<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382</id><updated>2012-02-16T08:26:32.471+02:00</updated><title type='text'>MARGOTTO</title><subtitle type='html'>KALPLERDEKİ KAYMAĞIN GÜNLÜK KIVAMI</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>261</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5921099944960470772</id><published>2009-04-02T12:14:00.002+03:00</published><updated>2009-04-02T12:16:42.746+03:00</updated><title type='text'>Margotto yeni eve taşındı!</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://www.margotto.com/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;www.margotto.com&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5921099944960470772?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5921099944960470772/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5921099944960470772&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5921099944960470772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5921099944960470772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2009/04/margotto-yeni-eve-tasnd.html' title='Margotto yeni eve taşındı!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3174175426983829403</id><published>2009-02-19T13:36:00.001+02:00</published><updated>2009-02-19T13:36:55.886+02:00</updated><title type='text'>evine dön</title><content type='html'>Günler birbirine eklenerek büyüyen ve karşı konulmaz derecede hızla ilerleyen bir çığ topu gibi yuvarlanıveriyor birbirinin ardına. Nasıl geçiyorlar? Geçtikten sonra nereye gidiyorlar? Ne kadarını zihnimde bırakıp gidiyorlar? Sorular, sorular…  Zaman çok yaman bir adam, bir dakika durup dinlenmesi yok, tik tak. Hep tik tak. Eski zaman saatleri gibi başucumuzda hep. Hani o içinde bir tavuk ve birkaç civcivin olduğu ve kafalarını tık tık sallayıp yem yedikleri saatler gibi. En çok o saatleri severdim ben. Sanki en çok Beyazıt’ta ya da ne bileyim eski püskü şeyleri yere sermiş ihtiyar bir adamın sattıkları arasında bulma hayalini severdim. Ya da Fatih’te çıkmaz gibi duran bir sokağın başındaki tozlu tuhafiyecinin vitrininde sanki el işi yakaların hemen önünde gözüme takılacakmış hayalini. Benim geçtikten sonra elimde kalan dakikalardan bir tik takın da bu saatin içinden çıkmasını severdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karagümrük’e çıkan yokuşta sağdaki bir kuruyemişçinin kaldırımın tam ortasında leblebi kavurması, uzaktan uçan baloncunun geçmesi, birden ezan okunması ve günün yavaş yavaş kararması gibi ‘eve dönme vakti hisleri’ içinde dolanıyorum bu aralar etrafta. Bu aralar hep bir evime dönme hasreti ile kavruluyorum. Elim bir türlü kaleme gitmiyor. Ama içimde birikenler hep tortulu, hep kıvamlı. Hep ellerim cebimde, hep aklım bir karış havada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayran gönüllüyüm. O an haydi diyenin peşine takıp kendimi Beyoğlu’nda bulurum. Yürürken kıpkırmızı bir çanta görünce kendimi tutamaz dükkâna girer onu elime alır, aynanın karşısında poz verir dururum. Sonra dükkândan çıkarım. İşte, almış kadar oldum. Sonra kahve kokusu gelir burnuma hop kahvecideyim. ‘ Eve dönmek lazım, eve dönmek lazım!’ diyor içimdeki anaç tavuk, civcivlerini kanatlarına almış, sanki bir ben kalmışım gibi sokakta. Aman diyorum ne varmış evde? Sıcak şarap içelim mi bak Asmalımescit’in bu çıkmazında dumanları tüten iki fıçı var, karşı karşıya. Hop! Elimde tahta taklidi plastik kupada şarap içmekteyim, ağzımda portakal kabukları… Burdan çıkınca bize uğrayalım da size şunu bunu verelim diyorlar. İçimdeki tavuk tam ciğerimin o yanından gagalayıveriyor. Ben pişkin gülüyorum, olur ama çok kalmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok uykum var şimdi. Şurada kıvrılıp yatsam? Battaniye örttüler üzerime, gözlerim hemen kapandı işte. Çığ giderek büyüyor, karanlık ve sessizlik. Tavuğun sesini artık duyamıyorum. Çok uykum var. Yarın işe gideceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi açıyorum, kızgın tavuk gözlerimin içinde, kanatlarından biri sekizi gösteriyor. Birinin altında civcivleri… Çok geç, çok geç! Çıkmalıyım tavuk, akşam görüşürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Eve dön’ diyor hala arkamdan, 'bu gece erkenden eve dön'.&lt;br /&gt;Haklı. Ama ben hersabah, her akşam, gün geçtikçe her zaman, eve dönmek için çıkıyorum zaten evden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakında Blogspot’tan taşınıyorum, evime dönüyorum işte.&lt;br /&gt;Yeni evde görüşmek üzere…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3174175426983829403?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3174175426983829403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3174175426983829403&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3174175426983829403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3174175426983829403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2009/02/evine-don.html' title='evine dön'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3109742639371101234</id><published>2009-02-03T15:09:00.004+02:00</published><updated>2009-02-03T15:21:11.412+02:00</updated><title type='text'>Sıradan bir sabah ve kozmik bilinç</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SYhEvYSfhnI/AAAAAAAAAV0/12V9SIanDPc/s1600-h/IMG_0320.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298560542365943410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SYhEvYSfhnI/AAAAAAAAAV0/12V9SIanDPc/s320/IMG_0320.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bir İstanbul sabahından daha merhaba dedi kafamdaki radyo alarmı. Bugün şehirde hava ılık görünsede çok fena ayaz, sakın kalın paltonuzu giymeden, şapkonunuzu kafaya geçirmeden çıkmayın dışarı. Güneş aldatıcıdır, modern zamanlar da öyle! Ayağa kalkıp, perdeyi açınız ki yeni bir gün başlasın. Günaydın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günaydın çokbilmiş spiker efendi. Ben hala rüyamda tilki kovalamanın derdindeyim. Neden tam birini yakalmışken diğeri gelip saçımdan çekiyor ve ben tam ona hamle yaparken elimdekini kaçırıveriyorum? Biri kapıyı cırmıklıyor. Tamam, Colin Efendi tamam, sana da açtım kapıyı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naber? Benden de iyilik noolsun. Sürtün sürtün bacaklara sürtün. Her sabah aynı numara, bir sabah da beni değişik bir şovla karşılasan ne olur yani? Hani sizde yaratıcılık? Kendini tekrarlama Kazım, benim gibi olma yavrum. Bi dur, düşücem şimdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün günlerden ne Kazım? Bence Salı. Çarşamba desem senin için ne farkeder? Evet, senin için hergün bayram. Devir göbeği yat, canın sıkılınca gel elimi ısır kaç. Çok manalı bakmadığının ben de farkındayım canikom. Ben de içimden konuşuyorum zaten.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Dün gece şu ‘&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0399877/"&gt;Biz ne biliyoruz ki Yarabbim Tanrım&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;?’ isimli filmi seyrettik Yamyam’la. Orda da kadınceğiz ( hani şu sağır hanım var ya, eskiden bir sürü filmde oynardı hani) aynaya bakıp kendini şişman görüyor ve ‘Senden nefret ediyorum, çirkinsin, fenasın, hayvansın!’ diyor ya kendine. Aklıma o sahne geldi şimdi aynaya bakınca. Yok, ben kendime bu sabah fena şeyler diyeceğimden değil. Öyle aklıma geldi son seyrettiğim şeyin o olması sebebinden. Ama sana bir şey diyim mi? O film fos. Yani ‘ Yarabbim Tanrım’ film birazcık Quantum anlatmakla başlayıp, bol bol manipüle ederek devam ediyor. Zaten hanım kız da kendiyle barışıp, göz kalemiyle çıplak vücuduna mavi simli kalpler çizerek mutlu mutlu yatıyor küvette son sahnede. Bence de sıyırmıştır, hiç tarzım değil evet. Mavi simli göz kalemini nereden bulduğu meçhul, belki ev arkadaşınındır. Göz kalemi diyorum. Göz, göz! Uyuyosun sen hala Kazım. Kozmik güçlerle alakalı bir şey anlatıyorum sana burda. Quantum çekirdeğinden bahsediyorum. Atom nedir biliyo musun? Haaa bakarsın işte öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürü, bugün ne giyelim isimli sıkıcı rutine gidelim. Yatağın kenarında oturup dolaba bakarken senin kucağıma yatıp fırsattan istifade yine kendini sevdirmeye çalışmanı da ezberledim artık. Ha evet kapı açıkken çamaşırların arasına girip saklanma oyununu unutmuşum. Onu yapmasan? Hayır, görmüyorum bazen kalıyosun dolapta! Bak şimdi hem böyle entel görünüşlü, hem biraz hanımcık, hem çok dar olmayan hem de çok bol olmayan bir şeyler lazım bu pantolonun üzerine. Çok alık bakıyosun halaa! Al sen şu top yaptığım çorabın peşinden koş! Hayda!... Koşsana!.... İyi koşma… Sen bilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günaydın! Bugün günlerden salı… Haftaya alıştığımızın göstergesi olarak renkli kıyafetlerle orijinal küpeleri kombinliyoruz. Aklımıza ilk gelen şeyler sırasından hemen pozitif duygu verenleri sıralıyor, o duyguyu alıp boynumuza sarıyoruz. Şimdi Spiker Efendi'den günün gülümseten duygularını alalım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Teşekkürler Margot. Bugün gülümseten duygularımız sırasıyla şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Hava soğuk olsa da, genelde güneşli bir gün olacağından gün içinde daha pozitif bir ruh durumu içinde olman bekleniyor.&lt;br /&gt;*Sabah işe arabayla gideceğin için Ayça Şen’i rahatlıkla dinleyebilecek ve muhtemelen yine gülmeden edemeyeceksin.&lt;br /&gt;*Akşam Canım Ailem’de mutlaka içine su serpecek bir sahne olacak. Misal; Meliha, Samim ve Seyhan’ın kapı önünde hayal kurup, çekirdek yedikleri sahne. Eve gelmeden sahlep almayı unutma.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3109742639371101234?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3109742639371101234/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3109742639371101234&amp;isPopup=true' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3109742639371101234'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3109742639371101234'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2009/02/sradan-bir-sabah-ve-kozmik-bilinc.html' title='Sıradan bir sabah ve kozmik bilinç'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SYhEvYSfhnI/AAAAAAAAAV0/12V9SIanDPc/s72-c/IMG_0320.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6216028034067544356</id><published>2009-02-02T15:23:00.007+02:00</published><updated>2009-02-02T15:45:14.564+02:00</updated><title type='text'>Pandora'nın Kutusu</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SYb0L5tw-pI/AAAAAAAAAVc/YXwUX1327OI/s1600-h/pandoranin_kutusu4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298190496956480146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SYb0L5tw-pI/AAAAAAAAAVc/YXwUX1327OI/s320/pandoranin_kutusu4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İstanbul’da nasıl da yalnızız, unuttuk mu hiç?&lt;br /&gt;Unutmak üzerine kurulu zaten herşey ve hiçbirşeyi unutmakta o kadar zorlanmıyoruz artık biz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımın belli zamanlarında yaşayıp unuttuklarımı Alzheimer hastası bir teyze vasıtası ile hatırlayacağım hiç aklıma gelmezdi. O cingöz mavi gözlerindeki pırıltı sanki bir ikaz ışığı gibi, bir hipnoz topu gibi, delilikle dâhilik arasında yanıp söndü film boyunca. Elinden tutulup “ Anne sakın bir yerlere kıpırdama, burada dur e mi?” diye tembihlendikten sonra arkanı döner dönmez sıvışan ( belki diğer çocuklarla yağ satarım bal satarım oynamaya dalmıştır) bir çocuk o ama bir yandan da hayatın en sıkışık en arapsaçı, en sancılı anında birden en basit ama en derin lafı iki kelimeyi birleştirip ediveren bir bilge aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin de çocukken benim gibi bir anneanneniz olduysa eğer, bu filmi seyrederken unuttuğunuzu sandığınız hatıralar birden gelip aklınıza konuveriyor… Bütün o Haliç boyunca gezmeler, güneşli havalarda bir banka oturup, iki sevgili dost gibi gülüşmeler, vapur seyahatleri, İstanbul’un başından eksik olmayan o arsız martı çığlıkları, eski dik yokuşlarda birbirine sırtsırta yaslanan mahalleler…&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298190958292563650" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SYb0mwU29sI/AAAAAAAAAVk/_fV4ao_g4CY/s320/pandoranin_kutusu10.jpg" border="0" /&gt; Birbirine karışan, çocukluğun o yumuşak sisi arasında bir belirip bir kaybolan bütün o resimler. Eminönü’nde balık ekmek yemeler, caminin önünde kuşlara yem atmalar, beyaz plastik kutusunda Koska nane şekeri, Uçan Kaz, uçan martılar, uçan beyaz bulutlar. Hayalimde canlanan manzarayı seyrediyorum beyaz perdede ve anneannem o teyze oluyor, o teyze anneannem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O çocuk da benim, benim çocukluğum. Anneannenin çocukları var sonra üç tane. Onlar da şimdiki biziz. Büyük ablanın kontrol deliliği, ortanca kızın aşağılık sevgilisine duyduklarını ısrarlarla aşk sanması, erkek kardeşin o herşeyin dışında kalmış, herşeye ve herkese sırtını dönmüş, küsmüş, gücenmiş hali… “ Ben hiç kimseyi terk etmedim” derken kendince tutarlı olsa da belki de değil. Anneannenin oğluna dediği gibi: “ Bana arkanı döndün, hayata arkanı döndün, yetmez mi?” Yeter işte. Herkes birbirine arkasını dönmüş, ta ki Pandora’nın kutusundan mavi gözlü bir cin çıkıncaya kadar. Herkes unutmuş, ta ki torun hatırlayıncaya kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film boyunca şehre yüzünü döner anneanne. Şaşkın, anlamaz gözlerle pencereden bakarken dışarıya, şaşkın ve ürkektir. Ama sokakları adım adım arşınlarken cesurdur ve mutludur. Vapurda, güneşe yüzünü döner oturur. Haliç’teki o bankta gülümseyerek denize bakar durur. Beyaz saçları güneşte parıldar. Canı isteyince kıkır kıkır güler, canı istemezse öldür billâh ellettirmez kendini. Öyle bir kadın işte, dağına dönmek isteyen, ‘bari bunu unutmayayım’ diyen bir kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz çoktan unutmuştuk bir sürü şeyi oysa. Her gün bir apartmanın, bir plazanın, bir keşmekeşin tepesine tekrar tekrar çıkıp inerken…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6216028034067544356?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6216028034067544356/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6216028034067544356&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6216028034067544356'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6216028034067544356'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2009/02/pandorann-kutusu.html' title='Pandora&apos;nın Kutusu'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SYb0L5tw-pI/AAAAAAAAAVc/YXwUX1327OI/s72-c/pandoranin_kutusu4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3071289406271903152</id><published>2009-01-22T14:49:00.002+02:00</published><updated>2009-01-22T14:59:43.738+02:00</updated><title type='text'>son zamanlarda, son zamanlarda.</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SXhtbhm6Y2I/AAAAAAAAAVU/_oMk9Uchd08/s1600-h/gÃ¼rbÃ¼z.