Çarşamba, Mart 05, 2008

Sevgili günlük,

Biraz önce S. Üzerinde Garfield olan bardağımı getirdi tepsiyle. İçinde çay. Keten ve bilumum tohumlar ihtiva eden sağlıklı bisküvimi bir kuş gibi gagaladım, su niyetine de çayımı içtim. Margot’u plazadan ofise koymuşlar taklidi yaptım, gülümsedim. İçimden.

Akşam yavaş, ağır ve aheste çökmeye başladı şehrin üç katlı evlerden ibaret yakasına. O üç katlı binalardan sürekli yıkılıp dökülen, eskiden buranın ilk butik (!) alışveriş merkezi olup da kendisinden kapandıktan sonra bir türlü hayır gelmeyen hayalet binanın tepesine bir adam kondu. Daha doğrusu konmuş biraz önce. Benim sonradan haberim oldu. Ofisin arkasındaki mutfağa doğru dalmış yürürken, camın önünde birikmiş ofis kalabalığını görünce, dikkatlice baktım. Ve damda oturmuş, bacaklarını aşağıya sallandırmış adamı gördüm. Paspal denecek kıyafetleri vardı, turuncu bez bir poşet duruyordu yanında. Portakal rengi bir poşet, göz alıyordu ama içinde ne var ancak bunları yazarken merak ediyorum. Aşağıdaysa bir polis arabası ve ellerinde telsizleriyle ona bakınıp duran polisler. O sırada müdür koridorda toplanan kalabalığı dağıtmaya geldi. ‘ Arkadaşlar sizin işiniz yok mu? Film mi oynuyor burada?’ gibi laflar etti. Biz dağıldık. Ben zaten dağılmıştım. Mutfağa doğru dağılmaya devam ettim o bir yandan konuşurken. Döndüğümde damdaki adam yok olmuştu. Atlamamış. Artiz işte dedi bilgisayarcı çocuk.

İşte yine masama geldim. Gün şimdi yavaştan bebek mavisi gençliğini bırakıp lacileri çekmeye başladı bile. Bir yandan gazetedeki kuş çocuğu düşündüm. Kafeste yaşarken bulmuşlar bir evde, kendini kuş sanıyormuş Rus kanaryası sarı çocuk. Kollarını ara sıra kanat gibi çırpıyormuş kafesinde.

Camlarından baktığınızda bir binanın çatısına tüneyen adamları meczup, kendini kuş sanan çocukları ucube diye gördüğümüz gözlüklerimizi değil çıkarmak, yerinden bile kıpırdatmadan işimizde gücümüzdeyiz işte. Erken açan baharların, uzayan günlerin, kendi kendimizin, kendimizle ilgili her şeyin bitip tükenmez dertlerindeyiz. Aslında içimizdeki havuz kaç kulaçsa o kadarlık yüzüyoruz bu hayatta. Kendine bir kader havuzu yapıp, girip de içine ömrü hayatın boyunca şapada şupada… Değil mi sence de, sevgili günlük?

3 yorum:

post(u)fiyaka dedi ki...

Sevgili Margotto,
O polis arabalarının geliş sebebi benim polis imdatı aramamdı sanki :) ve sen o kalabalık içerisinde beni görmediysen ben aşağıda polislere açıklama yapıyordum o esnada:) Bir an şahsı görmekle telefonu elime almam bir oldu, torbada açıkçası ne vardı bende meraklardayım. Bu arada sonunu merak edenler için polisin servis yaptığı sigara,su ve nihayetinde cep telefonu sonrası şahıs gönül rızasıyla indirildi. Atlayacak diye çekilen kamera görüntüleri boşa gitti(yazık!) Koyun can derdinde,kasap et derdinde...

Sibel dedi ki...

"içimizdeki havuz kaç kulaçsa o kadarlık yüzüyoruz bu hayatta." Aynen öyle Margot'cum. Sadece bir selam yollamak istedim.. Sevgilerimle..

dgül dedi ki...

Aynen öyle Margot'çuğum, gerçek yaşamında hüzünle hiç karşılaşmazsın dilerim tabii, ama yazıda-düşünürken ya da anlatırken diyeyim, o kadar yakışıyor ki senin güzel cümlelerine. Çok güzel aktarıyorsun o anlarda hepimizin içinden geçen duygulanımları. Çıplak gözle görelim yine hep birlikte, görelim ki yaşamımız ne kadar gelip geçici olsa da insanlığımızı yitirmeyelim diyorum ben de. Sevgilerimle...