hayallerinle. Oluyor mu sahi sana da? Bana gündüz gözüyle bile oluyor bu ara. Mesela:

Dün Pera’daki Bresson sergisine gittim. Bütün katları tırmandım geze oynaya, nihayet zeminden dört kat yukarıda kavuştum fotoğraflarının huzurlu kollarına. Yığılacaktım az kalsın, kara sular iniyormuş ben çıkarken bacaklarıma. Neyse ki bir iki tane bank var yanına, köşesine ilişip soluklanabiliyorsun, hem bu arada Bresson amca iki tane küpe takıyor kulaklarına.

Bir röportaj esnasında pardon diyor, ışıkları kapatabilir miyiz oradaki? Oradaki ampul hemen sönüyor, saygısından susan biri gibi. Huzurla gülümsüyor Bresson röportaj kaldığı yerden devam ederken.

Işıklar sönünce, hayaller konuşur. Işıklar kararır, sahneye biri çıkmadan, film başlamadan, başını yastığa koymadan, hayale dalmaya hazır olmadan önce.

Fener alayı, ateş böceği, yıldız, mum ışığı, ay ışığı gibi ışıklar en güzel hayal malzemeleridir. Hâlbuki biz onları korkutup kaçırdık, şimdi her yer alabildiğine bayat bir aydınlıkla kaplı. Hayallerin saklanacağı hiçbir yer kalmadı. Hâlbuki hayaller istiyorsan gölgeler yaratmalısın, sen de bilirsin, hiçbir anıt fotoğraf spot ışığa teslim olmadı.

Çok fazla ışık hayal kaçırır, bazı geceler elektrikler kesilince sen de bunu aklına getir. Kapat gözlerini eskilerden bir şarkı çal. Bırak küstürdüğün hayaller gelsin konsun yine ıslak saçına. Kapalı havalarda aydınlık alışveriş merkezlerinde sıkışan kalbin gevşesin, ofis florasanlarında yorulan gözlerin dinlensin. Karanlık değil büsbütün hem, bak şimdi sırf huzurun sızacağı, hayallerinin arasına saklanacağı bir parmak aralıktan sızıyor ışık.

O ışık ki zaten hep açık kalmalı.

Ps: Gözünüze şenlik, hayalinize sağlık, Bresson sergisi Beyoğlu Pera Müzesi'nde.

12 yorum:

damn dedi ki...

Bizim evde de gitmeye başladı elektrikler hatta geçen gün mum ışığında deftere yazdım bloguma yazacaklarımı. Karanlık ne güzel bi'şey... Her şeyi daha gizemli kılıyor.

Mr_Turkish_Delight dedi ki...

Selam Margot,
Bak gördün mü benim taviseyeme uyup da,asansörle yukari cikip , yukardan baslasaydin gezmeye,bunlar olmayacakti :-)

Gözünden kacmis benim yazdiklarim yine;
http://cafewien.blogspot.com/2005/12/pera-mzesi-suna-ve-ve-inan-kra-vakf.html

Bresson gercekten den 20yy in sayili fotograflarindan,bir de ben baska bloglarda lafini etmistim galiba,Karaköy Bankalar caddesinde bir merdiven vardir,Avusturya Lisesi ve hastahanesine cikan,okul yillarim da burdan hergün cikip inidigim icin o resim bellegime islenmis demek,o fotgraf benim favorim.Bizim yerimize de gezmis oldun,sagolasin.

Deadora dedi ki...

poaaa.. süper yazmissin! karanlik ve isik ne tuhaf degil mi? disko yada barlarda hafif karanlik yada hafif aydinlik ortamlar bulunurdu eskiden.. simdi bakiyorumda isiklar acik artik.. dans edenler, sanki oglen vakti bir oda dolusu insanla ev partisi vermis gibi ellerinde ickiler her yer isil isil oohhh misss..
alakasiz belki ama oyle icimden geldi.. isik heryerimize girmeye basladi cogalarak.. silik mum isiklari yada gaz lambasi isiklari cok eskiye ait..
kardesim bilmez bile gaz lambasinin ne oldugunu :) resmini gorse benzetemez hicbir seye..

Margot dedi ki...

*Damn,
Çok talihsiz bir durum belki ama el yazımla düşüncelerimi senkronize edemediğimden, yazı yazarken illaki klavye aramaya başladığımı fark ettim.
*Mr. TD,
Rica ederim.
*Dea,
Nerelerdesin sen bakiim? Kardeşine gaz lambasını öğretmen lazım. Bilsin çocuk! Kendimi nine gibi hissettirmeyin bana zamaneler :)

damn dedi ki...

Evet bu durum bende de var. Ellerim düşüncelerimden yavaş hareket ediyor kalem kağıt söz konusu iken.

timegoesby-e dedi ki...

Güzel keyifli bir yazı olmuş, ekranı ışığı buraya kadar sızdı, sanki bir de bahsetmediğin mum mu var ne?

Deadora dedi ki...

ohoo ben geldim hemde istanbuldayim :)
hazir mi tozluklarin?? ;) adini inadina sallamasyon yapip isteyecegimiz kafeleri belirle sende ben cikiyorum yola seni almaya..

timegoesby-e dedi ki...

Gecede gözler daha az görürken bir iç göz daha fazla görmeye başlıyor galiba. Gececi yazarlar, şairler var mesela, gündüz tek satır bile yazamayan, sende onlardan biri olabilirsin.

ışıklar kapanınca yanında birileri varsa onlara (sohbet muhabbet gırıla) yoksa kendine dönüyor insan.
elektriksiz geceler antalojisi yayımlansa, epey keyifli şeyler çıkar herhalde.

Eline sağlık.

Margot dedi ki...

*Dea,
Ay sonuna bir proce yetiştirmek gerekiyor ve hiç bir şeye yetişemiyorum. Sen niye gelmeden haber vermiyorsun bakiim hıımm?
Mail at da tozlukları yıkayıp kurutalım sen gelmeden :) Bu arada bahar geldi İstanbul'a, benim için de bir kahve iç e mi?
*Timegoesby,
Hoşgeldin!
Dediğin gibi, karanlığın getirdiği sessizliğin hayal gücünü gıdıklayan bir yanı var. Benim illa gece olsun diye bir tutturmam yoktur ama onun da kendince güzelliği ayrı. Daha rafine mi düşünüyoruz nedir?
ps: Hem benim gibi bir uykucu asla gece oturup bir şey yazamaz, hemen uyur, hemen uyur :)

Alya-m dedi ki...

Bazı bloglar var öylesine yazılmış öylesine okunası işte ama bazıları da var ki tıpki bu yazı gibi masal tadında ...insanın içini hem ısıtan hem üşüten ben sen yazdığın müddetçe okuyup hep iç geçireceğim böyle bir kalemim olmadığına(tam istiyorum ebedi olsun anaaam yazının başı dönmüş o yüzden sende tadayım bu hissi bari)

timegoesby-e dedi ki...

Biraz çalagöz, uçarayak okudum ama toparladım da geldim. Tam da burda şimdi ne olacak diye bakılacak artık. Toplu okununca roman kıvamını alıyor -ya da ben mi romansılaştırdım-,bu konuya Enis amca mı değinmişti ne, herkes günlük tutsaydı (manavı, marangozu, öğrencisi, ananeneler anneler:) ) roman yazmaya gerek kalmazdı herhalde.

Hoşbulduk.

Deadora dedi ki...

nerdesin sen ama :( cok yogunsun galiba blog bile yenilenmedigine gore.. neyse iyi calismalar sana ne diyeyim..