Perşembe, Temmuz 03, 2008

Margot'nun gezi notları

Ayça’nın bu yazısını okurken, ‘Zaten tatil için bütün sene köşeye de bir para koyamamış olması bir yana, eskaza tatile gidebildiyse, o keltoş bir hafta da bitecek diye çektiği stres dört ay tatilde anca geçer.’ cümlesini ( tam da üzerine basmış, kesinkez yerinde bir gerçeğin tespiti olarak) kafamda bir yerlere ( yani buraya) yazıyorum sevgili komşularım.

İçten içe çeker olduğum o stres, bana bronşit olarak geri mi döndü acaba? Aldığım notlar kenarları kıvrık sayfalar halinde kitabımın arasında dururken işte bunu düşünüyordum. Biraz önce hazır bir hap daha yutmuşken, o nadide notları çıkardım ve okudum. İçimde birden bir şeyler esti. Bir sayfa açtım ve yazmaya başladım. Aldığım notları çok da fazla değiştirip hikâyeleştirmeden ( samimiyetini fazlaca bozmadan ve antibiyotikli ruh halimi bu işe bulaştırmadan ) buraya aktarmak istiyorum, birkaç güzel, iç açan fotoğraf da altalta dizelim ki, renkli resimli olsun bu fotoroman.

Datça ve Gu-guuuk-çuk!

Gözümün gördüğü şeyler, elimle dokunduklarım, tattığım lezzetler ve etraftaki tüm kokular değişti. Ağustos böceklerini, kumruların o nazik sesleriyle guguşlamalarını, rüzgarın ağaçlarda ve çalılarda çıkardığı o sesi, dalganın sahile foşşş diye vurmasını duyuyorum. Devamlı bir esinti ve serin gölgeler içindeyiz ilk günlerde. Kaldığımız otelin ağaçları, çimenleri, çiçekleri devamlı salınıp dururken, bastıbacak Kıfkıf’ın küçük kulağı, esen rüzgarla bir yaprak gibi titriyor. Hamakta sallanıyorum, bütün o yollardan sanki yüksek mi yüksek bir kaydırağın tepesinden kayar gibi geldim. Buraya, bu hamağa düştüm. Dağların arasındaki bir sürü zeytin ağacından birinin dibine. Hooop burdayım! Böyle bir yerin varlığını o kadar unutmuşum, hayalini bile kuramamışım, o kadar dalmışım ki şehrin göbeğindeki o sonsuz sıkıntılı işlere, gerçek dışı bir yerdeymişim gibi sersemce bakınıyorum etrafa. Gerçek gibi gelmiyor nedense hiçbir şey, tatili hala bir hayal sanıyorum ilk günlerde.

Nermin Hanım bahçeden topladığı kabakları ızgarada pişirerek, yaprak sarmalarıyla, inanılmaz güzel zeytinyağlı barbunya, ıspanak, börülce ve salatalarla doyuruyor karnımızı. Herşeyin tadı farklı geliyor. Bir Burgaz Rakı tanıdık… Bir de Yamaha org’da çalınan Türk sanat müziği şarkılar. Şarkı arasında çalan telefon için şarkıyı kesip ‘ Nermin Hanım telefoooon’ diye seslenmeler de gerçek üstü, gülüşmeler bile bulanık daha. İlk gece idrak zorlanması yaşıyorum rakı eşliğinde. Birden Datça çarpmışa dönüyorum, uyuyup normale dönmem lazım.

Milli takım maçları tatilin olmazsa olmazı. Ama bir türlü Atv’nin şifresini kıramıyoruz, gelip giden çocuklar internetten bakınıyor, sofra kurulmuş heyecanla bekliyoruz. Yok, şifre o kadar sağlam ki kırılmıyor. Milli maçı Yunanca seyrediyoruz.

Ertesi gün çevremizi tanıyalım turları dâhilinde gezmeye başlıyoruz. Eski Datça, Can Yücel’in evi, taş evler, nezih birkaç cafe’cik, incik boncuk satan bir dükkanın içinde test çözen iki kız çocuk, etrafımızda dolanan siyah beyaz bir rehber köpek, güneşten kaçalım diye sığındığımız köy kahvesi, muhabbete ve rehavete dalmış ihtiyarlar, otlu gözleme, bir camekan içinde Can Baba’nın yarım kalmış şarabı, duvarlara acemice boyanmış yağlıboya resimler, ayak altında gezen sıska, patlak gözlü, Master Yoda kılıklı yavru kediler , kahvenin önünde duran arabadan taze balık almalar… Akşam. Yanan mangal’ın yanında havluya sarınmış oturuyorum. İçim üşüyor, hasta oluyorum. Datça’nın hastasıyım.

