Salı, Ekim 14, 2008

Gülen ayva ağlayan nar

Ofis masamda, tam göz hizamda, bilgisayarın arkasında uzunan masa boyunda bir panom var. Ona istediğim şeyi iğneleyebiliyorum. Gerekli telefonların, notların, ölçülerin olduğu minik kâğıtlar dışında iki tane resim asılı burada.

Biri benim çocukluk resmim. Annem beni büfenin yanından sarkan bir makremenin yanındaki sandalyeye oturtmuş. Hafif yana dönerek makremenin içindeki mor renkte açmış menekşelerin toprak saksısını tutatak poz vermişim. Saçlarım uzun, uçları lüle lüle, kumral neredeyse sarıya dönük bir renkte. Üzerimde de toprak rengi, kadifeden bir salopet var. Saksıyı çok ama çok narin ve uslu bir biçimde adeta hanımefendice iki elimle tutar gibi yapmışım, objektife ‘Oldu mu?’ der gibi bakarken.

Hemen altında anneannemin resmi… Bana Antalya’dan yolladıkları bayram tebriğine iliştirilmiş olarak gelen. Bu resimde anneannem Manavgat Şelalesi’nin önünde poz vermiş. Resim çekilmeden önce çağlayan suları birden karşısında görünce duygulanıp ağlamaya başladığı için ağlamaklı bir şekilde bana bakıyor. Bu öyle bir fotoğraf ki anneannemi tam ağlarken yakalamayı hedefleyerek çekilmiş ama maalesef anneannem makinayı görünce ağlamaklı olarak hafifçe gülümsediğinden suratındaki ifade benzersiz bir çocuksuluk, naiflik ve anlatılmaz bir sevimlilik taşıyor. Başında hasır şapkası, onun içine toplantığı halde ensesinden bir yolunu bulup şapkanın dışına çıkan beyaz bukleleri, ekoseli gömleğinin içinden fırlayan siyah üzerine renkli yelpazelerle dolu fuları ile gezmeye giden çocuklar kadar şık, kendini koruyacak kadar da temkinli. Mavi boncuklu gümüş yüzüğü resimde görünecek şekilde elini kıvırıp fularını tutacak kadar da muzip… Arkada beyaz köpükler, turkuaz sular…

Zaman sanki bu iki resmin arasında sıkışmış duruyor benim için, onlara bakarken. O aralıkta gezintilere çıkıyorum. Şu anın gerçekliği onlara baktığımda daha bir soğuk dokunuyor bana. O resimlerin arası ise sanki anneannemin gömme dolabına yığdığı pamuklu yorganların arası gibi sıcak, karanlık, güvenli ve sakin. Sorumsuzca, olduğum çocuğun dışında bir şey olmama gerek kalmadan yaşadığım zamanlar o iki resim arasında kıstırılmış kalmış. Orada duruyor işte. Gözümün önünde.

Ama her zaman bir kaçınılmaz geri dönüş... Geri dönüşler ise hep biraz sıkıntı verir insana. Film bittiğinde birden ışıkların açıldığı o an gibi- ki sadece ışıklar açıldı diye değildir kaşların çatılması-, tatilden dönüşte kendini trafikte bulmak gibi.. Birden zaman tünelinden, hayal tünelinden, geriye itilmek, düşmek gibi.

Bizimkiler de şimdi o geri dönüş sıkıntısı ile kıpırdanıp, huysuzlanıyorlar işte. Anneannem o neşeli yazlık hayatından sonra kendi evini sıkıcı buluyor, gelen giden pek olmuyormuş. ‘Yalnızlık çok zor’diyor. Annem Antalya’dan getirebildiği her türlü erzak malzemesi ile yemek yaparken bir altın daha bozdurmuş gibi bozuluyor. ‘Nerede Antalya’nın domatesleri bunu da yiyince kaldık burdakilere’ diye söylenip duruyor. Her ikisi de evlerine alışamadıklarını, ellerini sürekli yanlış çekmecelere atıp durduklarını, faturalarının biriktiğini, evlerin onlar yokken çok kirlenmiş olduğunu tekrar tekrar anlatıyor. Zira kavuşmuş olmanın bir anda parlayıp her yanı saran coşkusu herkes evine çekilince sönüp yerini hüzne bırakıyor işte.

Ama hayat, belki de bundan ibarettir.
Gülmekle ağlamak arasındaki o bir tek andan.

6 yorum:

dgül dedi ki...

Fotoğraflar çok değerli aslında değil mi Margot'cugum, beynimizin dibinde bucağında barındırdığımız bir dolu anı, bazen yalnızca bir iki kareyi görmekle çıkıveriyor gün ışığına ve günümüze, "an"ımıza eşsiz anlamlar, tadlar katıyor. Yaşam, tam da böyle üç beş kareden ibaret aslında, her bir kare on binlerce duygu yumağı, binlerce anı gizliyor bünyesinde, yaşama onlarla tutunuyoruz yeniden ve yenilmeden. Karelerinde hep gülünecek anların olması dileğimle, yine yüreğine -sevdiklerinle birlikte- sağlık diliyorum Margot, öyle güzel yazmışsın ki...

Kek ve Kahve dedi ki...

"...anneannemin gömme dolabına yığdığı pamuklu yorganların arası gibi sıcak, karanlık, güvenli ve sakin."

Ne etkileyici bir ifade. Kendi anneannemin gömme dolabı geldi aklıma birden. O, yorganları döşekleri tek tek indirirdi avlulu evinin aynalı odasındaki gömme dolabından. Arasından her zaman, birilerinin imdadına yetişmek için saklanmış, mutfak masrafından arttırılıp biriktirilmiş paralar, çeyrek ya da yarım altınlar çıkardı.

Hangisinin altına gizlediğini unuttuğu zamansa, biz de merakla tek tek indirilip açılan her döşeğin başına koşardık.

Oya Kayacan dedi ki...

Yüzlerce fotoğraf ayrıntılarıyla sürekli resmi geçittedir kafamda. Yorucu/düşündürücü olduğu kadar eğlenceli yapboz oyunları gibi. Bazı, bazı parçalar şaşar; kaçıp kurtulurlar elimden. Gider başka bir fotoğraf karesinin tam da uygun bir yerini bulur yerleşiverirler. Al başına belayı, gel de çık işin içinden!!!

yasemin dedi ki...

margot merhaba, garden state'i izledik dün gece, çok beğendik. tavsiye için çok teşekkürler.

Margot dedi ki...

Dgülüm,
Çok teşekkürler!

Kek ve kahveli komşum,
Dün akşam Yamyam kahve yaptı, yanına kek ister misin diye sorunca, gülüp Kek ve Kahve dedim. Kulakların çınladı mı??

Yasemin,
Beğeneceğinizi tahmin ediyordum zaten. Kapalı havalarda o filmi izlemek lazım. Likör gibi genizi hem yakıyor hem ısıtıyor :)

Margot dedi ki...

Oyacığım,
Sen her işin içinden çıkarsın. Yaparsın bilirim.
Kucak dolusu sevgiler yolluyorum ki sana, gelip yanıbaşında duracaklar.