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5294101681619493730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 282px; CURSOR: hand; HEIGHT: 137px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SXhtbhm6Y2I/AAAAAAAAAVU/_oMk9Uchd08/s320/g%C3%BCrb%C3%BCz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ocak ayının sonlarına geliyoruz. Şu an bana herşey komik geliyor. Bu ofis, bu konuşmalar, sanki beni fersah fersah uzaklara atan bir hisse kapılmış gidiyorum. Hızla sürüklenirken, bir tren penceresinden birbirine karışarak geçen görüntüler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mevsimde evde ise herşey yavaş ve pazarlıksız bir şekilde soğuk. Kombiyi ne kadar yaksam da bazen saatler geçmesine rağmen ısınamıyorum. Mavi battaniyeye sığınıyorum, kedime sarılıyorum. Kıştan bıkmadım &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.kerismith.com/blog/index.html"&gt;Keri&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;, sadece gelecek faturadan korkuyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün uzun zamandır girmekten koktuğum çalışma odama girdim. Zamanın içinde donmuş gibi, içinde hiç yaşanmamış sadece bazı eşyalar yığılıp, kaçılmış gibi, katı, soğuk duruyordu koridorun sonunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odayı ısıtmalıydım. Kendimi ısıtmalıydım. Yoksa yavaşça uyuşup, zamanın içinden şeffaf bir şekilde geçmek yerine, külçe gibi ağırlaşıp, dibe çökeceğim. Kış çekimi diye buna denir. Ondan ısınıp, hafifleşmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isıtma çalışmalarına gözlerimi karartıp, kombiyi kökleyerek başladım. Omzumda mavi komik battaniyeden pelerinimle hızlı hızlı bir aşağı bir yukarı yürüdüm koridorda. Hızla mutfağa girdim. Kendi halinde pencerenin yanında çalıp duran radyoyu kaptığım gibi odaya geri geldim, masamın ortasına oturttum. Kalabalık masanın üzerinde cızırdaması geçip yerine alışıncaya kadar şöyle bir gezdirdim. Masanın sağ ucunda, rafın altında kendine geldi ve hiçbir şey olmamış gibi şarkı söylemeye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masaya şöyle bir baktım, binbir ayak bir yerde. Kitaplar yığılmış, kalemler, notalar, anahtarlıklar, kutular, üzerine su dökülmüş okunmayacak hale gelmiş yazılarla dolu kâğıt yığınları… Hepsini şöyle bir ittim kaktım. Kitaplar raflarına yerleşti. Bilgisayarı açtım, bir şey sorunca cevap versin diye sağıma yerleştirdim. Önüme okunacak makalemi çektim, kalem kutumu çıkardım, kaynak kitapları soluma aldım. Colin geldi, bana alık alık bakıp, arkamda duran ikili koltuğa yerleşti, kafasını yastığa koydu ve anında uyudu. Son bir tetkik… Masa hazır, müzik tamam, bilgisayar açıldı, kalem kutusu… Hepsi tamam. Ne eksik? Ne eksik? Hah! Çay!! Haydi, yine cevval adımlarla mutfağa! Minik, yuvarlak bir cüzdan gibi kilidi pıt diye açılan ve içine çay konan bir sallama zamazingosuna bir çimcik yasemin çayı… Küreyi kaynayan koca bir fincan suda sallandır, zincirinin ucundaki minik oyuncak fincan da yandan sallansın… Derken çocuk gibi keyiflendim. Haydi, haldır haldır odaya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isınmaya hazırdı oda. Isınmaya hazırdım. Meydan okuyan cesur bir komutan gibi işgal edip ısıtacağım topraklara baktım (!) Güvenim geri geldi, bir şahin gibi omzuma kondu. Mavi küçük diz battaniyesinden mütevellit pelerinimi savurdum, ana kumanda masasına oturdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar telâşe içinde hala uyumakta olan Colin uykusunda gerinerek döndü, göbeğini havaya dikti. Oda artık ısınmıştı demek ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek program:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Margot atölyede makalesini sunuyor. Dünyanın en rahat makale sunan insanı olmadığı bir gerçek olan Margot, bunu sanki hiç takmıyormuş gibi görünmeye devam edecek.&lt;br /&gt;- Margot ısınan ana kumanda odasında kaynak kitaplara dalıyor. &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.ideefixe.com/Kitap/urun_liste.asp?kid=309"&gt;Berna Moran&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;’ın Türk romanına eleştirel bir değil üç bakış attığı bu kitaplardan birincisi gayet aydınlatıcı, ısıtıcı, sebep sonuç çıkarımları için vitamin değerinde.&lt;br /&gt;-Margot Yamyam’ın konserine gidiyor, oradan da grupları Zigzag’ı dinlemeye. Mor kabanını ve çizmelerini giymiş olan Margot hayatından memnun görünüyor.&lt;br /&gt;-Haftasonunda Beyoğlu’nda iki tane sergi var bir tanesi Colin ve çetesinin bir hanım kızımıza nasıl musallat olduğunu gösteren resmin de olduğu&lt;a href="http://www.akbanksanat.com/etkinlik/2/2009/01/07/568/sergi-davetsiz"&gt;&lt;strong&gt; şu sergi&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;ve Mehmet Güleryüz’ün İşSanat’taki &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.issanat.com.tr/Event.aspx?EventID=1321&amp;amp;DateID=2391&amp;amp;LanguageID=1"&gt;bu sergisi&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;. Bunlara da bakmadan geçmeyin diyor. &lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Resim: Selma Gürbüz&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3071289406271903152?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3071289406271903152/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3071289406271903152&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3071289406271903152'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3071289406271903152'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2009/01/son-zamanlarda-son-zamanlarda.html' title='son zamanlarda, son zamanlarda.'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SXhtbhm6Y2I/AAAAAAAAAVU/_oMk9Uchd08/s72-c/g%C3%BCrb%C3%BCz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-7573880165438724866</id><published>2009-01-02T14:03:00.000+02:00</published><updated>2009-01-02T14:05:38.359+02:00</updated><title type='text'>Ofis halleri  (vol 1)</title><content type='html'>Biraz önce bir elemanın şu telefon konuşmasına şahit oldum sanki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Merhaba ben bilmemkim, kiminle görüşüyorum acaba?&lt;br /&gt;-………….&lt;br /&gt;- Kim?????&lt;br /&gt;- ……….&lt;br /&gt;- Alain Delon mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun bir adım ötesi artık telefonu Alendelon olarak açmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yıl gelmiş bu arada kendisine ofisten el sallıyorum, umarım yüzümdeki çarpık gülümsemeden arıza hallerimi anlar ve bana ilişmez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-7573880165438724866?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/7573880165438724866/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=7573880165438724866&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7573880165438724866'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7573880165438724866'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2009/01/ofis-halleri-vol-1.html' title='Ofis halleri  (vol 1)'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-7972181020472540765</id><published>2008-12-23T14:47:00.002+02:00</published><updated>2008-12-23T15:19:54.649+02:00</updated><title type='text'>Emesen Kenarı Ve Arabesk Damarımız</title><content type='html'>Artık insanlarla iletişimimizi son moda mecradan anında görüntü olarak halletmekteyiz. Emesen pencerelerinden birbirimize bakmakta, hali hazırda onlayn olanları dürtmekte, onlara göz kırpmakta, dil çıkarmakta ve üzerimizdeki geyik potansiyelini bu mecra sayesinde sonuna kadar köpürtmekteyiz. Birbirimizin yüzüne değil fotoğrafına bakarken, istediğimiz gibi yalan söyleyebilmekte, bir yanda biriyle konuşurken bir yandan başkasıyla işaretleşebilmekte ama diğer yandan da (hakkını verelim) uzak diyarlardan onlayn olanlarla hasret gidermekte, kolay kolay göremediğimiz bir dostla bu alet sayesinde rahatça muhabbet edebilmekte amma ve de lakin sonuçta bu âlemde, sanal sanal yaşayıp gitmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camdan cama muhabbetlerin döndüğü, aşkların yaşandığı, kavgaların patladığı, insanların birbirini engellediği, sildiği hatta o reklamda söylendiği gibi ‘olduğundan bambaşka biri olabildiği’ bir diyardayız. Bu diyarda herkes iletişimden ziyade ısrarcı bir ifade inadı içinde sanki… En güzel pozların konduğu bir pencere resmi, mümkünse bir rumuz, günün anlam ve önemini ya da yerine göre halet-i ruhiyesini anlatan bir pencere kenarı yazısı, insanların bu sanal diyardaki ifade çabalarından sadece bir kaçı… Ve ister istemez emesen listesine, mahallesine dâhil olduğunuz birinin tüm bu ifade çabalarıyla mecburen muhatap olmak, bu çabalara tanık olmak zorundasınız. Zira emesen mahallesi bir insanın çoğu zaman üç boyutlu fotografını çeken bir makinaya dönüşebiliyor. Tek taraflı vesikalığınızın olduğu özgeçmişi alıp iş görüşmesine gitmek gibi bir şey değil zira bu dünya. Burada yurdum insanının birbirinden ayırmaya gerek görmediği her hale tanıksınız, ev hali de bunlara (maalesef) dâhil…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İfade özgürlüğünün ifade karmaşasına dönüşmesinden hemen önce, bu bir iletişim aracıydı. Şimdi ise kendince bir sürpriz mecrasına dönüştü. Bir nevi ‘Yemekteyiz’ yarışması ya da benzeri bir gerçek kesit seyretmek gibi bir şey oldu. Ofiste oturduğunuz yerden hiç tanımadığınız, bilmemne holdinginde çalışan ve sadece iş ilişkiniz olan bir hanımın eşine msn kenarından yaptığı imaları, attığı lafları, iğnelemeleri (!) okuyabiliyorsunuz. Ya da çok entel bildiğiniz bir arkadaşınızın aynı mecraya olabilecek en arabesk hallerle içini döktüğünü, birbiri ardına Issız Adam replikleri ( benimkisi mesela :kırçıllı mavi, çivit mavi, ben bir masal anlattım sen büyüdün bebe mavi! olabilir) döktürdüğünü görebilir, şaşabilirsiniz. Emesendeki insancıklara klavyeden alkol mü zerk edilmektedir? Öyle midir ki, bu kenara yazdıkça açılmaktalar? diye düşünürsünüz. Düşünürsünüz amma bu birden geliveren rahatlıkların ve ifşa kabiliyetlerinin kaynağını bir türlü bulamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum dersiniz sonra, bu da belki orduevlerindeki seçkin davetlerde ya da en entel düğünlerinde, en cool barda bile insanların ancak Serdar Ortaç’la döktürmesi, oyunhavası çalmazsa bozulup mekânı terketmesi gibi içten içe saklı damarlarımızdan biridir. Msn kenarına yazı yazmak belki her fasıllı muhabbette mutlaka ‘Eski Dostlar’ın söylenmesi ya da her Çile Bülbülüm çaldığında yürek çatlatan bir tonla ‘Allah!’ çekilmesi gibi bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normalde söylenemeyen bir şeyin hem bu kadar herkesin içinde, hem de sanki etrafta kimse yokmuşçasına pervasızca söylenebilmesi, belki de ancak böyle mümkün olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapımda ve yayımda emeği geçen, emesen penceremin en hakiki güllerinden &lt;a href="http://handannkaleminden-handan.blogspot.com/"&gt;Handan Hanımefendi'ye &lt;/a&gt;teşekkürü borç bilirim efenim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-7972181020472540765?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/7972181020472540765/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=7972181020472540765&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7972181020472540765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7972181020472540765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/12/emesen-kenar-ve-arabesk-damarmz.html' title='Emesen Kenarı Ve Arabesk Damarımız'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8805611419045348718</id><published>2008-12-03T11:56:00.002+02:00</published><updated>2008-12-03T12:03:32.884+02:00</updated><title type='text'>Margot bu aralar kendi kendine sayıklar</title><content type='html'>Neler oluyor bana?&lt;br /&gt;Hırçınlıklarımı bırakıp sakinliklere ne zamandan beri kucak açıyorum? Ne zamandan beri önyargılarımı ezip karşı tarafa gerçekten bakabiliyorum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu halimin başlangıcı ( daha sonra keskin bir sekteye uğramış olsa dahi) lisede bir zamana rastlar. Neyin ne olduğunu çok da bilmediğim bir zamana. Birini körü körüne dost birini körü körüne düşman bellediğim zamanlara. Nedenleri bilmediğim için, kendime soru sormaktan ölesiye korktuğum için, elimdekileri evirip çevirip sonunda kesici ve delici bir alete çevirmeyi mutlak olarak becerdiğim zamanlara. Gücün, merhametin, sevginin karşısına değil yanına geçmeyi bilmediğim, sadece acemice hırs ve haset içinde kavrulduğum zamanlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra birden bire bir şey oldu. Aslında işlerin iç yüzünün benim bilmediğime, insanların benim bildiğim kadarından çok daha fazla bir şey olabileceklerine dair emareler belirmeye başladı hayatımda. Düşman bildiğim birilerinin aslında karşı tarafa geçmeyi becermiş bir benden ibaret olduğunu, onlara duyduğum hasetin aslında hasretten ibaret olduğunu görüp, elimi uzattım. Nihayet ben de olmam gereken taraftaydım şimdi. Ama bu taraf değişikliği yetmedi, yetemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın garip bir döngüsü, devinimi var. Sürekli bir oyuncak gibi evirip çeviriyor ellerinde seni. Hamur gibi şekillendiriyor, soğutuyor, ısıtıyor, dinlendiriyor. Sen kendini bellediğini sandığın anda birden tekrar şekillenmeye başlıyor herşey. Seksen tane günlük yazıp bitirsen de, al eline bak onları şimdi. Nedir sonuç? Her birinin kapağında yeni bir başlangıç ummuşsun, hepsinde bir sevmediğin yanından kurtulmaya debelenmişsin. Hep bir başlayan biten olmalı önyargısı ile kapatıp açmışsın içindeki kavanozların kapaklarını. Ama işte şu an bana hiçbir şey durmuyormuş aslında, hiçbir şey başlamıyor ve bitmiyormuş hissi geliyor bunları yazarken. Belli bir devamlılık içinde, hayatın ellerinde değişmekten başka bir iş değil aslında yaptığımız. Biten başlayan şey yok, döndüğün bir köşe var sadece. Günlüklerin hepsinin bazı cümleleri tekrar etmesi de bundan belki de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızmaca darılmaca yok. Hayatın mottası bu olmalı sanki... Hay bin kunduzz! dediğin zaman sen, dişlerini sıkarken hırsla, arkada birileri hep bunu fısıldıyor sanki; ‘ Kızmaca darılmaca yok!’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam diyorum ben de. Kızmaca darılmaca yok o zaman. Hasetten sonra hüsran gelmiyor artık bundan sonra. Başı sonu yok bunun, hüsran, hüzün, kendiliğinden zaten, orada.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8805611419045348718?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8805611419045348718/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8805611419045348718&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8805611419045348718'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8805611419045348718'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/12/margot-bu-aralar-kendi-kendine-sayklar.html' title='Margot bu aralar kendi kendine sayıklar'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5286362154339038640</id><published>2008-11-26T11:10:00.003+02:00</published><updated>2008-11-26T11:19:24.743+02:00</updated><title type='text'>imza kampanyası</title><content type='html'>&lt;p&gt;Yardımlaşmak ve destek vermek için;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Desa ile ilgili olarak yurtdışında başlatılan ve Desa nın çalıştığı yabancı markaları konu ile ilgili olarak harekete geçmeye çağıran imza metni aşağıdadır. aşağıdaki linkten metni, isim ve email adresi bölümlerini doldurduktan sonra send message' tıklayarak imzalayabilirsiniz:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.labourstart.org/cgi-bin/solidarityforever/show_campaign.cgi?c=446"&gt;http://www.labourstart.org/cgi-bin/solidarityforever/show_campaign.cgi?c=446&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;İmza metninden:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Sendikalaşma çalışmaları bir lüks değil bir haktır. Ürünlerinizi yapan işçilerin örgütlenme özgürlüğü haklarını kullanabilmelerini sağlamak sizin sorumluluğunuzdur. Lütfen Desa'nın işten atılan işçileri tazminatlarını ödeyerek geri alması, devam eden gözdağı ve tacizleri durdurması, şikayet ve disiplin prosedürlerinin tanınmasıda dahil olmak üzere uygun işçi-işveren ilişkilerinin tamamlanması ve Deri Is'i sosyal ortağı kabul ederek görüşmelere başlamasını sağlamak için bugun harekete geçin. Bu durumda pozitif bir sonuç almak için hangi adımları attığınızı öğrenmeyi bekliyorum.