Çarşamba, Ocak 10, 2007

YA ZI

Akşam çöküyor. Bir bardak çayın mideme, akşamın da şehre çökmesini izliyorum. Bütün gün ihtiyacım olan, akşam çökerken bir fincan çayla Miles Davis dinlemek, sonra nereye gideceğini kestirmeden yazıya gömülmekmiş meğer. Ruhumun gelgitlerini yatıştıran başka malzeme bilmiyorum şu dakika, saat ve yelkovanda. Başka herhangi bir melekem yok. Tutunacağım şey kalem kâğıt, biraz uzak kalınca ya da ben onları orda neden bırakıp gittim çözemesem de, havalanan bazı düşünceler hortum olur beni içlerine çekerler. Ben pencereyi açıp onları salmazsam kafam allak bullak olur, elimde çay gemi güvertesinde durur gibi içim bulanır, kalırım.

Ondan işte bir süre sonra yazmaya başlarım, sayıklar gibi. Konuşmayı beceremem belki ilk paragrafta kekelerim, tutturup örmeye başlayamayan ilk iki sıra acemilikleri çekenler gibi yamuk yumuk olur ilmeklerim. Ama inat ederim, ruhum açılana kadar tökezlemeyi göze alarak. Çünkü benim ruhum açılmak için elimi bekler. O açılmadan içim de açılmaz benim, ruhumu açmak, havalandırmak için önce elini açması gereken biriyim. Ondan paldır küldür koşuşur parmaklarım defterin üzerinde, kâh ayakkabısının tekini unutmuş seken çocuklar gibi, arada geri dönüp unuttukları teki alır gibi yarım kalmış bir lafın ucundan tutarlar. Eli ayağına dolansa da kalbin attığını duydukça parmaklar mutlaka kıpırdar.

Herkes bir şekilde gömülür bu hayata. Yemek yaparken kendini kaybeden biri gibi işlerine gömülenlere ben hep imrenirim. Yüzlerinde un izleri, ellerinde minik bir kesik, gözler soğandan yaşarır, o yaşlar üste başa silinir. Bata çıka yemek yapılır, elin sıcağında hamur yoğurmak gibi, koklaya koklaya, tadarak baharatı katılır. Bense ne kadar çalışırsam çalışayım yaptığım işin içinde kaybolamam. Eldivenimi takmışımdır hep, elimi bulaştırmam. Bir domatesi çabucak doğrar geçerim diğerine. Tezgâha hep belli bir mesafede dururum. Hep bırakıp gidecek gibi. Hep birden bir telefon çalacak ya da biri hadi gel bu akşam da dışarıda yiyelim diyecekmiş gibi. Mesafeliyim. Bata çıka kaybolduğum günler bir elin parmaklarını geçmezler. Benim battığım yer farklıdır, suyun yüzeyidir ofis. Onun dibi beni ilgilendirmez, benim derinliklerim başkadır.

Benim batmam çıkmam hep lafların, kelimelerin içinde. O zaman hiç düşünmem bu lafın neresi iğreti, ne tarafı keskin,... avuçlarım. Mesafem yoktur yazıyla. Mesafelerimin hepsini kaldırdım. Her gün kolumun altında bir defterle geziyorum yazmasam da. Kolum çantanın derisinin altından ona değsin istiyorum. Damarın içinde uyuyan bir şey o. Haftalarca yazılmasa da deftersiz kalmaktan korkarım. Ofis, iş, güç, kariyer ve de ikramiyeler. İş iştir bana. Bir nevi mecburi hizmet. Bir nevi elim mahkûm. Bir nevi emrivaki. Bir nevi el harçlığı. Ama elimin bir tek gerçek hürriyeti var o da YA ZI.

Çay yavaş yavaş ılınırken ve Miles Davis iyice batıp çıkarken kendi sevdasına, ofis saatleri de azar azar tükeniyor. Kum saatinden akan dakikalar giderek bir avuç kalıyor. Yarın sabah biri mesai saati deyip tekrar saati ters çevirinceye kadar. Biri zaten her sabah geliyor, saat dokuz itibarı ile şak! diye şaklatıyor klaketi ofis kapısının önüne varan her zatın yüzüne. Saat altı buçuğa doğru yine aynı eleman gelip stop! Diye haykırıyor. Giyin, süslen, gel şak! klaket, altı buçuk oldu pat! stop. Aradaki kum saatinin kumu senden ayrı, senden azade, kurallara bağlı akar gider. Sen bünyenle sürüklenir gidersin, iki klaket arası. Arada bir yerdesindir bir türlü varamazsın.

