Pazartesi, Eylül 19, 2005

Bir zamanlar küçükmüşüm...


Çok küçüğüm, sanırım ilkokula bile gitmiyorum daha.. Annemle Karagümrük’te bir sinemaya gittiğimizi hatırlıyorum. Sanırım içinden sinemaya gitmek geldi ve beni de bırakacak bir yeri olmadığından sinemaya getirdi. Filmle ilgili aklımda sadece bir kadının elbise bulamadığından yabancı bir evden bir kürkü sırtına geçiriverip yalınayak kendini sokağa atması ... Sonradan aklımda kalan bu sahnede kendini kürkle sokağa atan kadının Türkan Şoray olduğunu anladım. Filmde bu sahne sırasında ‘Seninle başım dertte, ne yapsam bilmiyorum, canımdan bir parçasın söküp atamıyorum’ isimli güzide parça çalıyor.. Kafamda ,çok derinlerde böyle sahneler var , silinen dosyalar arasında hala inatla zamana direnen artık nedense silinmesi imkansız sahneler...

Yine küçüğüm, bir gün anneannemle Eminönü’nden iki tane ördek yavrusu alıyoruz. Biri erkek biri dişi. Dünyadaki en sevimli şeyler. Birbirlerine sokulup uyuyorlar, erkek dişiye göre daha ufakça. Ördek olduklarından isimlerini Donald ve sevgilisi kontenjanından Daisy koyuyorum. Bir leğende yüzdürme seansından sonra Donald üşütüyor ve Daisy maalesef dul kalıyor. Uzun süre hem bebek bir ördek hem de bir dul olarak yaşamanın zorluğuna dayanamayarak kutusuna bıraktığımızda vak vak vaklıyor, kucağımıza aldığımızda susuyor. Daisy’i geceleri koynuma almam yasak olduğundan , bıraktığımdaysa uyumamıza katiyen izin vermediğinden , o zamanki küçük saksımı çalıştırmak zorunda kalıyorum. Küçük pembe peluştan bir filim var. Daisy’nin kutusuna bu minik fili koyuyorum. Bir saniye sonra Daisy filin kucağına başını yaslayarak uykuya dalıyor. Pembe peluş fil ve Daisy’i aylarca ayıramıyoruz, fili ne zaman alacak olsak , bizim kız etrafı yıkıyor.
Daisy bizim bahçemizde uzun zamanlar yaşıyor ve ben de hayatıma halen ördek yememiş biri olarak devam ediyorum...

Hikaye bu ya, hali hazırda küçüğüm, annem beni yuvaya yazdırıyor. Elimden tutup böyle pansiyon ,okul arası bir yere getiriyor beni. Salon gibi geniş bir odada oyuncaklar yığılmış, bir sürü çocuk bunlara dalmış oynuyor. Sen de oynasana diyorlar, peki diyorum. O kadar kalktık geldik şimdi iki oyalanalım bari hissiyle oyuncak yığınına doğru ilerliyorum. Arkama bakıyorum annem buradayım takıl sen gibilerinden elini sallıyor. E iyi bari diyorum.. Plastik bir zürafa var ,yandaki çocuğun elinde de bir itfaiye arabası. Bir süre öyle vın vınlıyoruz karşılıklı. Çocuğu zürafanın vınlayacağına ikna etmeye çalışıyorum bir süre. O sırada çocukçeğiz bir durum değerlendirmesi hissiyle arkasını dönüyor ve birden ağlamaya başlıyor. Benim de ‘Aa hakikaten dur iyi hatırlattın!’ diye arkama dönmemle annemin konuşlandığı noktayı boş bulmam bir oluyor. Yanımdaki eleman su fıskiyesi kabiliyetiyle ağlıyor, ama ben pek bozuntuya vermiyorum. Hem belki tuvalete falan gitmiştir , olamaz mı yani?