Aynı bizim gibi! Deyip durduğumuz, karşılaştığımıza şaşıp kaldığımız Murat ve Didem. Murat’ın halleri Yamyam’ı hatırlatıyor, Didem’le konuştukça sen de mii? deyip duruyoruz. Otelde kalan bizden başka kimse yok. Şaşıp şaşıp kalmaktan, alışmaya ve gülüşmeye geçer geçmez iki araba arka arkaya Datça kazan biz kepçe oluyoruz. Fevzi’nin Yeri’ne gidelim, çok meşhurmuş orası!

Burası Fevzi’nin Yeri… Datça’da bir aile lokantası, sokak arasında ama buraya gelen herkes bir şekilde duyuyor. Bakın şimdi siz de duydunuz. Masadakileri de yazayım da tam olsun:

Şevketi bostan, çintar mantarı, Rum peyniri, mürekkep balığı yahnisi, balık köftesi, yavru enginarlar, koruk otu, ahtapot yahnisi, cevizli zeytin, salyangoz (!), sarı yanak istavritler (lüfer boyunda), dondurmalı naneli incir tatlısı ve nihayetinde Türk kahvesi.

Sandal gezisindeyiz bugün. Hayıtbükü’nden açıldık. Harun Abi kaptanlığında dört miço ilerliyoruz. İlk başlarda deniz sakin, Ovabükü’ne yaklaştıkça azıyor. Dalgalarla beşik gibi sallanıyor kayık, soğuk suları kafamızdan aşağı yiye yiye geri dönüyoruz. Sakin bir koy bulunca sarkıtılıyor oltalar. Rüzgârda fanilasının içine geri sokuyor Harun Abi kollarını, sigarasını fanila çadırının içinde yakıyor. ‘Siz de buraya gelmeden çok sıkılıyor muydunuz önceki hayatınızda abi? Diye soruyoruz. ‘Buraya ilk geldiğimde bir kâbus gördüm. Gece kanter içinde uyandım. Kendime gelince anladım ki o kâbus benim hayatımmış meğer 'diyor. Başka soruya hacet yok, sessizce oltaların dibine vurduğu lacivert, saydam ve tekinsiz denize bakıyoruz. Tepelerde bir dağ keçisi sürüsü geziniyor. Birinin ayağı kayıp denize düşecek sanki her an, öyle dik yamaçlarda geziniyorlar ki hayret ediyoruz. Kekik mi yiyorlar acaba bugün? Biz kesin Nermin Hanım’ın hamsilerini yiyeceğiz, tuttuklarımızın hali içler acısı.

Çıplak ayakla sığ denize atlayıp sandalı kıyıya çekmeye yardım ediyorum. Elimde sandaletler, o sığ sularda ordan oraya koşturuyorum, çantaları, fotoğraf makinelerini indirip arabaya taşıyoruz. Her şey artık gerçek, yüzüme gözüme yediğim serin sularla ayıldım. Kıyıda bekleşen yumuşak başlı av köpeklerinden biri sıcak başını bacağıma dayıyor. Evet diyorum sağ sağlim döndük Karabaş ama balık avı kesat geçti.

Akşam yine kutlanacak bir şeyler var. Bu sefer hamsili, şakalı, gürültülü bir kutlama. Tellibağ şarap. Komşunun bahçesinden toplamış patlıcanların közde çıkardığı nefis kokular, sarımsaklı ıspanaklar. Suratlar hafif kızarmış, gülümsemeler sanki pembeleşmiş, herşey sanki artık renklenmiş gibi…

Buzlu badem, ballı badem, bademli börülce… Benim için tam bir heyecan fırtınası: Datça pazarı. Hepitopu bir sokaktan ibaret. Ama tezgâhlarda kekikler, adaçayları demet demet. Börülcelerin dalları üzerinde, çilekler bahçeden toplanmış küçücük ve mis kokulu, yeşil zeytinlerin içine de badem doldurmuşlar ne güzel fikir, kaşar peyniri ile tulumu karıştırıp Kapiçyo diye bir peynir yapmışlar aman ne lezzet, domatesler kıpkırmızı, minik sivri biberler çıtır çıtır, torbalar elimizde, arka koltukta market alışverişine ayrıldı bile.

Bizim de ayrılma zamanımız geldi zaten. Son gecelerden birinde sahildeyiz. Dolunay pırıl pırıl, sanki bütün Datça’yı, denizi, sahili, zeytin dolu tepeleri aydınlatan bir japon feneri gibi gökyüzünde asılı. Havlulara sarınmış şezlonglarda yanyana yatmışız. Yıldızlar aydınlıkta görünmüyor, deniz şıpırtısı ile uyuyorum. Uyanınca sanki gerçeği bırakıp hayale dalacakmışım gibi geliyor. Burada her şey artık o kadar gerçek ki, uykumda hüzün basıyor beni.