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5286362154339038640?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5286362154339038640/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5286362154339038640&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5286362154339038640'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5286362154339038640'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/11/imza-kampanyas.html' title='imza kampanyası'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4865251899534712279</id><published>2008-11-23T22:51:00.009+02:00</published><updated>2008-11-23T23:25:39.246+02:00</updated><title type='text'>Popülerliğin cılkını çıkaran bir ıssız (!) adam</title><content type='html'>Dün akşam Yamyam’ın provasının bitmesini beklerken birden bastıran o acımasız yağmurla iliklerime kadar ıslanma tehlikesi ile baş başa kaldım. Haftalardır bu filmden bahsetmeyen (annem ve tanıdığım diğer anneler dâhil) ve genelde beğenmeyen kimse kalmadığından ve İstiklal boyunca filmin müzikleri bangır bangır çaldığından ( anlamazsın anlamaaazsığğğğnn…) hangi filme gitmeli diye afişlere bakmama bile gerek kalmadı. Yağmur başlamıştı, apar topar girdim Cinemajestik’e. Bir bilet lütfen. Elimde bir kese kâğıdı kestane ile beraber, filmle ilgili hanyayı ve konyayı görmeye hevesli, salona doğru ilerledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film başlamadan önce yanımda oturan ve yeni çıkmaya başladıkları diyaloglarından fena halde anlaşılmakta olan çiftten hanım kızımız, harıl harıl selpak aranmaya başladı, diğer yanımda oturan çift ise birbirlerine iyice sokularak romantik film moduna geçti. Evet, artık çok romantik ve sonunda kesinlikle ağlayacağımız bir Çağan Irmak filmi izlemeye hazırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5271959900713868290" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SSnDmQAnXAI/AAAAAAAAAU4/OObyz_eFOxc/s320/EMRE%26BEYO%C4%9ELU+004.jpg" border="0" /&gt;Film boyunca nedense beklediğim olmadı, film beni bir türlü içine çekemedi. Aşk hikâyesiyle bir türlü duygulanamadım, her şey sanki çok… Klişeydi. Haydi, romantik bir film çekelim, arada romantik komediye kaçacak küçük şakalar yapalım, mekânlar dergilerden fırlamış gibi olsun, her şey çok ‘concept’ olsun, tarz olsun, güncel olsun. Mekânı Galata yapalım, çocuğu arkada kule görünecek şekilde çerçeveleyelim. Lokanta çok ‘trendy’ olsun, çocuğun evi annesinin deyimiyle reklamlardan fırlamış gibi olsun. Kızın ve çocuğun evini ikinci el yani ruhu (!) olan eşyalarla, Dank ya da Props gibi moda (!) ikinci elcilerden döşeyelim. Kızın adı bile çok güncel - Galata’da çocuk kıyafetleri satacak kadar bohem olan bir kızımızın olabileceği kadar- bir isim olan Ada (!) olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Ada meselesinin yeni ve heyecan verici olduğu zamanlar Buket Uzuner’in ‘Kumral Ada Mavi Tuna’ kitabını çıkardığı zamanlara rastlar, moda olması ise sonralara, şimdilere kadar uzanan sonralara… Okan Bayülgen ev tutalı, Teoman buralara bayıldığını söyleyeli ve bütün medyadan sular seller olup akalı beri Galata ve çevresi artık moda! Bohem mi? Evet ama popüler bir bohem... Biraz da klişe bir bohem… Zira artık bence böyle bir olgu olduğu bu filmle beraber ayyuka çıkmış bulunuyor. Romantik komedilerin başkenti Paris’in, İstanbul şubesi olsa olsa Galata olur. Bu kötü bir şey midir? Hayır demek İstediğim nedense Paris’te geçen filmlerin klişelerinden hiç sıkılmamış görünen ben, kura dönüp dolaşıp Galata’ya çıkınca bunu suni buluyorum. Moda olan birden beni sıkıyor, belki de bu çok sevdiğimiz bir grup birden meşhur olduğunda huysuzlanmak, ihanete uğramış gibi hissetmek gibi hislerin bir tekerrürüdür. Belki de Paris’te oturanlar da her yeni Paris’li romantik film vizyona girdiğinde böyle bayat bir şeyler hissediyorlardır? &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5271960602064621954" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SSnEPEvqkYI/AAAAAAAAAVA/wz167eyYIP0/s320/EMRE%26BEYO%C4%9ELU+005.jpg" border="0" /&gt;Filmde belki de kendini bu modaya kaptıran adamcağızın sonunda layığın nasıl bulduğunu anlatmak istemiş olabilir Çağan Irmak. Belki kızcağız tüm o bohemliğine (!) rağmen yeri geldiğinden dolma lüpletip, düğünde göbek atabilen ve bunlardan gocunmayan bir entel olduğundan ve filmde tek sarınılası karakter olan ezik anneye devamlı sarıldığından yalnız kalmamıştır da, adam o modanın, tarzın içinde kızımızın çok edebi (!) bir dille aktardığı gibi karın içinde öldüğünü anlamadan, tatlı tatlı uyumuş, uyuşmuştur. Mu? Acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahu işte ben de üzerime vazife imiş gibi kısadan hisse çıkarıyorum filmden burada. Belki de diyaloglar bu kadar fena yazılmamış olsa idi biraz daha sıcak gönüllü bakabilirdim filme.(bkz: Ben bir masal anlattım ve sen büyüdün, telaşlı Mavi, deli Mavi!) Ya da son sahnede yine bir duygu fırtınası ile bizden o yürek kopartıcı finali esirgese idi! Ama maalesef olmadı işte… Kızın o bohemlikten sonra banka memuresine terfisinden tutun da, o çok yenilikçi (!) geri dönüşlere kadar çok suni geldi bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstiklal’de çok kestaneci vardır ve bazı reklamcı olanların sattığı o sapsarı ve mis kokan kestaneler, bir bakarsınız pişmemiştir… Işıklar yandığında bendeniz kestaneleri söylenerek kesekâğıdına, yanımdaki kızcağız da mendilini gerisin geri çantasına tıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resimler: Aynı gece arka sokaklarda gördüğüm duvar kadınları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4865251899534712279?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4865251899534712279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4865251899534712279&amp;isPopup=true' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4865251899534712279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4865251899534712279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/11/poplerliin-clkn-karan-bir-ssz-adam.html' title='Popülerliğin cılkını çıkaran bir ıssız (!) adam'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SSnDmQAnXAI/AAAAAAAAAU4/OObyz_eFOxc/s72-c/EMRE%26BEYO%C4%9ELU+004.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8684532978414167892</id><published>2008-11-20T15:03:00.006+02:00</published><updated>2008-11-20T15:12:43.380+02:00</updated><title type='text'>İhtiyar Margot</title><content type='html'>Buz gibi havalar kemiklerimi sızlatmaya başladı iyice. Kollarımdan, omuzlarımdan ben gerindikçe katur kutur sesler geliyor, boynum bazen bir pozda tutuluyor ve kıpırdamayı reddediyor. Oradan bıçak gibi enseme saplanan hain bir ağrı sanki kanı beynime sıcak ve tazyikli bir şekilde zıplatmış gibi beni kıvrım kıvrım kıvrandırıyor. Sıcak battaniyelerin arasına saklanmak, loş ve sıcak bir odada uyuklayarak uzanmak, Yamyam’a nane kokulu merhemlerle boynuma, sırtıma masajlar yaptırmak, Colin’e omuzlarımı çiğnettirmek istiyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de sahlep içmek istiyorum akşamları bol tarçınlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270725253076424018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SSVgsTJNFVI/AAAAAAAAAUw/d4cu0J_dJ4k/s320/Resim+446.JPG" border="0" /&gt;Günler benden çok azade geçiyor. Uçlarından tutmayı bırak, kuyruklarını yakalayamıyorum, hâlbuki kış gelince biraz yavaşlaması gerekmez mi zamanların? Sanki inadına soğuktan çekip, kısalıp büsbütün bücür kalıyor günler. Bir diye saymaya başlıyorsun beş demeden etraf zindan oluyor, soğuk yağmurlar arasında ateş böcekleri gibi birbirini kovalıyor arabalar.&lt;br /&gt;Ofiste ışıklar neredeyse bütün gün yanıyor, gri havaların içinde beyaz bir ışık dolu hücremizde parmak kıpırdatıyor, ağız oynatıyor, yürek yoruyoruz çok zaman.&lt;br /&gt;Kimsenin içinden Yıldız Parkı’ndaki ıslak, cilalanmış gibi duran kırmızı yapraklar geçmiyor mu acaba? Ya da Ortaköy’de patates kokusuna bulanmış yatan sarmanlar? Gece çıkılan tiyatrolar, kestane kokuları içinde İstiklal? Ben bile bu her yanı ağrıyan ihtiyar halimle hayal kuruyorum, bunların içleri kurumuş diyorum misal! &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270724813873632722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SSVgSu_GVdI/AAAAAAAAAUo/86IHaPo9hsU/s320/IMG_0712.JPG" border="0" /&gt; İçinde kış bahçesi olan, denize bakan ve sahlep kokan bir yerlere gidin benim için bu hafta olmaz mı? Emirgan’da vardır mutlaka, ya da belki Fenerbahçe Parkı’nın içindeki Romantika? Aklınıza neresi gelirse işte, giyin hırkaları, dolayın atkıları gidin. Soğuk denize bakın, üşüyen insanlara, sonbahar şimdi yine burada işte, benim gibi tutuk değil boynunuz, çevirmeden tutunuz yüzünüzü ona.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Margot’nun bu aralar heves ettikleri listesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;*Ayvalı yemekler, tatlılar denemek.&lt;br /&gt;Misal: Ayvalı, havuçlu, kuş üzümlü bulgur pilavı, fırın torbasında ayva tatlısı, ayva yatağında zeytinyağlı yer elması! Denemelisiniz, çok midevi bir şeydir der anneannem!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Para pul ile ilişkisini hale yola koymak. Bununla ilgili olarak harika bir kitap olan ‘Your money or your life’ isimli çevirisini maalesef bulamadığı neşriyatı okumak. Bu kitabı çevirmeliyim deyip durmak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Damla sakızlı Türk Kahvesi içmek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Kütüphaneye birkaç sıra daha raf ekleyip, komodinin, yemek masasının, sehpaların ve yatağın üzerindeki kitapları yanyana dizebilmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Arka arkaya Woody Allen filmleri seyretmek.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8684532978414167892?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8684532978414167892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8684532978414167892&amp;isPopup=true' title='14 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8684532978414167892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8684532978414167892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/11/ihtiyar-margot.html' title='İhtiyar Margot'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SSVgsTJNFVI/AAAAAAAAAUw/d4cu0J_dJ4k/s72-c/Resim+446.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>14</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-349549662413621518</id><published>2008-11-12T10:51:00.003+02:00</published><updated>2008-11-12T11:04:35.815+02:00</updated><title type='text'>Kış tedirginliği</title><content type='html'>Bu sabah havada insanı üşüten bir grilik var. Kış gelmeden nefesini yolladı sanki soğuk soğuk esmeye başlasın diye. Sabahların en güzel yanı servis gelmeden aşağı inmek ve o kıpkırmızı sarmaşıklara dolanmış çardakta oturup kuşların muhabbetini dinlemek. Çalıların arasında çöreklenmiş kara kedinin sanki hiç üşümüyormuş gibi göbeğini şişire şişire uyumasını seyretmek. Sonrası yine servis, sonrası yine trafik, sonrası yine Ebru Gündeş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrası iş yerinde saatlerce saç modellerinden bahseden kızlar… ‘Benimkiler kendinden havalı şekerim, kalın telli olduğundan… Şekil alır evet, benim yüzüme kısa saç hiç gitmez...’&lt;br /&gt;Aklıma seneler evvel lisedeyken saçlarını bir türlü şekle sokamayan, babasına mızıldanıp duran o kız geliyor. ‘Bir türlü bir şeye benzemiyorlar, öff!’. Ve onun bu çok mühim (!) sıkıntısını yüreğinde duymuş gibi endişeyle yardıma koşan babası: Taç taksan kızım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5267692028501850626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SRqZ_ZECegI/AAAAAAAAAUg/dzL8WoI0vXM/s320/IMG_0918.jpg" border="0" /&gt;Hayat da bazen saçların huysuzluğunu, başına buyrukluğunu, zaptedilemezliğini taklid ediyor gibi geliyor bana. İşte o zamanlarda ne yapsan olmuyor, ne akşamdan sarıp umutla yatmaların, ne jöleler, ne taçlar, ne tokalar… Böyle durumlarda benim tek çarem topuz yapıp oturmak ve kaderime razı olmak. Ya da metaforun diğer yanı itibarı ile kollarımı dolayıp uslu uslu oturmak ve kaderime razı olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu uslu zamanlarımı da uslu işlerle değerlendirmeyi uygun buluyorum sanırım. Terbiyeli çocuklar gibi yapmam gerekenleri usul usul yapıp, sakin sakin kışın gelmesini bekliyorum. Havalar soğudukça, sertleştikçe ben nedense daha bir terbiyeli daha bir mülayim oluyorum! Uslu uslu kereviz seçiyorum, ıspanakları acele etmeden yarım saat sirkeli suyla terbiye (!) ediyorum, çarşafların en minik çiçekli ve en kibar (!) olanlarını seçip yayıyor, beyazlar artık göz kamaştırsın diye makineden ön yıkamasız çıkarmıyorum. Mutfak dolabında uslu ve temiz durmayan kavanozlara da tahammülüm yok, hepsi pırıl pırıl cam olmalı ve içlerinde bakliyatlarla asker gibi dizilmeliler adabınca raflarda. Kazaklar mis kokmalı ve sepetlerde yumuşak başlı bir kedi gibi kıvrılıp yatmalılar. Her şey her şey asude olmalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış tedirginliğine kendimce bulduğum çare budur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-349549662413621518?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/349549662413621518/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=349549662413621518&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/349549662413621518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/349549662413621518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/11/k-tedirginlii.html' title='Kış tedirginliği'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SRqZ_ZECegI/AAAAAAAAAUg/dzL8WoI0vXM/s72-c/IMG_0918.