Gitmemiş. Yani tuvalete. Yani gitmiş ama tuvalete değil. Komik ama hiç şaşırmıyorum, annem zaten işe falan da gidiyor ama hep geri geliyor. Normal bir şey yani. Neyse öğlen olmuş uyuyun diyen ablalar var. Ben uyuyamıyorum , gözlerimi kapatıp hayal kuruyorum, ormanlarda gezen ve en yakın arkadaşı kurt olan bir çocuğum. Sonradan bunu kimseye anlatmama rağmen Kara Murat diye biri çıkıyor, tesadüfün böylesi işte... Sonra kalkıyoruz, bana bir çift terlik veriyorlar. ‘E bunlar benim değil ?’ ‘Senin bunlar ,annen getirdi sen uyurken bıraktı’ diyor abla. Hadi ya? İnanmıyorum öyle kolay, hayat zaten çok kandırıkçı...

Sonradan anlıyorum ki; o terlikleri cidden annem bırakmış, yalın ayak yerlere basmayayım diye.

Sabahları kolej ve Anadolu liseleri sınavlarına hazırlık kurslarına gidiyorum, haftada bir de Taylan Bey geliyor bana ders vermeye. Taylan Bey bir kahraman, bana matematik anlatmaya çalışıyor. Kahvesinin yanında su istiyor , kalkıp uslu uslu buzdolabından bir bardak su alıp getiriyorum, Taylan Bey bir yudum alır almaz suyu püskürtüp bu ne diye bağırıyor. Anneannemin diyabet iğnesi için kullandığı saf alkolmüş meğer, hayır nerden bilebilirdim? Bir süre sonra Taylan Bey de dersleri kesiyor zaten.

Sonra işte bir sürü şeyler oluyor, takunyalar moda oluyor mesela, bildiğin takunyayı giyiyoruz, koşarken ayağından fırlıyor, çokomel yiyip kağıdını defterin arasına koyuyoruz, ben kitap okumaya sarıyorum, etrafımda hiç kitap okuyan çocuk yok, 90 Draman isimli, otobüsümüz hakkında kısa bir hikaye yazıyorum, bahçede akşam sefası tohumları toplayıp onları ananemin boş ilaç şişelerinde saklıyoruz, salıncaktan düşüyorum ve canım çok acıyor, hayattaki en güzel şey yumurtalı ekmek ve ayda bir çıkan çocuk dergisi, kırtasiyeler dünyadaki en şahane mekanlar , Türkçe defteri ve Türkçe kitabı bir örnek kaplanmalı, dedem yine dünyadaki en güzel istavriti pişirmeli, ve gözlüğünü takıp kılçığını ayıklayarak bana yedirmeli, anneannen börek yaptığında fırına götürmelisin ama fırın sokağın sonunda, dönerken aldığın ekmeğin yarısını da yemelisin elin yansa da.. Ve zaman, bir sürü şey olduğu için bu ve bunun gibi, öyle hızlı akmalı ki sen birden kendini bunları yazarken ve kelimeleri cümlelere cümleleri paragraflara bağlarken bulmalısın. Birden büyümüş. Ama o zamanlar çocuk olanlar ne kadar büyüyebilirse işte sadece o kadar...

17 yorum:

Donna Quijote dedi ki...

son satirlari okurken gözlerimi kisip daldigimi farkettim, bitmedi yazi bir türlü, bitemedi, gittim gittim geldim bir yerlere. tesekkürler...

YesilErik dedi ki...

Aaayyy, yerim ben o gozluklu halini :)

Burcu dedi ki...

Çok güzeldi okumak yazdıklarını, belki aynı yaşta olduğumuz için. Ama Daisy'nin pembe filli hikayesi çok ağlattı beni. Sonbahardan mı ne, çok sulugöz oldum bu aralar galiba.

Ufuk SINEL dedi ki...

Ne diyeyim ki sana kraliçem ? Öncelikle şunu söylemem gerek, kişilerin huyları için kullanılır daha çok ancak görünen o ki fiziksel özellikler için de geçerli. Demek ki neymiş insan yedisinde neyse yetmişinde oymuş yine. Hoş tabi sen o kadar yoksun ama geleceğe yansıtma yapmana faydası olur :)) Küçükken de güzel çocukmuşsun bak büyüyünce de öyle oldun projeksiyona gelince 70 yaşında da böyle olacan demek ki .
Yazdılarına gelince minik ördek pembe fil en hoşları. Ana okulu hikayesi de ona keza.

