Perşembe, Şubat 21, 2008

İkinci kitabım; Bir kış gecesi nihayet bir yolcu!

Okuduğum ilk kitaba eğer Nil Karaibrahimgil diyecek olursak, bu kitaba bir… öyle bir şarkıcı bilmiyorum şu anda!

İtalo Calvino hiç okumamıştım. Ama diğer bir komşum olan ve kendisinin yazdığı kitapları da ayrıca anlatmayı düşündüğüm Keri Smith sayesinde de Calvino merakım depreşti. Sohbet konusu olan Mr. Palomar’ı almak yerine lisede ev ekonomisi okumuş bir hanım kız bilinciyle kütüphaneme yöneldim. Orada duruyordu işte, o kadar uzun süre durmuştu ki bir sahaf kitabının o klasik sarı rengine dönmüştü sayfaları. Bir kış gecesi eğer bir yolcu…
Kitabı elime alıp, sırtını çevirdiğimde bu romanın konusu ‘roman sanatı’, daha doğrusu ‘yazmak’ sözlerini okudum. Ve tabii hemen karar verdim okumaya, şıp diye. Yazmakla ilgili ne bulursam okumak gibi bir saplantı geliştirmiş olduğumu saklamaya çalışmak gibi bir saflık da yapmayacağım zaten burada.

Kitap güzel, hatta etkileyici bir önsözle başlıyor. Kitaplardan bahsederek başlıyor, onları kategorize ederek, hatta okuma şekillerinden dem vuruyor. Nasıl okunur, uzanarak, yatarak, masada? Aslında kitaplardan, kitap okuma şekillerinden, kitapla ilgili herşeyden bahsetmesinin sebebi sensin. Okur. Onun işi seninle. Kitabın başkişisi sensin, çoğu yerde seninle doğrudan sohbet ediyor. Bir şekilde sanki seni görüyor da öyle yazıyor gibi paranoyak hislere kapılıyorsun ki bunların hepsi çok keyifli. Biraz oyun, biraz bulmaca gibi.

Ama bütün bu arada çakıp sönen güzellikleri görebilme fırsatını yakalamak, aradaki mühim ve zeki ve incelikli tespitlerle muhatap olmak için yapman gereken bir şey var: Bir sürü yarım yamalak hikâye okumak, daha doğrusu ondan fazla hikâye başlangıcı! Bir süre sonra artık hiçbir hikâyenin sonu gelmeyeceğini bile bile, yeniden bir kitaba başlar gibi okumak zor ve meşakkattli olmaya başlıyor. Burada ne gibi bir oyun oynandığını, neden bir hikâye başlangıcının diğerine bağlanması için sürekli birbirine benzeyen; o kitap kayboldu, elimizde şu var, o kitap kütüphanede yok alan getirmedi, o kitap yandı bitti kül oldu, öyle bir kitap yok, o kitap sahte gibi sürekli bahanelerden bahane bulduğunu anlaman biraz zor oluyor. Bilmiyorum belki sen de benim gibi okurken bazıları için bunun da bulanamadığı iyi olmuş başı bile yeterince içimi sıktı diyor musun?

Ve en nihayetinde bu yamalar bir yorgana yamanıyor evet. Ama kısacık ve vurucu bir sonla ağır bir yorgana… Sen tam da son sayfadayken, tam da yorganına sarınmış bitti galiba diye okumaya daldığın anda… Bütün öykülerden çıkan kıssanın iki yönü vardır: Biri yaşamın sürekliliği, öteki ölümün kaçınılmazlığı. Bu süreklilik arz eden bir tanesi…

Ve nihayet yılan hikayesine dönen, önce kütüphanede senelerce sırasını bekleyen, sonra eline yapışan, anlattığı kitaplara yaraşacak şekilde okunan ( sanki onların hikayesini içinde taşıdığı için kendine onlarla aşık atacak bir hikaye yaratan) bu kitap da bitiyor.

Burada diğer kitaptaki gibi parmak arası terliklerimizle değiliz. Burada bir Magnum fotoğrafçısının sergisinden çıktık oradan Alkazar’da çok derinlikli bir filme gittik ve akabinde de evimize gidip bir kitap daha devireceğiz modundayız. Her daim bu modda olan arkadaşlar muhakkak vardır ( benim de arasıra girdiğim olur ki panzehir olarak bazen eve gelir Avrupa yakası falan seyrederim), onlara tavsiyem bu kitabı alıp baş tacı etmeleridir.

1 yorum:

darksideofdeniz dedi ki...

tavsiye ettiginiz kitabı okunacak kitaplar arasına aldım ;)
teşekkürler.