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6241705213136106113</id><published>2008-10-28T17:48:00.003+02:00</published><updated>2008-10-28T17:54:51.445+02:00</updated><title type='text'>Paranoyak vapur seyahatleri</title><content type='html'>Nezlenin kucağındayım, pışpışlıyorum kendimi. Derin bir nefes almaya çalışıyorum… Yok olmuyor. Tıkalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam adım atacakken sahile, ani bir hareketle gemi bir açılsın, sen aralıktan buz gibi sulara bir düş! İşte öyle birden kapandı bu blog ve diğerleri. Karanlık, soğuk, dipsiz sular. Sıkıntı veren bir uyuşukluk… Ya sana atılan o simitleri yakalayacaksın ya da her saniye daha da uyuşan bedenini koyvereceksin. Margotto yazısı karanlık suların dibine doğru çekilirken vapurdakiler nafile bakacaklar sulara doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama işte ne olduysa oldu ve birden bire kendimizi sahilde sırılsıklam ve iliklerimize kadar nezle olmuş bulduk. Titredik soğuktan ve sinirden. Ve bu son düşüş de değil belki… Bir çizik daha atıldı paranoyak bünyemizin günlüğüne. Sen tam ayağını atacakken gemi tekrar açılabilir, kaptanın bir parmak hareketine bakar, sonra yine sulardasın. Yazılar sularda, mevsim kış ve yüzmek zaten zor… Ne yapacaksın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün geleceksin, karaya çıkamamış burası… Bir gün bakacaksın yine sahile zor bela atmış kendini… Bir gün bir bakacaksın taşınmış uzak bir memlekete, pes etmiş! Ya da kendini geminin güvertesinden atıvermiş! Ya da gemiden inmiş gitmiş kaçmış, izini yok etmiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yazık olacak öyle olursa. Ne fena demeden edemeyeceğim hatta. Neden biliyor musun? Şundan ki ben her karayı gördüğümde heyecanlanırım, her yolculuğa çıkmamın nedeni dönünce onu oturup yazmaktır. Kafamda nereye gitsem yüzümü karaya dönerim gemide. Elimden akmaya başlayanları hemen aktarmalıyım derim, hemen yanaşmalıyım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası benim kafamda her yolculuktan sonra vardığım sahil, kapısını açıp girdiğim tanıdık evim, gizli sığınağım, hatıra defterim, resim albümüm, gizli aşk mektuplarım, kendi şahsıma münhasır günlük yayınım. Burası benim en sevdiğim battaniyem. Burayı bulamadığımda karanlık soğuk sulardayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demem o ki ne olacak bilmiyoruz ahvalimiz, bir varız bir yokuz buralarda. Bir varmışız sahile, bir çekilmiş sularda adımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaktan, beşinci göbek kuzenim olan Polyanna’ya kalsa diyecek ki, belki de iyi oldu! Bak farz oldu sana şimdi bir yolunu bulup Margotto’yu buralardan kaçırmak, hem insan kaybetmeden anlayamıyor kimsenin değerini, gördün mü şimdi nasıl da kıymete bindi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili aşırı iyimser kuzenim, şu aralar ne iyimserliklerle avunacak, ne tokatlarla kendime gelecek, ne de hemen harekete geçerek tası tarağı toplayacak bir cevvallikte değilim. Hanımefendilerin kitaplarını yetiştirmekte zorlanıyorum. Madam Bovary mesela, hanım yakasının kıvrımına kadar anlatıyor sağolsun! O bitince de Kiralık Konak’a dadanmam lazım. Bir yandan da hiç durmayan burnumu çekmem, iş raporlamamı tamamlamam lazım. Bu kadar tantana içinde sevgili tanıdık göbeğim, maalesef akşamları içtiğim ılık sütler dışında ortak bir yönümüz pek kalmıyor seninle… Ama olsun akrabasın sonuçta ve akrabalarda insan ortak yön aramaz zaten değil mi? Doğaya ne diye karşı gelelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelmiyoruz biz de. İyice tedbirle ve sıkıntıyla bekliyoruz. Halat atılmışsa eğer, Margotto’nun son sayısı koltuk altında hop atlıyoruz sahile. Yerler günlerdir durmadan yağan yağmurlardan ıslak postaneye yürürken, etrafa bakınıyoruz. Komşulardan bazıları tedirgin, pencerelerini açmış bakınıyorlar. Casus ve cesurca diyorum ki; Kafam karışık biraz ama atlamadan edemedim, ne de olsa can çıkar huy çıkmaz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6241705213136106113?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6241705213136106113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6241705213136106113&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6241705213136106113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6241705213136106113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/10/paranoyak-vapur-seyahatleri.html' title='Paranoyak vapur seyahatleri'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-364685323290619708</id><published>2008-10-14T15:19:00.001+03:00</published><updated>2008-10-14T15:36:12.329+03:00</updated><title type='text'>Gülen ayva ağlayan nar</title><content type='html'>Ofis masamda, tam göz hizamda, bilgisayarın arkasında uzunan masa boyunda bir panom var. Ona istediğim şeyi iğneleyebiliyorum. Gerekli telefonların, notların, ölçülerin olduğu minik kâğıtlar dışında iki tane resim asılı burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri benim çocukluk resmim. Annem beni büfenin yanından sarkan bir makremenin yanındaki sandalyeye oturtmuş. Hafif yana dönerek makremenin içindeki mor renkte açmış menekşelerin toprak saksısını tutatak poz vermişim. Saçlarım uzun, uçları lüle lüle, kumral neredeyse sarıya dönük bir renkte. Üzerimde de toprak rengi, kadifeden bir salopet var. Saksıyı çok ama çok narin ve uslu bir biçimde adeta hanımefendice iki elimle tutar gibi yapmışım, objektife ‘Oldu mu?’ der gibi bakarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen altında anneannemin resmi… Bana Antalya’dan yolladıkları bayram tebriğine iliştirilmiş olarak gelen. Bu resimde anneannem Manavgat Şelalesi’nin önünde poz vermiş. Resim çekilmeden önce çağlayan suları birden karşısında görünce duygulanıp ağlamaya başladığı için ağlamaklı bir şekilde bana bakıyor. Bu öyle bir fotoğraf ki anneannemi tam ağlarken yakalamayı hedefleyerek çekilmiş ama maalesef anneannem makinayı görünce ağlamaklı olarak hafifçe gülümsediğinden suratındaki ifade benzersiz bir çocuksuluk, naiflik ve anlatılmaz bir sevimlilik taşıyor. Başında hasır şapkası, onun içine toplantığı halde ensesinden bir yolunu bulup şapkanın dışına çıkan beyaz bukleleri, ekoseli gömleğinin içinden fırlayan siyah üzerine renkli yelpazelerle dolu fuları ile gezmeye giden çocuklar kadar şık, kendini koruyacak kadar da temkinli. Mavi boncuklu gümüş yüzüğü resimde görünecek şekilde elini kıvırıp fularını tutacak kadar da muzip… Arkada beyaz köpükler, turkuaz sular…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman sanki bu iki resmin arasında sıkışmış duruyor benim için, onlara bakarken. O aralıkta gezintilere çıkıyorum. Şu anın gerçekliği onlara baktığımda daha bir soğuk dokunuyor bana. O resimlerin arası ise sanki anneannemin gömme dolabına yığdığı pamuklu yorganların arası gibi sıcak, karanlık, güvenli ve sakin. Sorumsuzca, olduğum çocuğun dışında bir şey olmama gerek kalmadan yaşadığım zamanlar o iki resim arasında kıstırılmış kalmış. Orada duruyor işte. Gözümün önünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama her zaman bir kaçınılmaz geri dönüş... Geri dönüşler ise hep biraz sıkıntı verir insana. Film bittiğinde birden ışıkların açıldığı o an gibi- ki sadece ışıklar açıldı diye değildir kaşların çatılması-, tatilden dönüşte kendini trafikte bulmak gibi.. Birden zaman tünelinden, hayal tünelinden, geriye itilmek, düşmek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizimkiler de şimdi o geri dönüş sıkıntısı ile kıpırdanıp, huysuzlanıyorlar işte. Anneannem o neşeli yazlık hayatından sonra kendi evini sıkıcı buluyor, gelen giden pek olmuyormuş. ‘Yalnızlık çok zor’diyor. Annem Antalya’dan getirebildiği her türlü erzak malzemesi ile yemek yaparken bir altın daha bozdurmuş gibi bozuluyor. ‘Nerede Antalya’nın domatesleri bunu da yiyince kaldık burdakilere’ diye söylenip duruyor. Her ikisi de evlerine alışamadıklarını, ellerini sürekli yanlış çekmecelere atıp durduklarını, faturalarının biriktiğini, evlerin onlar yokken çok kirlenmiş olduğunu tekrar tekrar anlatıyor. Zira kavuşmuş olmanın bir anda parlayıp her yanı saran coşkusu herkes evine çekilince sönüp yerini hüzne bırakıyor işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hayat, belki de bundan ibarettir.&lt;br /&gt;Gülmekle ağlamak arasındaki o bir tek andan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-364685323290619708?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/364685323290619708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=364685323290619708&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/364685323290619708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/364685323290619708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/10/glen-ayva-alayan-nar.html' title='Gülen ayva ağlayan nar'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5552460052389653771</id><published>2008-09-25T18:11:00.003+03:00</published><updated>2008-09-25T18:18:43.979+03:00</updated><title type='text'>Bulutlara tutunmuş umutlar ve küçük bir hanımefendi</title><content type='html'>Dün akşam yediğimiz peynirli böreğin içinde, bütün cahil ve hoyratça davranışlarıma cansiperane göğüs gerip toprağını yarıp, saksısından fırlamış maydonozlar vardı.&lt;br /&gt;Neredeyse alçakgönüllü maydonozlar diyeceğim onlara romantiklik dozunu arttırarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş, mutfak masasının kırmızı beyaz pötikareli örtüsü varken, saksıda maydonoz yetiştirmişken, otuz yaşından sonra her gece ılık süt içme ve yatmadan önce kitap okuma huyu edinmişken, bakıyorum da benim hayatım romantik olmuş. Varsın maydonozlar da alçak gönüllü olsun. Değil mi Virginia?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5249977603509491602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SNuq0Jfwl5I/AAAAAAAAAUY/Ra_-reMO7f4/s320/belgin+doruk.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.amargi.org.tr/?q=node/129"&gt;Küçük hanımefendinin edebiyat atölyesine &lt;/a&gt;katıldım. Virginia ile orada tanıştık. ‘Kendine ait bir oda’, hanımefendiler olarak başucu kitabımız olduğundan, kitabı yatağımın yanındaki beyaz şifonyerin üzerine, ılık sütümün yanına koymamla başladı herşey. Böylece hergece Virginia ile sohbet etmeye başladık. Ağzını açar açmaz, ‘kendine ait bir odan, bir de kendine yetecek kadar kazancın olsun ancak ondan sonra yazmaya başlayabilirsin’ deyiverdi. İlk şartın bunlar mı? Dedim. Evet, dedi, neden öyle olduğunu anlatayım. İşte son birkaç gündür kendisiyle neden öyle olduğunu konuşuyorduk. Taa ki bu gece sütle aynı anda kitabın da bittiğini fark edinceye kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah beyaz yazılarla dolu bir kargo dergisinin iç sayfalarıyla kapladığım kitap kucağımda, yatakta öylece oturdum. Yorgana sarıldım, içimden ‘yeni bir kitaba başlamak için çok geç’ dedim. Dediklerini düşünerek uyudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;‘Kafamı yokladığımda, arkadaşlık etmek, eşit olmak ve dünyayı daha önce sonuçlara vardıracak biçimde etkilemekle ilgili düşüncelere rastlamıyorum. Kısaca ve açıkça, kişinin olduğu gibi görünmesinin herşeyden daha üstün sayılacağını söylüyorum. Coşturucu bir biçimde söylemesini bilseydim, başkalarını etkileme düşleri kurmayın derdim. Her şeyi kendi içinde olduğu gibi düşünün.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Günün derisi çukura atıldığında geriye kalan budur; geçmişten, sevgilerimizden ve nefretlerimizden de geri kalan budur. Bence yazarın, gerçeklik karşısında öbür insanlardan daha çok yaşama olasılığı vardır.’&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalktığımda börek fırın tepsisine yapışmıştı. Bir dilim kesip ofisteki sabah kahvaltımda yemek için paketledim. Bir torbaya yeşil bir elma koydum. Beslenmemi hazır ettikten sonra aynanın karşısına geçtim, dağılmış bir kuş yuvasını andıran saçlarımı açtım ve taramaya başladım, daha sonra açınca yine bukleli olsunlar diye topuz yapmaya koyuldum. Aynadan, küvetin kıyısına oturmuş sanki topuz yapmayı öğrenmek ister gibi dikkatle beni seyreden Colin’e göz kırptım ve güldüm. Evden çıkmadan şifonyerin üzerinden size bunları yazmam için gerekli olacak kitabı alıp çantama attım, tam o sırada bu aynadaki kadına gözüm takıldı. Saçları aynı Virginia’nınkiler gibi gevşek bir topuz halinde toplanmıştı, neredeyse tıpatıp…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uğraşsam olamayacak bir tesadüftü bu ve benim bu yazıyı bir kadının yapacağı gibi coşkulu, heyecanlı ve romantik yani tam da dağınık bir topuz gibi bitirmemde pek bir işime yaradı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5552460052389653771?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5552460052389653771/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5552460052389653771&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5552460052389653771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5552460052389653771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/09/bulutlara-tutunmu-umutlar-ve-kk-bir.html' title='Bulutlara tutunmuş umutlar ve küçük bir hanımefendi'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SNuq0Jfwl5I/AAAAAAAAAUY/Ra_-reMO7f4/s72-c/belgin+doruk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-456151650691279666</id><published>2008-09-11T17:02:00.002+03:00</published><updated>2008-09-11T17:20:32.085+03:00</updated><title type='text'>Sakin</title><content type='html'>Beklenmedik, sürpriz bir yağmur var bu sabah İstanbul’da. Kavurucu çöl sıcaklarından sonra, çatırdayan topraklara, sıcaktan sıvışmış asfaltlara, kızgın damlara, kızmış kafalara damlayan… Birkaç damla su.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Trafikte tıkanma. Trafikte tıkanıp kalırken, uykulu uykulu ellerimizle ayaklarımızla, sanki hala rüyada debelenir gibi değiştirdiğimiz vitesler, basılan gazlar, dur kalklar. Asfalt yollar boyu akan sabah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykuyla uyanıklık arasında camda birden beliriveren su damlaları… Uykulu sağ el refleksi sileceği çalıştırır ve şimdi camda sağa sola devrilen silecek sanki sana el sallar gibi. Hey! Buraya bak yağmur yağıyor! Hey! Buraya bak yağmur yağıyor! Hey...&lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244768078643528786" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMkox5DbBFI/AAAAAAAAAPg/gkfklbEnF4Y/s320/ARABA.jpg" border="0" /&gt;Ama sadece birkaç dakika…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudağımda çıkmadan kuruyan o uçuk gibi kayboluyor yağmur. Arabanın yanı yırtık koltuğunda otururken sakinim. Kendi gündemimdeyim, sıkışık trafikteyim. Şu anda gözümün alabildiğince uzanan, oyuncak arabalar dizili upuzun bir yolun orta şeridindeki, minik, kırmızı arabanın içindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra işimdeyim, gücümdeyim.&lt;br /&gt;Sonra evimdeyim, kanepemdeyim.&lt;br /&gt;Sonra yine uykuyla uyanıklık arasında, sabahın tam da burasında, yine arabadayım, trafikteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;ANONS:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; Ayça Şen haftaiçi her sabah 07–10 arasında 99,4’te test yayınında. Kendisini kimse dinlemiyor zannetse de, takipteyim.&lt;br /&gt;Hatta bunu kanıtlayabilirim, zira jenerik akarken söylediği şarkıyı ezberledim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedide başlar, onda biter&lt;br /&gt;Yumurta haşlar, işe gider.&lt;br /&gt;Ayçaşenbaşkanpusu, Ayçaşenbaşkanpusu&lt;br /&gt;Dinlemeyenler pişman şimdi&lt;br /&gt;Çok yiyenler şişman şimdi&lt;br /&gt;Ayçaşenbaşkanpusu, Ayçaşenbaşkanpusuğğğ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takip mesafenizi koruyun, Margotto hayırlı yolculuklar diler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-456151650691279666?