Perşembe, Kasım 29, 2007

bu gecekondudan su içer martılar

Uykuyu zor terk edip çıktım bugün evden. Ama o beni bırakmadı, arkamdan koştu ve yakama yapıştı. Üzerine iki bardak çay, bir bardak kahve döktüm bana mısın demedi. Pes ettim. Yana kırk beş derecelik ve giderek küçülen bir açıyla kaykılıp oturdum oturduğum yerde. Gözümün teki zaman zaman kapanarak pencereden seyre daldım.

Şirketin yanında yükselen ve benim nadide manzaramın ortasında, güzel bir resmin ortasında bir hata yapılıp yarısı silinebilmiş bulanık bir leke gibi duran, betonarme inşaata bir martı kondu tam şu anda. Sahil tarafından E–5 yoluna bakmaya gelen martılar, bu gulyabaninin üzerine su aygırlarının üzerine konan minik su kuşları gibi konup, bir süre gelen geçen arabaları ve akan trafiği seyrederler. Onları kovacak, kıştlayacak kimse olmadığından göğüslerini gere gere bir süre orada durup insanların oradan oraya koşuşturmasına boş boş bakarlar. Belki bir yerlerine yuva bile yapmış olabilirler inşaatın ve belki de bu boz gri şekilsiz betonarmenin içinde tam da aynı renkte kamufle olmuş minik yavruları vardır. Orasından burasından inşaat demirleri fışkıran bu martı gecekondusu benim manzaramın tam ortasında, etrafında kırmızı damlı villamsı evlerle çevrili, sanki İstanbul Bienal’i münasebetiyle mahallenin ortasına dikilmiş de, kimsenin ‘ben sanattan anlamıyorum denmesin’ diye ses çıkarmadığı bir çirkinlik abidesi gibi durur nerdeyse iki senedir.

Dümdüz, sanki üzeri açık bir katlı otoparkın, en üst katı gibi duran üçüncü katının bazı yerleri yağmurdan, sudan yemyeşil yosunlaşmış, bir sivri üçgen gibi uzanarak daralan ön cephesinin yuvarlanmış burnuna ‘ Bay bayan güzellik salonu karşı plaza’da hizmetinizdedir’ yazılmıştır. Bay bayan güzellik salonu dediği yer benim olduğum plazanın alt katıdır. Ara sıra fön çektirmeye indiğim ve kuaförü can sıkıntısından kurdeşen olmak üzereyken yakaladığım. Öğle arasında indiğimiz için bize indirim yapar komşu tarifesinden ve çok konuşur. Bütün gün konuşacak kimseyi bulamamış, iki lafın belini kırmak için susamış gibi çok konuşur. Arabamızı en alt kattaki otoparkta yıkatırız ve hemen köşedeki modern zamanlar bakkalına gideriz can sıkıntısı hallerinde çikolata, bisküvi ve bunun gibi çocuk kandırmacası mühimmat tedarikleri için.

Bu ofisin sakin tabiatlı ama çalışkan görünmek için telefonları yüksek sesle açan sakinleri olarak hayatımız belli metrekareler içinde geçer, alanımız bellidir. Bir gün dışarıdaki manzaranın bir eşi olan hareketli bir tabela assalar cama kimse fark etmez. Bu sefer ona bakar, dalar gideriz. Dışarıdaki martıların arada bir gecekondularına konup akan trafiğe dalıp gitmeleri gibi… Aslında bizi martıya benzetmek istemem. Martılar biraz filozoftur gözümde. Bizimse düşünecek zamanımız kalmamış ki filozofluğumuz kalsın…

Mevsimlerin değişimini hissediyorum servis beklerken. Belki bu kış bizim ucube sanat eserine de öyle bir kar yağar ki, martılar bile gizlenmiş olur içinde. Belki o kadar nefis bir kar yağar ki bu ucube, mahallenin ortasında yükselen bir tepe olur. Beyazlığı öyle göz kamaştırır ki tam karşısında bazen sadece parmakları kıpırdayarak duran bendenizin yüzüne vurur…
Ve herkes şaşırır, kimse cama böyle bir manzara tabelası asacak kadar çılgın olamaz zira. Olsa olsa tabiat belki çıldırmıştır, bizden çok ama çok sıkılıp…

2 yorum:

chuckie dedi ki...

Her vapur dumaninin ardina
yüregi sicak
bir insan sanip takilirken
tüyleri islanan bir marti oldugumu
hem azarlayan
hem de sirtima havlu koyan anneme anlatamam

postfiyaka dedi ki...

Peyniri kaptıran aptal karga hikayesi ile büyüyen bir nesil olarak karganın o bahsettigin binanın tepesinde ceviz kırma faaliyetini seyrederken aslında çocukken öğrendigimiz herşeyin yanlış oldugunu anlamakla meşgulken inanki hiç düşünmemiştim o binanın tuhaf şeklini:)