Perşembe, Şubat 22, 2007

Zaman biraz yavaşla...

Karnımın acıkmaya başladığı saatler geldi çattı. Şu saate kadar haldır haldır çalışmış olup yapılacak işlerin yarısını bile halledemediğimi gördüğüm an, madem bunun sonu yok dur iki satır havalan dedim. İyi demiş miyim?

Bugün aslında neden bilmiyorum ziyadesi ile hayırlı ve huzurlu bir hava içindeyim. Sabahtan iş yerinde üzerime üzerime gelen sıkıntıları şimdi nedense o kadar dert etmiyor, aman diyorum dünyanın işini ben mi çözeceğim? Ekâbirlik en güzeliymiş, tembellik en lezzetlisi. Masanın altından uzanan ve kendiliğinden üst üste konmuş ayaklarımı görenler ( dizden altını görmek şartıyla) benim yan gelmiş kitap okuduğumu, elimde şişler eski usul terbiyeyle usul usul örgüme dalıp gittiğimi, ya da bir deniz kenarında, çay bahçesinde falan ayaklarımı uzatmış şezlongda güneşlendiğimi falan sanabilirler. Ki aslında şu anda ayaklarım bütün o yerlerde sayılabilir zira onlar kendi âlemlerindeler. Bunda marketten bedava denebilecek fiyata aldığım şu siyah patiklerin de rolü var tabii. Onlar ki bana şu an bale pabucu gibi geliyor, insan topuklularını giyse böyle ayak uzatamaz ben ondan sanırım topuklu giyemiyorum, bu hisle uzatamam ayaklarımı diye.

Neyse işte, bugün gazetede Kadir’in Evi’nin yandığını okudum. Üzüldüm, üzüldük. Ben hiç gitmemiştim ama giden çok arkadaşım var, hatta her sene mutlaka gidenler var. Onlar yangın resimlerini görünce daha bir üzüldüler. Yemyeşil ormanda, ağaçların içinde kaldıkları evleri kül olarak gördüklerinde fena oldular. İçleri de yandı herkesin biliyorum, yanan her ağaca zaten üzülüyoruz, insanın hatırası da oldu mu yananlar arasında daha bir içi yanıyor işte…

Şubat ayı, cüce ay seninde bir haftanı yedik sesini çıkarmadın. Sanki biri günleri hızla ileriye sarıyor, sanki ben bir türlü yakalanmayacak bir şeyin peşine takılmış devamlı koşuyorum, ya da ben sabit duruyorum ve gözümün önünde sürekli hızlıca ilerleyen kareler, bir nefeste geçen vagonlar gibi ardı ardına geçiyor birden. Vınnn diyor günler ve ben takvime bakıyorum bir hafta geçmiş, bir daha vınnn diyor günler, bir bakıyorum aylar bitmiş! Zaman seni bu aralar kim hızlı moda aldı bilmiyorum ama başımı döndürüyorsun, biraz yavaşla lütfen!

Bak yine saate baktım öğlen oldu şimdi, yemek listesini açıklıyorlar. Bir daha baktığımda akşam saatlerine yaklaşıyor olacağız, hava yine pembe mavi renklere sarmalanmış olacak dışarıda. Ben yine beyaz çatılı evlerin üzerinden ufuk çizgisine bakan tarafında duracağım binanın ve bir süre zamanı durdurmak için değil belki ama kafamdan geçenleri yavaşlatmak adına sabit bir noktaya dalıp gitmesine izin vereceğim gözlerimin. Elimde bir fincan çay olacak bugün de tıpkı dün olduğu gibi ve hafif uykulu yarın yapılacak işler başıma üşüşmeden, biraz sonra oturacağım masanın karabasanları aklıma çökmeden, sadece ve sadece mavinin pembeye dönüştüğü yere bakacağım. O zaman çok kısa bir süreliğine de olsa olan biten her şeyden tüm uğultulardan ve günlük devinimlerden, kısa ve uzun ve çabuk ve apansız değişen o karelerden kurtulacağım.

Büyük ihtimalle hiç kimse benim aynı saatlerde o noktada dikilip durduğumun farkında bile değildir bu ofiste…

not: Hastalanmadan önceki haftalarda yazılmış eski bir yazıdan...

6 yorum:

return2 dedi ki...

Hasta mi oldun? Gecmistir insallah.. Bak hastalik zamanlari cabuk aksin, ona diyecegim yok...

celerone dedi ki...

İşle mişle uğraşacağına, hep yazmalıydın sen Margot. Seni evinin önündeki yeşil bir bahçede, hafif esen rüzgarda yazarken görebiliyorum : )

Margot dedi ki...

Merhaba Return2 Kardeş,
Evet şifayı fena kaptık! Şimdi daha iyiceyim ama öksürük devam ediyor. Sağolasın.

Celerone'cum,
İşle mişle uğraşmadan olsaydı inan yazardım. Dur bakalım hep inşallah bir gün olur diye umuyorum. Yarın kurs başlıyor, sana gelişmeleri ileteceğim!

Emir Bey dedi ki...

geçmiş olsun, blogunuza ilk gelişim sol üstteki mevsimli kısmına bayıldım özellikle :)

Margot dedi ki...

Emir Bey,
Hoşgeldiniz, çay almaz mısınız?
O kısmı ben de çok seviyorum.

The Dreamer dedi ki...

Bende son günlerde home office nedir? Ev de pijama terlik ile çalışmak keyifli midir sorularına takılmıştım.. Hep bir arkadaşımın dediği laf aklıma geliyor.. Eğer yaptığından keyif alsaydın onun adı "iş" olmaz, üstüne de para vermezlerdi...
Sevgi ile kalın..