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/456151650691279666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=456151650691279666&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/456151650691279666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/456151650691279666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/09/sakin.html' title='Sakin'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMkox5DbBFI/AAAAAAAAAPg/gkfklbEnF4Y/s72-c/ARABA.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8485065212631287928</id><published>2008-09-04T22:40:00.013+03:00</published><updated>2008-09-05T10:45:22.849+03:00</updated><title type='text'>Gecikmiş bir tatil yazısı...</title><content type='html'>Birden üzerime bir iyilik, bir sakinlik geldi. Elimdeki kağıdın aniden arkasını çevirip yazmaya başladım. Yazının böyle pat diye gelenini pek seviyorum. Öylece pijamalarla oturup, sıkılırken aniden gelen özlenmiş bir dost gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatil dedim bir türlü yazamadım biliyorum. İşler, güçler, hayat mevzuları mevzilendiler tam gündemime, işgal altındaydım. Tatilden döner dönmez müdürümün istifa ettiğini öğrendim.&lt;br /&gt;İşte ofis böyle bir yandan kabaran denizler gibi, masalar sallanırken beşik gibi… Bir yandan da ev bir dipsiz kuyu… Temizlemeye korkuyorum, kaybolabilirim! Neyse Ayşe Hanım dezenfektan uzmanı olarak geliyor bizi kurtarmaya. Bir bütün gün onun tabiri ile suyumuz çıkıyor. Bu arada kedini tüy dökmesini önleyici bir formül bilen var mı? Kendisini selobantla mumyalamak, tülbentlerle kundaklamak gibi fanteziler içindeyim. Durum çok vahim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temizlik harekâtından sonra ev pırıl pırıldı ama mecal karasularımızı terk etmişti. Derken akabinde ve detayında Yamyam’a nazar değmesin mi? İki gün evde yatmasın mı? Neyse ki bugün işe gitti ve artık daha iyi hissettiğini söylüyor. Belki de bunu her şeyin iyiye gittiğinin ilk işareti olarak kabul eden bünyem yazmam için sonunda bir kapı aralamıştır işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, işte insanlık hali diyebileceğimiz bu ve bunun gibi çoğu astrologun ekmeği olan olaydan sonra nihayet bugün oldu. Şekersiz kahvemi içip, yanında pastaneye gitmişim illüzyonu yaratan kurabiyeyi yedikten sonra birden ve süperen keyfim yerine geldi. Gelelim tatil paketimizi açmaya ve içindekileri saçmaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;AKDENİZ’DE NE ŞENDİK&lt;br /&gt;TEKMİLİ BİRDEN ADRASAN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya, Serik, Anneanneye ve anneye kavuşma, kutlama, tebrik kısmından sonra virajlı yolları ala ala, kıvrıla kıvrıla Adrasan’a intikal ettik. Minik bir köy meydanından geçtikten sonra kıyıya, denize doğru ilerlediğinizde sizi uzun ( sadece hafta sonları çevreden gelen kalabalığın istilasına uğrasa da) sakin bir sahil karşılıyor. Adrasan koyu çok mütevazı, fazla gürültü, patırtı, aksiyon olmayan bir yer. Ve denizi bir harika! Özellikle sabah erken saatlerde ve akşama doğru deniz sanki ufuk çizgisine doğru alabildiğine uzanan geniş, kocaman bir havuz kadar sakin ve durgun… Öyle kıpırtısız bir huzur gölü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242421229477504882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDSVSn5J3I/AAAAAAAAAOg/r8YEfkygXdM/s320/ADRASAN-KA%C5%9E+100.jpg" border="0" /&gt;Arkamızı yasladığımız yastık tepelerden biri baştan aşağı çam giyinmiş, sol koldaki deve hörgücü kılıklı olan koya ayrı bir güzellik katıyor. Yerleşim bu dik tepelere hiç uğramamış, onların eteklerinden başlayıveren bir sahili var Adrasan’ın. Tepe diplerinde sazlıklar arasında kaybolmuş pansiyonları, bungalovları. Bizim otelimizden çıkınca bir adam boyu uzunluğundaki sazlıkların arasında açılmış kumluk bir yolumuz var, sahile vardığınızda hayali kapısında kâğıttan fenerleri olan. &lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242422601231271602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDTlIzehrI/AAAAAAAAAOo/igbSNq6g8Lw/s320/ADRASAN-KA%C5%9E+114.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Denizin kurt gibi acıktırması üzerine çıktığımız çevremizi tanıyalım gezilerinde keşfettiğimiz ve sevdiğimiz yerlerden biri de ( ki bu hepi topu beş karış kadar olan yerde pek çok keşif yapmak da namümkün ) Pideci teyzenin yeri (ismi ne idi unuttum ama ısrar ederseniz bulurum, sanırım ondan başka pideci de yoktur).Pideleri servis eden teyzemiz İngilizce bilmeden konuşabilen yetenekte biri. Lokanta da bahçe içinde, ağaç altı ve yemek vakti pek rağbet gören bir yer… Giderseniz karidesli kaşarlı pidesinden yiyiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242423432918628690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDUVjFMeVI/AAAAAAAAAOw/qVjUarK3qnQ/s320/ADRASAN-KA%C5%9E+141.jpg" border="0" /&gt;Eğer sahilde pideci teyze tarafına değil de ters istikamete doğru ilerlerseniz önce gözlemecilerle başlayan sonra köşeyi döndükten sonra derelerin üzerine kurulmuş çardaklardan, iskelelerden oluşan hayli enteresan, serin ve sevimli dere köşklerle karşılaşıyorsunuz. Bazılarında ördeklerin yüzdüğü bu sevimli mekânlarda Türk kahvesi içip gece mehtabı seyretmek pek güzel oluyor. İşte zaten Adrasan dediğimiz yer de hepi topu bu kadarcık bir yaydan oluşuyor. Birkaç mütevazı lokanta, pansiyon, bungalov… Ne eksik ne fazla… Tam karar ve bence harika!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez üsse geri dönersek, Sazlik China House yine bir çizik attığımız, geliriz, gideriz, pek sevdik burayı dediğimiz, kısaca bellediğimiz bir küçük otel oldu. Ev sahibi Filiz Hanım Çin Dili ve Edebiyatı okuduktan sonra Çin’e gitmiş orada master için. Sonra hayat bir tesadüfle orada bir iş çıkarınca karşısına orada kalmış ama yazları Adrasan’a dönebilmek koşuluyla! Hala kışın orada yazın burada. Likya yolunu bölük pörçük de olsa tamamlamaya çalıştığımız seyahatlerimizde tanıştığım ve iyi ki de tanımışım dediğim insanlardan biri oldu Filiz Hanım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242424187766109442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDVBfG29QI/AAAAAAAAAO4/Laly9zCsGlI/s320/ADRASAN-KA%C5%9E+122.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Öğrendiğim Çin yemeği reçeteleri hala kitabımın arasında, wok tavalar mutfakta kızışırken ayak altında dolaşıp, iki arada bir derede not ediverdiğim ipuçlarını en kısa zamanda değerlendireceğim! Geçenlerde isimlerini bellediğim sosları bulayım diye internette geziniverdim, her an bir sürpriz yapabilirim! &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242438098930710978" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDhrOO9OcI/AAAAAAAAAPQ/mFrNtDWD7WE/s320/ADRASAN+KA%C5%9E2+037.jpg" border="0" /&gt;Filiz Hanım’ın eşi Mustafa Bey de sağ olsun, o olmasa balık avına çıkamaz, Mercan ve Hani nüfusunu hatırı sayılır derecede azaltamazdım. ( Kusura bakmayın bu konuda burada hava atacağım!) Balık turu için saat altıda kalkıp açıldık, saat üçe kadar denizdeydik. Teknede kahvaltı hazırlamak dahil, olta sarmaya kadar çeşitli gönüllü miçoluklarda bulundum. Kollarımı iyice bakırlaştıran güneşe ve kurşunu epey ağır takmayı şart koşan dipteki Mercanlara inat, o ağır oltayla balık tutmayı becerip, hatırı sayılır bir rakam yakaladım! Akşama hepsini pişirdik ve yedik. Hani denen balık aynı Barbunya’ya benzeyen, tipsiz bir balık. Ama çok lezzetli özellikle tavası harika… Tabii biz bunların yanında dehşet leziz deniz börülceleri, zeytinyağlılar, salatalar yedik. Şöyle diyeyim biz İstanbul’da ve hatta Datça’da deniz börülcesi yememişiz! O yeşili gitmiş şey bu değildi, bu bambaşka ve enfes. Hiç bu kadar tazesini yememiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242436669434385842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDgYA8eVbI/AAAAAAAAAPI/hA0vWg34K3c/s320/ADRASAN+KA%C5%9E2+023.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Ve tabii ki muhabbet… Odaya girdiğinizde evet anahtarı buraya takıyoruz, klima buradan ayarlanıyor, oda servisi için on dokuzu tuşluyorsunuz, haydi artık ben sizi steril ama ruhsuz ve karaktersiz seksen bin odanın aynısı odanızla ve minik plastik şampuanlarla donattığımız banyonuzla baş başa bırakayım anlayışı iyidir, hoştur ama bizim aradığımız o değil. O versiyonda zira muhatabınız nazik ama fazla da muhatap olmak istemeyen, zira sizin gibi beş bin kişiyle konuştuğundan yüz kaslarını ona göre esnetmiş ve dondurmuş olan bir kişidir. Size ezberlenmiş aynı cevapları verir ve ütülü üniforması içinde koridorda kaybolur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi balığa çıkaramaz, size zeytinyağlı pişirmez, mutfakta ayak altında dolaşmanıza izin vermez, beraber olimpiyatları seyredemezsiniz, salondaki buzdolabından kafanıza göre aldıklarınız ucu iple bağlı bir kalemle panodaki kağıdınıza yazamazsınız, gecenin bir vakti yan yana ayak uzatıp muhabbet edemezsiniz, şakalaşamazsınız, hediyeleşemezsiniz, kendinizi ayrılırken bu kadar iyi hissedemezsiniz… &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242439682530110770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDjHZmebTI/AAAAAAAAAPY/uH1LHeoRexQ/s320/ADRASAN+KA%C5%9E2+019.jpg" border="0" /&gt;Butik otel tatillerinin keyfi de riski de büyük olabilir diğer yandan. Zira biz oradayken begonvillerle bezeli, havuzlu, bahçeli bir otelden aynı günde üç ailenin birden fellik fellik kaçtığına şahit olduk. Maalesef bu ailelerden biri de yakın arkadaşlarımız, dostlarımızdı. Sazlik China’da yer bulamadıklarından burayı seçmişlerdi ama tahammül edemediklerinden ayrılmak zorunda kaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar seçtiğimiz tüm küçük otellerden memnun kaldık. Ben bu konuda genellikle altıncı hissime ama ilk elemede &lt;a href="http://www.nisanyan.net/default.asp"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Küçük Oteller Rehberi’ne&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;(ilk yayımlanan haline)güveniyorum. Siz de gitmeden mutlaka sorun soruşturun, internetten yorumları okuyun, güvendiğiniz birilerine danışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adrasan’da harika bir beş gün böyle ışık hızıyla geçti işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Ben bu kadar uzun okuyamam diyenlere özet:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;ADRASANDA YAPILACAKLAR, SEVİLECEKLER:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Şurup gibi, kıpırtısız, tertemiz deniz…&lt;br /&gt;Kekova’dan sonra şu anda 2 numaramız. Özellikle sabah 8-10 arası, ya da akşam 6-8 arası yüzmeli yüzmeli yüzmeli….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* &lt;a href="http://www.sazlik.com/"&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;&lt;strong&gt;Sazlik China House&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;’da kalabilirsiniz. Kalmasanız da bir gece Çin yemeği yemek için terasını ziyaret edin. Ama akşam yemek için sabahtan mutlaka uğrayıp bir sorun. Olduğu olur olmadığı olur, ev hali. Çin yemeği seviyorsanız mutlaka mutlu olacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Balık tutun! İster Adrasan’daki balığa çıkaran turlarla, ister kendi imkânlarınızla balık için mutlaka erkenden açılın. Tekneden sizi Sulu ada’ya götürmesini isteyin. Kumsalının beyaz kumuna, cam parlaklığındaki sularına hayran olacak, kulaklarımı çınlatacaksınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Pide sarayında pide yiyin! Büyük ihtimalle karidesli kaşarlı pide yememişsinizdir. Deneyin. Üzerine de bir tepsi karpuz kestirin. Sonra da gidin bir hamağa devrilin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Dere köşklerde, sazlık çatılı küçük çardaklarda keyif çatın. Kahve için, muhabbet edin. Ördeklere bakın, ayak uzatın, yan gelin yatın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Olimpos çok yakın. Bir gece el ayak oynayan yer ararsanız bir uzanın. Köfte ekmek, kokoreç için Elif’lerin tezgahına uğrayın. Ama önce güzel müzik çalan bir yerlere girin çıkın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Ağustos korkunç sıcak olabiliyor, Eylül’de gidin, hemen gidin! &lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8485065212631287928?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8485065212631287928/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8485065212631287928&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8485065212631287928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8485065212631287928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/09/gecikmi-bir-tatil-yazs.html' title='Gecikmiş bir tatil yazısı...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SMDSVSn5J3I/AAAAAAAAAOg/r8YEfkygXdM/s72-c/ADRASAN-KA%C5%9E+100.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6399154899007172426</id><published>2008-08-26T16:56:00.006+03:00</published><updated>2008-08-26T17:07:37.658+03:00</updated><title type='text'>Akşamüstü çayı</title><content type='html'>Rainer Maria Rilke : Have patience with everything that remains unsolved in your heart. Try to love the questions themselves, like locked rooms and like books written in a foreign language. Do not now look for the answers. They cannot now be given to you because you could not live them. It is a question of experiencing everything. At present you need to live the question. Perhaps you will gradually, without even noticing it, find yourself experiencing the answer, some distant day.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5238826498027993714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SLQM8YbcunI/AAAAAAAAAOQ/FMhXfbjCmLk/s320/ADRASAN-KA%C5%9E+088.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Kalbinizde çözümlenememiş herşeyle ilgili, sabırlı olun. Soruların kendisini sevmeye çalışın, kilitli odalar gibi, yabancı dillerde yazılmış kitaplar gibi. Şu an için cevapların peşinde koşmayın. Sorular size içinde yaşayamadığınız için verilmiş olamazlar. Bu herşeyi tecrübe etme meselesi. Şu anda soruyu yaşamanız gerekiyor. Belki zaman içinde, fark bile etmeden, kendinizi cevabı tecrübe ederken bulacaksınız, ileride bir gün..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diye çevirdi Margot ve herkese demli çay dağıttı çaydanlığı ile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi ve evimi biraz toparladıktan sonra gezi yazılarımı yazacağım.  'Akdeniz'de ne şendik!' konulu yazılar yakında buralarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim: Adrasan China House'da ikram edilen hoşgeldin çayımız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6399154899007172426?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6399154899007172426/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6399154899007172426&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6399154899007172426'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6399154899007172426'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/08/akamst-ay.html' title='Akşamüstü çayı'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SLQM8YbcunI/AAAAAAAAAOQ/FMhXfbjCmLk/s72-c/ADRASAN-KA%C5%9E+088.