Bir de kız babası ben (Yani dünyanın en şanslı erkeklerinden biri) kızımı büyütürken bu yazdıklarından başka şeylerde aldım kendi payıma :))

Güzel yazını okurken alınan keyif için teşekkürler kardeş.

Pirtik Evli, Mutlu ve Issiz dedi ki...

Merhaba,

Herkes gibi ben de eskilere gittim.

Turkan Soray ın filminde ben kazık kadardım, bu konu moralimi bozmadı degil :-)

Ilkokulda okuldan gelir gelmez, cantamı balkona firlatır ve annemin elinden tutup, dogru Suadiye Atlantik e gidilirdi, onlugumu yolda cıkarırdım.

Hatırımda kalan film, Emel sayın ın pacavra giysiler icinde; mavi boncuk kimdeyse benim gonlum ondadır sarkısını soylemesi.

O zamanlar Atlantik te yabancı, Suadiye Atlantik te yerli filmler gosterilirdi. Bu sinemalar karsılıklıydı. Simdi bir marks & Spencer digeri Boyner oldu :-(

Operim
Cigdem Karal

Pirtik Evli, Mutlu ve Issiz dedi ki...

Margot,

Ekleme yapayım istedim.

calısmıyorum, evdeyim ya; dun tv de bir film, Neco oynuyor, sefgilisiyle Kız kulesinin oralardalar, simdiki yol yok, toprak yolda yuruyorlar. Esas kızın ayagında ise daha bu Cumartesi aldıgım ayakkabının aynısı. Moda !!

Sefgiler
Cigdem Karal

uykusuzadam dedi ki...

Bu moda zaten böyle çalışıyor galiba, bir kuşağın yaşlanıp artık giymeyeceği gençlik ıvır zıvırlarını, onları hatırlamayacak kadar yeni kuşağa tekrar sunmak :)
İspanyol paçalar tekrar ne zaman moda olacak dersiniz ?

Atlantik'te ailecek E.T.'yi seyretmiş, çıkınca da Cadde üzerine parkettiğimiz arabanın çekildiğini hayretle farketmiştik, trafik yavaş yavaş Caddenin sınırlarını zorlamaya başlamıştı.

Bir kere de annemin elinden tutarak Suadiye Sineması'nın merdivenlerinden indiğimizi hatırlıyorum ama film neydi, anımsayamıyorum..

gözlüklü halinle de pırpır uçak pilotlarına benzemişsin, bi deri kasket eksikmiş :) pırpır uçağı sen nasılsa yaratırdın :)

şifreye gelince ; kszvcsz : kısa söz, veciz sözdür..

Margot dedi ki...

Donnacım,
Rica ederim, sen böyle yazdığın da ben çok mutlu oluyorum.
Yeşilerikcim,
O zamanki anne gözlükleri ve dede kasketiyle maymunluğumuz tescillenmiş işte :-)
Burcucum,
Daisy öldüğünde ben de çok ağlamıştım, yazarken yine bir garip oldum.. Çocukluğunu yazarken insan bir garip oluyor..
Ufuk Sinel Abiciğim,
O senin kendi güzelliğin!
Çiğdemcim,
Evet moda işte, annemin tencere kapağı gözlükleri de bir ara hanımkızlarımızın gözdesi olmuştu.
Uykusuzcum,
Şifre çok güzelmiş, ben de dikkat edeyim bundan sonra :-))

ps: hay bin kunduz benimki acaip kazık çıktı : rqszx!!

Chuckie dedi ki...

hiç akıllanmıcaksın sen,
özleyeceğini bile bile anlatıyorsun

Petrekcan dedi ki...