9 yorum:

dgül dedi ki...

Şiir tadında yazdıkların Margot, kendimi senle aynı rüyayı görmekteymişiz gibi hissettim. Gerçek dünyamız ne kadar canımızı yaksa da, içimizi burksa da, mecburuz yılın çoğu zamanını orada, böyle azcığını rüyada geçirmeye ve o rüyanın anılarıyla bir yıl idare etmeye. İşte senin yaptığın gibi, o kısacık zamanı güzel fotoğraflara ve muhteşem cümlelere dönüştürmekle hafızalarda silinmez izler bırakabilecek bence, ne güzel böylesi... Çabucak iyileşmeni diliyorum Margot'cuğum, geçmişler olsun sana.

müzi dedi ki...

okurken ben de datca'daydim sanki, yaptiginiz herseye ortaktim. sen neden boyle az yaziyorsun margot? yoksa sen az yazdigin icin mi guzel oluyor yazdiklarin? yok oyle degil bence ama boyle guzel yazarken neden daha sIk yazmiyor diye geciyorum icimden. o en olduk, en bayagi anlar/durumlar bile guzellesiyor senin anlatiminla.
inan, okudum ve icim acildi. sagol. sevgiler cokca

acemi dedi ki...

hala Datça'ya gitmeyi başaramadım ama umarım bir sonraki tatilde. otelin adı nedir acaba?

Tijen dedi ki...

Ay ne sıkıcı! Çok sıkılmışsındır oralarda. Bir daha gitmek istemezsin sen şimdi. Doğru muyum?

Margot dedi ki...

Sevgili Dgül'cüğüm,
İstikrarlı bir şekilde düzelmiyorum, bir gün iyi bir gün daha az iyi şekilde seyrediyoruz. Datça'yı pek sevdim ben, sevilmeyecek gibi değildi zaten.

Müziciğim,
İstikrarla anlaşamıyoruz. İsmi bile ben de bir okul müdiiresi hissi yaratıyor. Disiplin lazım, bendeyse hep bir kaçaklık var, yazıdan bile kaçıyorum bazen. Bir de uzun zamandır blog yazmanın verdiği bir kanıksamamı var acaba ben de? Bilmiyorum. Yaz mevsiminin getirdiği atalet? Hepsi olabilir.
Elimden geldiğince çok yazmalıyım diyorum ama sonuçta her gün yazmak için bir türlü söz veremiyorum işte... Sevgiler bol kepçe ;)

Acemi,
Umarım bir gün gidersin. Otelimizin adı Olivegarden, Küçük Oteller Rehberinde bulabilirsin.

Tijenciğim,
Çoook sıkıldım, streslere girdim, hastalar oldum. İstanbul'a ha döndüm ha döneceğim diye :)

redrabbit dedi ki...

ya deniz,ya deniz?

tekmen dedi ki...

ay ay ay bu ne güzel bir tatil yazısı olmuş, tadı damağımda kaldı... sizin tatilinizin tadı benim damağımda kaldı, artık anla ne güzel yazmışsın...

Margot dedi ki...

Red rabbitim,
Deniz harikaydı. İçimiz gitti ama yüzemedik çok. Çünkü çooook soğuktu. Hem gittiğimiz tarih biraz erkendi hem de dediklerine göre Datça'nın denizi hep böyle soğuk olurmuş. Ben Akdeniz severim, şurup gibidir. Ama orada da böyle berrak su yok. İkisinin bir arada nerede buluruz acaba?

Sevgili Tekmen,
Hoşgeldin ve çok teşekkürler. Datça öyle güzel bir yer ki yazdırıyor işte :)
Bu arada sana ziyarete geldim bu sabah, epey gezindim. Yazdıkların çok hoşuma gitti, yine sabah sabah düşüncelere daldım. Şu plazanın camından uçasım, kaçasım geldi! :(

Yine beklerim.

redrabbit dedi ki...

hem nispeten ılık hem de berrak deniz olarak sana Adrasan Olimpos ve İğneadayı tavsiye edebilirim..İğneada istanbula yaklaşık 3 buçuk saat ve inanılmaz temiz suyu var ve kooocaaaamaaan ve boş bir sahili..Koş koşabildiğin kadar..Istrancaları tırmaıyorsun arabayla buraya gitmek için ..tertemiz bir hava..Aklında bulunsun.ama ben datçanın denizi için de çok övgü aldım..En yakın zamanda gitmek istiyorum hele sen pazarından ve yemeklerinden de bahsedince..Farz oldu benim için farz..