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2088002376893223028</id><published>2008-08-13T12:48:00.005+03:00</published><updated>2008-08-13T14:01:14.347+03:00</updated><title type='text'>Ben sizi unutmak için sevmedim! (derken keşke size Sadri Alışık gibi bakabilseydim)</title><content type='html'>Sessizlik önce hafiften atıştırmaya başlayan, sonra çığ gibi büyüyüp üzerimizi örten, kaplayan bir kar gibi beyaz, yumuşak ve sonsuzdu. Bir türlü gitmek bilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessiz kalmak da donmak gibi, önce tatlı bir uyku bastırıyor, bir sıcaklık yayılıyor her yanına, uyumak, sonsuza kadar uyumak tatlı geliyor. Güzel başlayan ama iş yazıya gelince tekinsiz bir yanı da olan bir şey, sessiz kalmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan işte, gelip giden, sorup duran herkese teşekkür ederim. Mesela &lt;a href="http://handannkaleminden-handan.blogspot.com/"&gt;&lt;strong&gt;Handan&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;, önce dürtmeye başladı beni, en son bir saçımı çekmediği kaldı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de bu yaz gününde uyandım ve kasılan parmaklarımı açmak için yazmaya başladım. Yazmak çok garip bir şey, o kadar çok konuşmama rağmen, yazmadığım için kendimce sessizim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Yazmadığım zamanlarda neler yapıyordum?’ konulu bir kelime kolâjı yapmaya karar verdim buraya. Kafamda asılı kalan notları burada birleştireceğim, minik yapışkanlı kâğıtlar kaşınan yaralar gibi kabuk bağlayıp düşmeden hemen önce…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Margot temizlikte&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessiz kaldığım zaman boyunca kendimce günlük tutmaya devam ettim. Ve eşeledikçe fark ettim ki çok alıyorum, veriyorum ama bir türlü kendimi yenemiyorum. Biraz sadeleşmeye karar verdim zira içim çıngır çıngırdı. Daha az alayım, cüzdanda slip yerine para dursun biraz, fiş yerine müze kartı gibi sloganlar attım içimde. Mantıklı gelmeye başladı ve yavaştan sadeleşme akımına doğru yürüdüm. Alışverişi azalttım, taksitlere dur dedim. Fazlalıkları attım ve yeni gereksizler almamak için kendimi şartladım. Kendimi karşıma aldım ve aynaya doğru parmak salladım. ‘Bak bundan sonra öyle her gördüğünü almak, kendini takside bağlamak, aldıklarını bir kenara yığmak sonra da onlardan sıkılıp yenisini almak yok! Ve lütfen kendine oyalanacak başka şeyler bul!’dedim. Bundan hiç hoşlanmadı aynadaki ben ama hakkımı teslim etti. Bu konuda çalışmalarımız sürüyor ve hiç de fena gitmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Margot bir hobi gurusu!&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynayla bu konuşmayı yaptıktan sonra, takkemi önüme aldım ve düşündüm. Kendimi hangi hobilere, uğraşlara vereyim? ‘Bana hobilerimi söyle takke!’ dedim. Ve bunu der demez sanki eteklerimi açmışım da havadan dutlar, kirazlar yağıyormuçasına, doldu eteklerim hobiyle! Liseden beri fotoğraf çekeceğim diyordun dedim, Nikon D–80 almayı da biliyorsun, eh hadi şimdi çekmeyi de öğren bakayım. Bu vesile ile çok sevgili Freelens’in çekirgesi oldum. Haftada bir gidiyor, sonra sınav için hazırlanıyorum. ( msn’den sözlü yapıyor!)&lt;br /&gt;Sonra dedim ki İstanbul’da sen alışveriş merkezi gezip, sinemaya gitmek, mangal yapmak gibi şeyler dışında meşgalelerde de bulunabilirsin canım ciğerim? Madem Şehr-i İstanbul’un bütün çilesini, pahasını, karmaşasını çekiyorum, eh o zaman başlasın gezelim görelim turları. Bir adet İstanbul Gezi Rehberi aldım, Murat Belge’nin, başladık gezmeye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Margot, İstanbul seni gezicem! Diyor.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerinde İstanbul haritası gezim gezim gezinen ecnebilere hep özenmişimdir. Madem turistiyiz şehrin, turistler nereye gider? Sultanahmet’e!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sıcak bir Ağustos gününde buradayız işte. Ve karnımız aç ve istikamet belli! Köfteci. Buradan karnımız tok sırtımız pek çıkıyoruz. Ayasofya’ya doğru fıskiyeler altından geçerek seğirtiyor ve bir afişe tosluyoruz. Müze Kart! Ah işte bu kadar olur! Cüzdanımdaki fişlerden boşalan yerin yeni sakini sana kavuşmalıyım diyor ve sıraya giriyorum. Müze kart yirmi ytl ve kimliğinizi verip anında alabiliyorsunuz. Böylece bir sene bakanlığa bağlı bütün müzeleri gezebiliyorsunuz. Ve zaten sadece Ayasofya müze girişi yirmi ytl! Burdan yorulmuş ayakları dinlendirmek ve kalabalıktan kaçmak niyetiyle Yeşil Ev’e gidiyoruz. Burası huzur. Huzur içinde oturmak için mutlaka burada, güvercinlerin yıkandığı havuzun kenarında oturmalısınız. Yapın bunu! Sonra yine sıralanmış balıkçıların gün batımına karşı kenar süsü yaptığı köprü, yine Galata, otopark ve sonra eve dönüş. Ve biz gezmeliyiz, İstanbul’u karış karış. Buna kesinlikle eminim ve anlatmaya da kefilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Margot kitap kulesinin gölgesinde&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su kesilecek dediklerinde kovalarca su biriktiren, kriz olacak dediklerinde fırında ekmek bırakmayan, bu hafta belki çıkamam diye on kutu süt alan anneannem gibi, deli gibi, kitap aldığımı fark ettim. Ne olacağından korktuğumu bilmiyorum. Sadece güzel kitap görünce almadan duramıyorum. Okumadıklarımı üstüste koydum ve yatağımın başucunda tavana kadar uzanmaya meyleden bir kule oluştu. Ben de gözlerimi kısarak kuleye baktım ve sıradan tuğlalarını çekmeye başladım. Doris Lessing Altın Defter gayet kallaviydi, hem sayfa hem de yazılan kelime ağırlığı olarak. Bir hayat tecrübesini, konsantre bir şekilde ve birden yüklenmeye korkarak okudum. Kitap bittiğinde sanki ben de biraz değişmiştim. Yamyam’la Komando Merdivenleri’nden inerken dedim ki: ‘ Kitapta bir sevgilisi Anna’ya soruyor. Siz diyor gençken bolca kahkaha atıyorsunuz, hiçbir şeyi umursamadan gülüyorsunuz. İhtiyarken de hayatı görmüş geçirmiş olmanın verdiği rahatlıkla gülüyor, gülüyorsunuz. Peki, bu yaşlarda neden bu kadar az gülüyorsunuz? Hayatı bu kadar ciddiye almanızın sebebi ne? Evet, iki arada bir derede neden bu kadar ciddiye alıyoruz hayatı? Acaba başta bildiğimiz bir şeyi öğrenmek için bir hayat geçirip yaşlanmak mı gerekiyor illa? İlla seneleri mi devirmek lazım herşeye kahkahayı basmak için? Bunları bildiğimizi ama hala tam da beceremediğimizi konuştuk alt geçitten geçerken. Ve bu geçitten geçerken elimi tuttuğu için ne şanslıyım onu düşündüm ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Siyah Süt’ü okudum. Ağır bir kitap sonrası gereğinden fazla hafif(!) geldi. Elif Şafak da bunun farkında sanırım ki bu kitap unutulmak için yazılmış demiş başında. Bu ay Bebeğiniz ve Siz gibi bir dergi almışım da ekinden bu çıkmış, ya da bir muayenehanede sıra beklerken sehpada bulup bir saatte okumuşum gibi geldi. Ve unuttum gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Sevgi Soysal’ı çektim kuleden. Yenişehir’de bir öğle vakti… Okuyoruz. Çok keskin gözlem yapan bir kadın… Perihan Mağden’in gözlem ve anlatım tekniğinde etkilendiğini düşündüm, kendimce benzettim netekim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;Margot Karayip Korsanı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bolca film seyrediyorum. En son Chukie, kedisi Kül ve Esperanza bize geldi. Beraber dondurma yiyip, Garden State seyrettik. Çok sevilesi bir film bu ve bu Natalie Portman denen küçük şey, Leon’dan sonra ilk defa bu kadar doğal oynuyor. Ekrana girip sarılasım geldi kaç kere, öyle duygu yumağı şeklinde seyrettim yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6600;"&gt;&lt;strong&gt;Yaz sonuna gelmeden, tatile bir daha gidelim diyen, arsız Margot&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu haftasonu yine gidiyoruz. Bu sefer iyice güneye… Anneannem ve annemi görüp oradan Adrasan’a oradan da Kaş’a gideceğiz inşallah. Bavul hazırlarken aklıma bir şeyler düşerse dönüp yazacağım yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama olur da yazamaz isem, buraya mim koydum. Sesten bir tırnak çiziği… Margot buradaydı. Yine gelecek…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2088002376893223028?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2088002376893223028/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2088002376893223028&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2088002376893223028'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2088002376893223028'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/08/ben-sizi-unutmak-iin-sevmedim-derken.html' title='Ben sizi unutmak için sevmedim! (derken keşke size Sadri Alışık gibi bakabilseydim)'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4835724615327791251</id><published>2008-07-18T11:50:00.004+03:00</published><updated>2008-07-18T11:55:24.000+03:00</updated><title type='text'>Ofis: Kapağını kıramadığım kavanoz.</title><content type='html'>Ben kendimi daha çok seyirci gibi görüyorum son zamanlarda. Takipçi insanlara muazzam bir iş yapıyorlarmış gibi bakıyorum. Herhangi bir şeyi takip etmek benim için o kadar zorlaştı ki, sanki ekstra bir kuvvet kullanarak (kol kuvvetiyle değil ama belki mancınıkla) ancak yapabildiğim bir işi sonlandırınca büsbütün halsiz ve mecalsiz kalıyorum. Bir diziyi, bir mevzuyu, bir işi, bir sohbeti, bir anlatılanı, baştan sona mümkünü yok, takip edemiyorum, bir yerlerinde kopup gidiyor, sadece izlemekle yetiniyorum. Orada izleyerek var olmamın bazı sakıncaları yok mu? Var. Ama şaşırtıcı olan orada sadece izleyici olarak var olmamın kimseye garip hatta yanlış gelmemesi. Normal gelmesi. Bir kız var işte bizim ofiste, mahallede, yan binada, arka masada, ne yaptığını tam olarak bilmiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu çok normal… Sanırım kimse beni takip etmiyor artık. Ara sıra bakıp yollarına gidiyorlar sadece. Takip etmeyerek, dahil olmayarak, cevap vermeyerek silikleştirdim kendimi. Bambaşka bir yerdeyim süsü verdim, o süse herkes alıştı, kimse sorgulamıyor artık. Delidir nerede gezinse yeridir etiketini hak ederek kazandım. Hâlbuki ben onların delirmelerini izliyor gibiyim ve sanırım bu pek sağlıklı değil. Şimdi sıkı takipçilerin gitmelerini gelmelerini, yazışmalarını, streslere girmelerini, kavga etmelerini, dedikodu yapmalarını izleyerek geçiyor günlerim. Manasız buluyorum bu hareketlerinin önemli bir kısmını ne yalan söyleyeyim. Benim hayalet yapımdan herhangi bir tedirginlik duymadıklarından, ben yokmuşum gibi bile davranıyorlar bazen. Kabul gören, selam verilen ama daha çok kendi haline bırakılan bir hayaletim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hallerin müsebbibi yine yazın o ağır sıcakları zaten. Silikleştiren, buharlaştıran, alıklaştıran haller. Kimsenin kafasını kaldırıp da yanındaki ne halde bakmaya mecalinin olmadığı haller. Herkes kendi derdinde zaten mottası olduğundan küçük Amerika memleketimizin, artık cidden herkes kendi halinde. Ev derdinde, iş derdinde, çocuk derdinde, sağlık derdinde… Televizyonlarda da bir şey yok gerçi uyuşmak için, peki ne yapıyor bu insanlar? Balkonda oturup düşüncelere daldığını sanmıyorum çok kimsenin. Oyalanıyorlar kanısındayım. Evet, kesinlikle oyalanıyor insanlar (Zaten oyalanarak geçen hayat sayısının oya gibi işlenerek geçen hayat sayısına oranını binde bir, devede kulak gibi oranlayabiliriz belki) .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece iş güç sahibi insanlar takip ediyor, iş akışını, para akışını, maaş günlerini, tatil günlerini, yıllık izinleri, yemek saatlerini, sigara molalarını, kimin kimin arkasından iş çevirdiğini, mesai saatlerini, öğlen yemeğinde ne olduğunu, nöbet sırasının kime geldiğini ve daha bir sürü şeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaktaki kedi takip etmiyor. Evdeki hele hiç… Bizim mahalledeki teyze, o çıplak ayaklarını çardağa dayayıp danteline dalıp giden, etmiyor. Kovalamaca oynayanlar, geç kalkanlar, pazara çıkanlar, kahvede gazete okuyan ihtiyarlar, sudoku çözenler, avareler, yaşlılar, çocuklar, işsizler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir laf vardı, kim demişti onu? Hayat bir oyundur, ama roller kesinlikle yanlış dağıtılmış!&lt;br /&gt;İşte benim o: Yerini bir türlü sevemeyen hayalet.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4835724615327791251?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4835724615327791251/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4835724615327791251&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4835724615327791251'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4835724615327791251'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/07/ofis-kapan-krmadm-kavanoz.html' title='Ofis: Kapağını kıramadığım kavanoz.'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2737556336693206713</id><published>2008-07-15T14:57:00.002+03:00</published><updated>2008-07-15T15:08:16.427+03:00</updated><title type='text'>Yaz ağırkanlı bir mevsimdir.</title><content type='html'>Herkes kışın yaparken planlarını ben yazın durur düşünür, uzaklara dalar dalar çıkar oldum. Yeşil ördek gibi… Kendimce çok ciddiye aldığım bu düşüncelerimle oyalanıp duruyorum. Düşündükçe düşünesim, yüzdükçe açılasım geliyor. Plan, program ve eskizlerle meşguldüm son bir senede şimdi dönem sonu raporlarını alıyorum kafamda. O raporları evirip çeviriyorum, masaya yayılmış olanları teker teker ayırıp dosyalıyorum, gereksizleri atıyorum, doğruları onaylıyorum. Bütün bir senenin iş raporları birden yığıldı kafama, ağırkanlı tasnif sürecindeyim. Dışarıdan hiçbir iş yapmıyor görünsem de (masam, dolabım, odam, makyaj malzemelerim, yıkanmış çamaşırlar, ofis dosyalarım, ayakkabılarım ve dahi kitaplarım (!) bile dağınık) içeride bir çarşafı yere yaymış, çok itinalı bir çalışmaya dalmış gitmiş vaziyetteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir günlük açtım kendime ve oraya kendimce çıkardığım sonuçları yazıyorum. Bir hayat tecrübeleri not defteri… Kendimce öğrendiklerim için başlıklar açıyorum ve altına doğru bildiklerimi yazıyorum. Mesela gündelik hayat başlığı altında küçük alt kümeler var, ev işleri, alışveriş, ev ekonomisi, ofis hayatı, yemek içmek vs vs. Bunları ehemmiyet taşıyanlar ve mühim sandıklarım ama yanıldıklarım gibi sınıflara ayırıyorum. Yanlışların altını çiziyor, isabetli kararlara yıldızlı pekiyi veriyorum. Sonra yazı hayatı diye başka bir başlık ve altında yine diğer alt kümesler ve tavukları. Kafamdaki çarşafı deftere silkeliyorum diyelim işte netice itibarı ile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın bana bu yer açan, çarşaf yayan tavrını seviyorum. Günleri uzatmasını, balkonları açmasını, kıyafetleri ve angaryaları azaltıp, ayıklayamadığın pirinçleri bir tepsi içinde getirip kucağına koymasını seviyorum. Daha önce kafamı kaşıyamazken şimdi kafamı kaşındıran o bahaneleri bulup tek tek ilaçlıyorum. Bahaneleri bulunca hemen yazıyorum ki somutlaşsınlar, yazıyorum ki üstlerini bir güzel çizeyim defterde. İşte benim bu yaz dışardan aheste ve dağınık bir hanım gibi görünmem içeride bir işlere daldığımdandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir şeylere başladığımda neye başladığımı genelde ben de bilmem onu zaman içinde hepberaber anlayacağız, bir şekilde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223210829773273874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SHySk2-b-xI/AAAAAAAAAOI/AV8YXfSmCAQ/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+221.