Margot;

Ben Daisy'i çok iyi hatırlıyorum ama erkek olana yetişememişim galiba...Bende çok sevmiştim onu...
Yıl 1988 veya 89 hazırlık sınıfındayız o tarihlerdi yanılmıyosam...
Ha sonra bi de aklıma ne geldi biliyo musun?Babama emrivaki yapıp sizde kaldığım günlerden birinde yemekten sonra Nursenciğimin bize zorla içirmeye çalıştığı balık yağı ilacı...Ben içmemiştim...Sen içmiş miydin?Yanlış mı hatırlıyorum acaba?...
17 yıl olmuş peehhhh...
Geçmiş zaman olur ki ile başlayan bi deyiş vardı sanırım bu yazının sonu böle bitmeli...
Seni seviyorum canımıniçi...

Margot dedi ki...

Chukie,
Akıllanmayı reddediyorum, burnumun dikine gideceğim hep! Ve orası nasıl bir yer beraber göreceğiz...

Petrekcan,
Geçmiş zamanların hepsi hala bizimle,mayamıza kattık onları. Ben de seni seviyorum. ( Ya yeter ağlatmayın beni bu blog'da , mahallede karizma iki paralık olucak!)

akçahan dedi ki...

Çok keyifli bir yazıydı.Zevkle okudum.Beni Seninkinden epey farklı da olsa çocukluğuma götürdü.Ve de Annesi tarafından kreşlere bırakılan oğluma offf ki ne of............Margot ya.Şu kreş nevi kısmını okuyana kadar çok iyiydim ama ne yaparsın artık,hakikat bu...

Küçük Kurbağa geri döndü.. dedi ki...

Dürüst olmak gerekirse beni bügüne kadar en çok etkileyen yazın bu oldu..
En iyi yazın demiyorum ama benim gibi her daim nostalji meyilli bir adam bu kadar nostaljinin içinde objektif olamaz zaten..

Daha önce de söylemiştim ama yineleyeyim; tatlı ötesi çocukluk resimlerin ya... Mıncıklama, ısırma, hoplatma, zıplatma ve agu da agu yapma dürtülerini tetikliyor insanın.. Offf canım çekti yaa ben de böyle çocuk yapıcam valla:)

Canım; seni, beynini, kalemini öpüyorum..

Margot dedi ki...

Sevgili Akçahan,
Bir sene ana okuluna gittim ben,hazırlık açısından faydalı oluyor, patates baskıydı, fasulye saymaydı öğreniyosun bir şeyler. Çocukların buna başta biraz bozuldukları doğru ama hayat böyle işte..
Küçük Kurbağa,
Allah sana daha güzellerini versin, geceleri uyuyama ıngalarından, kulaklarımı çınlat :-))Ah Margot Halanız Ahh, onun çocukluk fotoğrafları yaktı beni de :-)) Şaka bir yana özlemiştim seni, iyi ki geldin dostum benim :-)

whoknows dedi ki...

merhaba margot... ilk defa okuyorum blogunu... çok hoş yazmışsın.. bahsettiğin filmi daha geçenlerde yayınladılar tv'de... 90 draman otobüsü ise bi sürü şey hatırlatıyor bana doğma büyüme fatih'li ve 6 yılını fatih kız lisesinde geçirmiş biri olarak... off.. çok hoş yazmışsıın çookk...

Margot dedi ki...

Sevgili Whoknows,
Hoşgeldin derim ilk önce.
Sonra teşekkür ederim, aynı zamanlarda aynı yerlerde bulunduk belki de seninle.?
Yine beklerim!

ne yazdı ne yazamadı dedi ki...

merhaba,
yazını okudum. daisy ve pembe fil'i ilk başta senin uydurduğun muhteşem bir hikaye olarak algıladım sonra durumu idrak ettim. geri kalanı da çok güzel anlatmışsın. şu an gozlerim dolu dolu. galiba bir sigara yakıp oyle ağlıycam.neden? bilmiyorum. galiba sırf güzel diye.

sevgiler
ps: o kadar güzel ki o güzellik üstteki commentlere de bulaşmış. hepinizi sevgiyle kucaklama laubaliliğinde bulunuyorum.