İnsanlar sokaklarda yürür. Işıklarda durur. Arabalar geçer ama kırmızıya dek. Sonra yayalar geçer. Yeşil yanınca kafalarındaki yayalarla beraber geçer giderler. Kum saatinin kumu bitene kadar ofiste dizler tempo tutar, klavyeler aşınır, gözler yaşarır, parmaklar çıtlatılır ve bakışlar sabitlenir. Akşama doğru ofisin üzerine dumandan bir çarşaf serilir. Ve kimse görmez örtüyü ekrana bakmaktan. Bazıları kalkıp ışığını yakmayı unutur, bazıları çayın buz gibi olduğunu damağına değince irkilerek anlar, bazısı kalemle senelerdir bir şey yazmamıştır, vergi iadesi zarfı yazarken bocalar. Bense hala orta parmağa kalem dayamaktan olan nasırıma bakar, onu ilkokuldan beri kaybetmeyişimle sersemce avunurum. Çizgili bir deftere yazar dururum akşam çökerken. Kırmızı ışıkta duran arabalara dalar giderim, yayalar geçerken. Onların kendi trafiklerinde nasıl akıp gittiklerini düşünürüm.

7 yorum:

return2 dedi ki...

Bir fotograf ile bir yazi bu kadar uyumlu danseder... Fotograftaki bilgisayarin Wallpaper'indeki bilgisayarin wallpaper'ini merak ettim iki klaket arasi ofis dongusunde kalemi ile batip cikan Margot'un harika hikayesini okurken..

zeynep dedi ki...

Sevgili Margot,
öyle güzel anlatmışsın ki....gözümün önünde günlük telaşelerimiz film şeridi gibi geçti bir anda Miles David eşliğinde..
Klaketçi adama ben suikast düzenleyecegim - haberin olsun....

esperanza dedi ki...

kalketçi adam modeli sanırım her ofiste var. orta parmağımdaki nasırım beni uzun zaman önce terk etti. ve maalesef şu sıralar iş yerinde suyun üstünde takılamıyorum. sevgiler.

celerone dedi ki...

İşte budur. Neyi diğerinin önüne koyduğunu bilmek böyledir. Bu aynı zamanda da bir iç rahatlığı Margotum gülüm.

Selamlar,

Margot dedi ki...

Sevgili Return2,
Şu anda Kekova'nın bir kaleden çekilmiş resmi var duvar kağıdında. Akşam üzeri maviler pembelere karışmıştı o gün. Her canım sıkıldığında o resme bakıyorum derin nefes almışım gibi oluyor.

Sevgili Zeynep'ciğim,
Klaketçi adamın da suçu yok ki. İşi o onun. Film şeridi gibi benzetmene sevindim zira fon müziği kulağıma akarken bana da sanki bu hayat gerçek değilmiş film seyrediyormuşum ve matine pek uzunmuş gibi geliyor! ( özellikle mesai saatlerinde)

Sevgili Espi,
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki seni çok özlüyorum. Ofis hayatında bir an önce yüzeye dönmeni ve beraber eskisi gibi yüzebilmeyi diliyorum. Çok öpüyorum seni esperanza!

Gülüm Celerone,
Neyi neyin önüne koyduğunu bilmek önemli tabii. Ama bunu bence herkes bilebilir, yani kendine dürüst olan herkes, hepiciğimiz biraz karıştırsak buluruz bunu. Ama bulduktan sonra belki biraz üzülürüz, canımız sıkılır... E o zaman benim burada işim ne deriz. Ama dediğin gibi bilmek bile bir şeydir, bilmemezlikten gelmekten yeğdir her zaman.

The Dreamer dedi ki...

Sevgili margotto;

Yazını çok begendim..Sade, temel bir anlatımla ne kadar da derinlere inebiliyorsun..Akıp giden bir ruh halindesin bazen..Akıntılarında ufak bir yaprak olup sürüklenmek bazen n kadar anlamlı benim için bilemessin..

İşte dışavurum! Böyle Yazabilmek; bazen, kabuğumuzu bir kenara koyduğumuzda o tüm çıplaklığı kalakaldığımız benliğimiz..

Sevgi ile

Margot dedi ki...

Sevgili The Dreamer,
Bu yazı kendimi kaptırıp pek de ölçüp biçmeden yazdıklarımdan biri oldu. Ondan onu ben de çok seviyorum. Senin de beğendiğine sevindim.
Sevgiler!