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Resim: Yaz sıcakları Colin'i fena çarptı, lavaboda uyuyor artık.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2737556336693206713?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2737556336693206713/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2737556336693206713&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2737556336693206713'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2737556336693206713'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/07/yaz-arkanl-bir-mevsimdir.html' title='Yaz ağırkanlı bir mevsimdir.'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SHySk2-b-xI/AAAAAAAAAOI/AV8YXfSmCAQ/s72-c/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+221.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-568615844267275359</id><published>2008-07-09T10:48:00.003+03:00</published><updated>2008-07-09T16:53:10.413+03:00</updated><title type='text'>Anneler ve Hayat</title><content type='html'>Annem anneannemi de alıp yazlığa, Antalya’ya göç etti. Orada yuvalandılar, ne zaman dönecekleri şimdilik belli değil. Normalde hepimizin hayatında bir anaç unsur vardır. Benim iki tane var. Hep öyleydi yani doğduğumdan beri. Önceleri yetkili anaç unsurum anneannemdi, beni o büyüttü. Ne zaman ki annem emekli oldu aralarında yetkiyi tekrar paylaştılar bu sefer annem ergenlikten sorumlu yetkili anaçlığa terfi etti. Anneannemse, çocukluğumun en kıymetli şeyi, benim suç ortağım, kankam olarak emekliğe ayrıldı. O gün bugündür annem ikimizin anaç teknik direktörü oldu ve hala da öyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiidir ki hergün telefonda konuşuyoruz. Üç kişi olarak tek telefon hattından verimli bir şekilde faydalandığımızı söyleyebilirim. Teknik olarak ben annemle konuşurken, anneannem yanında konuşmayı dinliyor ve benim ne söylediğimi duymadan bildiği için eko şeklinde muhabbete katılıyor. Tahmin edersiniz ki kendime hiç iyi bakamadığımı düşünüyorlar. Bronşit de oldum zaten. Netameli olduğumu bildiğim halde neden kendimi korumuyor muşum? Geceleri ballı süt içmeli ve klima gördüğümde kaçmalıymışım. Eğer bunları yapmazsam bronşitim yerleşebilirmiş. Zaten gece gündüz beni düşünüp duruyorlarmış ve noolur kendime iyi bakayım ve onların aklını buralarda bırakmayayımmış. Hepsi için ezbere bildiğim teselli cümlelerini hergün otomatik olarak söylüyorum ve onlar da ikna olmasalarda sesimi duyup, söz aldıklarından kısmen rahatlayıp telefonu kapatıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gecede bir mutlaka rüyamda onları görüyorum ve biliyorum ki onlar da beni görüyorlar. Zaten bir şey anlatmasam da ultra gelişmiş anaç radarlarının üzerimde gezindiğini gayet iyi biliyorum. Ondan konuşmalarımız daha çok bir adet yerini bulsundan ibaret, yani kendine iyi bak, tamam anne! Falan onlar hep hikâye. Söylemediklerimi bile bildiklerini adım gibi biliyorum. Ama bu telefon konuşmaları asıl komik hikâyeleri duymama ve karşılıklı iki gülmemize yarıyor asıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela geçenlerde anneannem ‘Ağaca çıktım dün ben ‘ dedi. Ve gülmem için hınzırca sustu ve bekledi. Anında güldüm ve ‘Nasıl yani?’ dedim. ‘Ağaca çıktım işte uzun hikâye…’ diye vaziyeti kaşıdı ve meraklandırma ayağı çekti. ‘Ağaca nasıl çıktığını anlatır mısın lütfen?’ diye kikirdedim. Meğerse Tilmaç Çiftliği’ndeki ağaç evlerden birine çıkarmışlar bizimkini, orda dereye karşı kahvaltı etmiş! Hasır şapkalı fotoğraflarını cep telefonu ile göndermeye çalışması bile yeterince şahaneyken ağaç ev keyfini duymak iyice hoşuma gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların yazlık bir hayatla beraber akşam verandada okey oynamalarını, öğle uykularına falan yatmalarını, her gün bir zeytinyağlı pişirip yemelerini uzaktan ama sanki görüyormuş gibi takip ediyorum. Bunları anlatsınlar diye her gün telefon açıyorum zaten, bir de radyasyonu gitsin diye telefonu üç kere çaldırmadan açmamayı öğrenmişler, kim dediyse?( Osman Hoca?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ederlerse iyi ederler, ben birbirinize onlar bana iyi bakın kendinize deyip duruyoruz işte, ne demekse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;son dakika notu:&lt;br /&gt;- Eeee anneanne nasıl gidiyor okeyler ?&lt;br /&gt;- Valla şekerim ben senin annenin pokerine (!) ayak uyduramıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-568615844267275359?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/568615844267275359/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=568615844267275359&amp;isPopup=true' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/568615844267275359'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/568615844267275359'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/07/anneler-ve-hayat.html' title='Anneler ve Hayat'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-9027212163638569778</id><published>2008-07-07T17:16:00.004+03:00</published><updated>2008-07-07T17:22:21.425+03:00</updated><title type='text'>Mass doğrusu, pes doğrusu!</title><content type='html'>Bu haftasonu güzelim Cumartesi günü bir yarım altın gibi bahşedilip de avucumuza konunca, kendisini kırıntısına kadar harcamayı kendime bir borç bildim. Bir Cuma ertesi ki- geliş sevinci cumadan içimi sarmayalı aylar, yıllar olmuş – sabahına uyanıp da bu gün iş de yok iki tam gün tatilim var benim fikri aklıma gelince sevindirik oldum. Bir his dolup içime, uçuyorum sandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colin önce işe gidiyorum sanıp kapının önüne barikat kurdu. ( Sabahları işe giderken arkamdan dörtnala koşup, beni geçip, kapının önüne yatıp, direnişçi pozu alma huyu var). Hiç aldırmayıp mutfağa girip, buzdolabını taraşlamaya başladığımı görünce, yerinden meraklıca kalktı ve mama geliyor diye bu sefer ayaklarıma dolanmaya başladı. ‘Sana en hakiki mamadan açmaz mıyım ben tosunuuuum!’ diye haykırdım! O da heyecanlanıp miyavlayınca ayrı nedenlerden de olsa bir süre sevgi yumağı olduk. Ah cumartesi aslında ne kadar da güzel bir gündü. Bir türlü tam katılım sağlayamadığım bu haysiyetli günün şerefine güzel bir kahvaltı alışverişi için kısa bir bakkal yürüyüşü yaptım. Sonra masaya yaydığım gazeteleri, doldur boşalt yöntemiyle içtiğim 4 çay eşliğinde bitirip, köşe yastığı konumuna geçtim. Ve Yamyam uyandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam hafif çökmeye başlarken biz de çöktüğümüz koltuklarda yavaşça kıpırdanmaya başladık. Masstival’e doğru yollanmak üzere yola çıkmamız takriben bir saati buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girişte bileğe zımbalanan bileklikleri kuşanıp, cengâverler gibi Parkorman’ın konser alanına akarken, Duman çoktan Amman aman amaan diye uzaktan çığırmalara başlamıştı. Kocaman minderlerde yayılıp yatanlar, yerlere bağdaş kuranlar, köfte ekmek sırasında umutla bekleyenler arasında şöyle bir gezindikten sonra biz de bir kenarda çaktırmadan, esas kız Alanis Morissette’in çıkmasını beklemeye başladık. O sırada tıkındığımız sosisliler pişmemişti, aklımız köftede kaldı derken Alanis hanım sahneye çıktı. Çok pozitif enerjili bir hanım kendisi, reiki yapar gibi şarkı söyledi ve o reikilerden bir kısmının bana çarptığını bizzat hissettim. Bir ara transa geçip kendi etrafında dönmeye başladı, o kadar hızlı döndü ki kafasını bir yere çarpacak diye ödümüz koptu. Ama çok dengeli bir şekilde durdu ve selam verdi. Sonra geldi bisini yaptı, öpücükleri de yolladı gitti. Güzel insanın hali bir başka işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5220276574103878466" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SHIl4szBO0I/AAAAAAAAAN4/6ttgOJ9MdA0/s320/alanis.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Pazar günü festivale doymayan karı koca olarak Parkorman havuzunun kenarında bulduk kendimizi yine. Levent Yüksel gayet cool siyah gözlükleriyle çalıyor, söylüyordu. Siyah t-shirt sevdiği belli olan kalabalığın içinde her zamanki Arabesk damarımızın kabarmasıyla, hep bir ağızdan ‘Senin Allahın yok mu?!!’ diye haykırırken buldum kendimi. Sonrasında yine ilk kasedi olan ve talihsizce Best Of’u da ondan ibaret kalan Yüksel ‘ Sevdikçe sevesim geliyor’ konulu şarkısı ile konserini bitirdi. ‘Bir daha!’ gibi göbek tandanslı şarkıları duymadık, görmedik, bir ara ben münasebetsizce hatırladım o kadar. Sonra Şebnem Ferah çıktı, ona da keyifli keyifli iştirak ettikten sonra biraz yemek yemek, saçlarımızı kabartmak, gözlerimize siyah kalem çekmek falan için alandan ayrıldık. Sonrası malum Whitesnake ve Defleppard gibi gürültülü şeyler dinledik. Yamyam nostalji yaşadı, ben adamın pantolonuna takıldım, el çırpmalara katıldım vs vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte kombine tabir ettiğim bir haftasonu daha, kombine bir bilet eşliğinde böylece sonlanmış oldu. Antibiyotiğe hala devam ediyorum, öksürük de hala tam kesilmiş değil. Ama yine de gördüğünüz gibi hiçbir şeyden geri kalmıyorum! Hasta modundan sıkıldım ve hastayım ama bilet bende moduna geçtim. Haydi, hayırlısı diyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-9027212163638569778?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/9027212163638569778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=9027212163638569778&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/9027212163638569778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/9027212163638569778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/07/mass-dorusu-pes-dorusu.html' title='Mass doğrusu, pes doğrusu!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SHIl4szBO0I/AAAAAAAAAN4/6ttgOJ9MdA0/s72-c/alanis.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5337227502359687743</id><published>2008-07-03T14:00:00.029+03:00</published><updated>2008-07-03T15:49:02.059+03:00</updated><title type='text'>Margot'nun gezi notları</title><content type='html'>Ayça’nın &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&amp;amp;ArticleID=886063&amp;amp;Yazar=%20&amp;amp;VersionID=&amp;amp;Date=03.07.2008&amp;amp;PAGE="&gt;bu&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; yazısını okurken, ‘Zaten tatil için bütün sene köşeye de bir para koyamamış olması bir yana, eskaza tatile gidebildiyse, o keltoş bir hafta da bitecek diye çektiği stres dört ay tatilde anca geçer.’ cümlesini ( tam da üzerine basmış, kesinkez yerinde bir gerçeğin tespiti olarak) kafamda bir yerlere ( yani buraya) yazıyorum sevgili komşularım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçten içe çeker olduğum o stres, bana bronşit olarak geri mi döndü acaba? Aldığım notlar kenarları kıvrık sayfalar halinde kitabımın arasında dururken işte bunu düşünüyordum. Biraz önce hazır bir hap daha yutmuşken, o nadide notları çıkardım ve okudum. İçimde birden bir şeyler esti. Bir sayfa açtım ve yazmaya başladım. Aldığım notları çok da fazla değiştirip hikâyeleştirmeden ( samimiyetini fazlaca bozmadan ve antibiyotikli ruh halimi bu işe bulaştırmadan ) buraya aktarmak istiyorum, birkaç güzel, iç açan fotoğraf da altalta dizelim ki, renkli resimli olsun bu fotoroman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218743476393182882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGyziqxNhqI/AAAAAAAAAMQ/IXgXh851UEo/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+004.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff9966;"&gt;Datça ve Gu-guuuk-çuk!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gözümün gördüğü şeyler, elimle dokunduklarım, tattığım lezzetler ve etraftaki tüm kokular değişti. Ağustos böceklerini, kumruların o nazik sesleriyle guguşlamalarını, rüzgarın ağaçlarda ve çalılarda çıkardığı o sesi, dalganın sahile foşşş diye vurmasını duyuyorum. Devamlı bir esinti ve serin gölgeler içindeyiz ilk günlerde. Kaldığımız otelin ağaçları, çimenleri, çiçekleri devamlı salınıp dururken, bastıbacak Kıfkıf’ın küçük kulağı, esen rüzgarla bir yaprak gibi titriyor. Hamakta sallanıyorum, bütün o yollardan sanki yüksek mi yüksek bir kaydırağın tepesinden kayar gibi geldim. Buraya, bu hamağa düştüm. Dağların arasındaki bir sürü zeytin ağacından birinin dibine. Hooop burdayım! Böyle bir yerin varlığını o kadar unutmuşum, hayalini bile kuramamışım, o kadar dalmışım ki şehrin göbeğindeki o sonsuz sıkıntılı işlere, gerçek dışı bir yerdeymişim gibi sersemce bakınıyorum etrafa. Gerçek gibi gelmiyor nedense hiçbir şey, tatili hala bir hayal sanıyorum ilk günlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218750335568556482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy5x7MDscI/AAAAAAAAAMw/hkjMQBB_s2k/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+100.jpg" border="0" /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218744962294863666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy05KLx1zI/AAAAAAAAAMY/z2Z7ZjfEYpY/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+107.jpg" border="0" /&gt;Nermin Hanım bahçeden topladığı kabakları ızgarada pişirerek, yaprak sarmalarıyla, inanılmaz güzel zeytinyağlı barbunya, ıspanak, börülce ve salatalarla doyuruyor karnımızı. Herşeyin tadı farklı geliyor. Bir Burgaz Rakı tanıdık… Bir de Yamaha org’da çalınan Türk sanat müziği şarkılar. Şarkı arasında çalan telefon için şarkıyı kesip ‘ Nermin Hanım telefoooon’ diye seslenmeler de gerçek üstü, gülüşmeler bile bulanık daha. İlk gece idrak zorlanması yaşıyorum rakı eşliğinde. Birden Datça çarpmışa dönüyorum, uyuyup normale dönmem lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli takım maçları tatilin olmazsa olmazı. Ama bir türlü Atv’nin şifresini kıramıyoruz, gelip giden çocuklar internetten bakınıyor, sofra kurulmuş heyecanla bekliyoruz. Yok, şifre o kadar sağlam ki kırılmıyor. Milli maçı Yunanca seyrediyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218747360400409074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy3Ev0sgfI/AAAAAAAAAMg/CUA4v_BkZYA/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+079.jpg" border="0" /&gt;Ertesi gün çevremizi tanıyalım turları dâhilinde gezmeye başlıyoruz. Eski Datça, Can Yücel’in evi, taş evler, nezih birkaç cafe’cik, incik boncuk satan bir dükkanın içinde test çözen iki kız çocuk, etrafımızda dolanan siyah beyaz bir rehber köpek, güneşten kaçalım diye sığındığımız köy kahvesi, muhabbete ve rehavete dalmış ihtiyarlar, otlu gözleme, bir camekan içinde Can Baba’nın yarım kalmış şarabı, duvarlara acemice boyanmış yağlıboya resimler, ayak altında gezen sıska, patlak gözlü, &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Yoda"&gt;&lt;strong&gt;Master Yoda&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;kılıklı yavru kediler , kahvenin önünde duran arabadan taze balık almalar… Akşam. Yanan mangal’ın yanında havluya sarınmış oturuyorum. İçim üşüyor, hasta oluyorum. Datça’nın hastasıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218752923250285218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy8IjDdWqI/AAAAAAAAANA/RT7-sL9EEEw/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+059.jpg" border="0" /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218749117469422690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy4rBal9GI/AAAAAAAAAMo/4v3o46URP2A/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+073.jpg" border="0" /&gt;Aynı bizim gibi! Deyip durduğumuz, karşılaştığımıza şaşıp kaldığımız Murat ve Didem. Murat’ın halleri Yamyam’ı hatırlatıyor, Didem’le konuştukça sen de mii? deyip duruyoruz. Otelde kalan bizden başka kimse yok. Şaşıp şaşıp kalmaktan, alışmaya ve gülüşmeye geçer geçmez iki araba arka arkaya Datça kazan biz kepçe oluyoruz. Fevzi’nin Yeri’ne gidelim, çok meşhurmuş orası!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası Fevzi’nin Yeri… Datça’da bir aile lokantası, sokak arasında ama buraya gelen herkes bir şekilde duyuyor. Bakın şimdi siz de duydunuz. Masadakileri de yazayım da tam olsun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şevketi bostan, çintar mantarı, Rum peyniri, mürekkep balığı yahnisi, balık köftesi, yavru enginarlar, koruk otu, ahtapot yahnisi, cevizli zeytin, salyangoz (!), sarı yanak istavritler (lüfer boyunda), dondurmalı naneli incir tatlısı ve nihayetinde Türk kahvesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218751714347510818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy7CLik7CI/AAAAAAAAAM4/Rpebr81yoxA/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+134.jpg" border="0" /&gt;Sandal gezisindeyiz bugün. Hayıtbükü’nden açıldık. Harun Abi kaptanlığında dört miço ilerliyoruz. İlk başlarda deniz sakin, Ovabükü’ne yaklaştıkça azıyor. Dalgalarla beşik gibi sallanıyor kayık, soğuk suları kafamızdan aşağı yiye yiye geri dönüyoruz. Sakin bir koy bulunca sarkıtılıyor oltalar. Rüzgârda fanilasının içine geri sokuyor Harun Abi kollarını, sigarasını fanila çadırının içinde yakıyor. ‘Siz de buraya gelmeden çok sıkılıyor muydunuz önceki hayatınızda abi? Diye soruyoruz. ‘Buraya ilk geldiğimde bir kâbus gördüm. Gece kanter içinde uyandım. Kendime gelince anladım ki o kâbus benim hayatımmış meğer 'diyor. Başka soruya hacet yok, sessizce oltaların dibine vurduğu lacivert, saydam ve tekinsiz denize bakıyoruz. Tepelerde bir dağ keçisi sürüsü geziniyor. Birinin ayağı kayıp denize düşecek sanki her an, öyle dik yamaçlarda geziniyorlar ki hayret ediyoruz. Kekik mi yiyorlar acaba bugün? Biz kesin Nermin Hanım’ın hamsilerini yiyeceğiz, tuttuklarımızın hali içler acısı. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218756393983221602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy_SkirH2I/AAAAAAAAANQ/Axx4510PO-I/s320/DAT%C3%87A+2008+103.jpg" border="0" /&gt;Çıplak ayakla sığ denize atlayıp sandalı kıyıya çekmeye yardım ediyorum. Elimde sandaletler, o sığ sularda ordan oraya koşturuyorum, çantaları, fotoğraf makinelerini indirip arabaya taşıyoruz. Her şey artık gerçek, yüzüme gözüme yediğim serin sularla ayıldım. Kıyıda bekleşen yumuşak başlı av köpeklerinden biri sıcak başını bacağıma dayıyor. Evet diyorum sağ sağlim döndük Karabaş ama balık avı kesat geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yine kutlanacak bir şeyler var. Bu sefer hamsili, şakalı, gürültülü bir kutlama. Tellibağ şarap. Komşunun bahçesinden toplamış patlıcanların közde çıkardığı nefis kokular, sarımsaklı ıspanaklar. Suratlar hafif kızarmış, gülümsemeler sanki pembeleşmiş, herşey sanki artık renklenmiş gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218755615778631666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGy-lRgPb_I/AAAAAAAAANI/be1AMdBJ1jU/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+051.jpg" border="0" /&gt;Buzlu badem, ballı badem, bademli börülce… Benim için tam bir heyecan fırtınası: Datça pazarı. Hepitopu bir sokaktan ibaret. Ama tezgâhlarda kekikler, adaçayları demet demet. Börülcelerin dalları üzerinde, çilekler bahçeden toplanmış küçücük ve mis kokulu, yeşil zeytinlerin içine de badem doldurmuşlar ne güzel fikir, kaşar peyniri ile tulumu karıştırıp Kapiçyo diye bir peynir yapmışlar aman ne lezzet, domatesler kıpkırmızı, minik sivri biberler çıtır çıtır, torbalar elimizde, arka koltukta market alışverişine ayrıldı bile. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218758162845859042" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGzA5iEY_OI/AAAAAAAAANg/17yzvtxeX88/s320/DAT%C3%87A+2008+129.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bizim de ayrılma zamanımız geldi zaten. Son gecelerden birinde sahildeyiz. Dolunay pırıl pırıl, sanki bütün Datça’yı, denizi, sahili, zeytin dolu tepeleri aydınlatan bir japon feneri gibi gökyüzünde asılı. Havlulara sarınmış şezlonglarda yanyana yatmışız. Yıldızlar aydınlıkta görünmüyor, deniz şıpırtısı ile uyuyorum. Uyanınca sanki gerçeği bırakıp hayale dalacakmışım gibi geliyor. Burada her şey artık o kadar gerçek ki, uykumda hüzün basıyor beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218759858662104130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGzCcPefXEI/AAAAAAAAANo/YrDN_MRTfiA/s320/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+088.jpg" border="0" /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5337227502359687743?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5337227502359687743/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5337227502359687743&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5337227502359687743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5337227502359687743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/07/margotnun-gezi-notlar.html' title='Margot&apos;nun gezi notları'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SGyziqxNhqI/AAAAAAAAAMQ/IXgXh851UEo/s72-c/DAT%C3%87A%27NIN+HASTASIYIZ+004.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3562589362492809638</id><published>2008-06-23T16:00:00.001+03:00</published><updated>2008-06-23T16:05:27.282+03:00</updated><title type='text'>Bugün neler oldu?</title><content type='html'>- Bir haftalık DATÇA tatilimizden sonra evimde uyandım, amma da güzel uyumuşum!&lt;br /&gt;- Colin beni çok özlemiş, ya da özlemiş gibi yaptı, sabah sabah kendini 10 dakika sevdirdi, verdiğim mamaları beğenip, bacağıma sürtündü.&lt;br /&gt;- İşe geç geldim, kendime şaşırtıcı bir hevesle beyaz gömlek ütüleyip, dolaptan topuklu ayakkabılarımı çıkardım. İşe gitmek tatilden sonra nedense o kadar da korkunç (!) gelmedi.&lt;br /&gt;-Tatil dönüşü nümayişine katıldım. Tebrikleri ve hoşgeldinleri kabul ettim, çok yanmamışsın gibi ezberden muhabbetlerde bulundum. Yemekhanede yemeğimi yedim, bol bol mail'leştim&lt;br /&gt;ama Datça notlarının hepsini bir çırpıda tüketecek kadar değil.&lt;br /&gt;-Birazdan faturaları açacağım katmer katmer. Tahinsiz ve sade olarak imzaya sunacağım.&lt;br /&gt;Akşama börülce pişirmeyi düşünüyorum, Datça pazarını arka koltukta İstanbul’a taşıdığımı söylememe gerek yok sanırım?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3562589362492809638?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3562589362492809638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3562589362492809638&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3562589362492809638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3562589362492809638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/06/bugn-neler-oldu.html' title='Bugün neler oldu?'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5712939696992817156</id><published>2008-05-30T14:52:00.005+03:00</published><updated>2008-05-30T15:02:58.597+03:00</updated><title type='text'>Aldanma ruhum, kulağımda kiraz, sardunya sularken yazmıyorum bunları!</title><content type='html'>İşler yığıldıkça yığılıyor ofiste, ama ben buzz gibi görünen o denize bir türlü giremiyor, kendi kıyılarımda gezinip duruyorum. Arasıra ayaklarımı sokuyorum suya, birkaç mail falan yanıtlıyorum, sonra korkunçç bir iç sıkıntısıyla geri kaçıp gazete okumaya devam ediyorum kaldığım yerden. İşlerden oluşan deniz, ben kıyıda oyalanırken büyüdükçe büyüyor, ben ne kadar geri çekilsem de gelip ayaklarıma dolanıp duruyor, beni içine çekmek, beni yutmak istiyor! Ne kadar kaçsam da, şu kapıdan çıkmadan kurtulamam biliyorum. Hergün mecalsizce suya girip, suyun üzerinde durmaya çalışmalıyım. Yüzmeyi geçtim, yüzesim zaten yok, sadece suyun üzerinde durmak bile yeterince zul bana. İşte böyle bir süre kıyılarda dolaşma, denize girdin giremedin, öğlende insafsızca tepeye çıkan güneşin mesai bitimine doğru yavaşça alçalması ve sonunda terliklerini kapıp bu deniz kıyısından kaçmak demek iş hayatı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve dönmek için çıkıyorum her sabah evden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz zamanı daha da bir depreşen, tepeye çıkan, azan ve çekiştiren serserilik hallerimi zaten ne kadar yazsam az gelir, buradan kıyı kasabalarına yol olur. Ondan şimdi burada nakaratta israfa gitmeyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girişten gelişmeye doğru topuklarsak ( bu yaz mecalsizliğinde sürünürsek desek daha doğru olur) havaların ısınması ile beraber ruhuma sürekli çeşitli mecralardan kaç kurtul telkinleri çarpıyor, ruh da tabii tepki veriyor, nereye, nereye?? Diye heyecan yapıyor. Bilmiyor ki gariban öyle tavşana kaç, tazıya tut demek kolaydır da iş kalk gidelime gelince herkes ayran budalası gibi bakar da kalır hayata. Nasıl mı? Mesela şimdi öğle tatilidir. Kalktın köşedeki markete kadar gittin bir maden suyu alacaksın, yolda bir bakıyorsun pembe beyaz zakkumlar açmış, çocuklar merdivene oturmuş dondurma yiyerek itişip kakışmakta, havada sen yürüdükçe burnunu gıdıklayan iğde kokusu, ıhlamur kokusu, hanımeli kokusu. Birden bire plazadan çıkmış, zakkuma çarpmışa dönüyorsun. Ama gel gör ki, üzerinde en iyi niyetli hayalle kot, bluz bilmemne, hani nerede şortlar, hani parmak arası terlikler nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte sen böyle daha bakkala giderken bile tebdili kıyafet düşersen bir hayalin içine, gel de ayıkla pirincin taşını, kavur tel şehriyesini ve anlat bu ruha o plaza denen içinde florasanlar yanan, klimalı, takım elbiseliler cumhuriyetine dönmesi gerektiğini! Anlat hadi anlat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatamayacağına göre canımın içi, işte gelirsin böyle iki ucu açık, arasından yaz rüzgârlarının eserek cereyan yaptığı yazılara sığınır, arada iki müzik dinler, ruhunu havalandırır, kontrolcü annesinin sokağa salmadığı çocuklar gibi pencerenin önünde sokağa yanık yanık bakakalırsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine akşam kurtarır seni, o zaman dersin ki: En azından sabaha kadar bırak ruhunu da istediği gibi salınsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Der Margot ve üzerine yaldır yaldır, dalga dalga gelen evrakları görerek hayırrrr! Diye bağırarak yazıdan ayrılır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5712939696992817156?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5712939696992817156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5712939696992817156&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5712939696992817156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5712939696992817156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/05/aldanma-ruhum-kulamda-kiraz-sardunya.html' title='Aldanma ruhum, kulağımda kiraz, sardunya sularken yazmıyorum bunları!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5428450503997345162</id><published>2008-05-28T16:37:00.003+03:00</published><updated>2008-05-28T16:43:13.437+03:00</updated><title type='text'>Ne kadar alengirli komşumuzdun sen Gayret Abla!</title><content type='html'>Margot ile Sağlık olsun! Programına hoş geldiniz pek değerli komşular!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sizlerle otuzlu yaşlarda ruh ve beden sağlığını irdeleyeceğiz. Konuya yabancı komşular, hemen şimdi blog değiştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim son zamanlarda Osman Müftüoğlu es kaza beni görse beyefendinin kesinlikle gurur duyacağı bir tablo çizmeye gayret ediyorum. Sonuçta hayat bir gayretten ibarettir diyeceğim ama o zaman yazı istediğim kadar uzun olmayacak. Dolayısıyla şimdi yazıyı açalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili komşum &lt;strong&gt;&lt;a href="http://handannkaleminden-handan.blogspot.com/"&gt;Handan Hanımefendi&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;’nin de belirttiği üzere, otuzlu yaşlarda metabolizmamız yüzde otuz yavaşlıyormuş! Sanki iki otuz bir olmuşlar üzerimize geliyorlar, insan ister istemez bir irkiliyor. Ama tabii önceki yazımızda da belirttiğimiz üzere korkunun ecele faydası yok, dolayısıyla korksak dahi çaktırmıyoruz. Burada hemen eskiden yerdim yerdim bir şeycikler olmazdı, aaah ah diye iç çekerek devam edelim mi? Edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, maalesef ki bünyemiz yavaşlamaya başladı, artık o ocakbaşına oturup da, karşısındakine bir çöpşişini görüyor ve bir buçuk arttırıyorum diyen Margot değiliz. Olamıyoruz. Annemizin ahı tutmuş da bırakmamış gibi, mavi yeşil ambalajda bir takım mukavva tadı ve görüntüsünde gıdalar istifliyoruz çekmeceye. Hemen sol çaprazında minik bir poşette cevizlerimiz ve sıkı durun yeşil çayımız (!) duruyor. Bu göz yaşartan manzaraya daha fazla dayanamıyor ve hemen çekmeceyi kapayıp, masamıza dönüyoruz ki bir cam şişe suyumuz, üzerinde ‘ bugün bu şişe bitecek’ hayali yazısı ile oracıkta durmuyor mu? Hem de tüm heybeti ve kırmızı kapağı ile!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masaya bitişik bir yaşam formunuz olduysa, artık kaderiniz de kapıya dayanmış, hatta kapıyı zorlamaya başlamıştır bile. Eli kulağındadır kapı yıkılır ve sanki çok da lazımmış gibi beliniz, sırtınız ya da boynunuz ağrımaya başlar. Bunlardan birini seçip beğenip alabilirsiniz. Artık mail sohbetlerinizde Volteren iyi gelir, kas gevşetici alsana, hangi bitki neye iyi gelir, gibi muhabbetler dönmeye başlar. Hatta ve hatta eczacı bir kankanız olur, mesela ‘bilmemne lazım bana’ dersiniz. Ay o yaramaz, bak şunu dene, bana çok iyi geldi der. Bitkisel desteklerden, antioksidanlardan, yeni çıkan nemlendiricilerden falan konuşmaya başlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle kaptırmış gidiyorken işte, ben ne yapıyorum Tanrım? Gibi arada sırada çakan şimşekler de olur. Bu kısa süren aydınlanma anlarında, hayat kısa, gayret, gayret bir yere kadar dersiniz. Canınız bir Kürt böreği çeker, kokoreç çeker, ciğer çeker ne bileyim işte kendisi ya da paketi yeşil olmayan bir şey çeker! Böylece hayatta gayret et ve anasını sat uçları arasında sallanan, kafası ve ruhu karışmış tipik, günümüz şehir insanı prototipi halinde yaşar gidersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ey değerli komşularım, böyle olmak zorunda mıdır? Reva mıdır, sorarım sizlere! İkisinin arasında bir ağız tadı, bir ruh kıvamı, bir orta yolu bulmak bu kadar zor mudur? Değildir elbet, değildir de, onun için de bir gayret gerekir işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet yeniden gayret konusuna geldiğimize göre artık bu yazımızı da paket yapabiliriz, masa başında okunmak üzere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gayret ederken ederken, bir gün gelecek, işlerin kendliğinden yoluna girdiği, göbeğinin içine çekmeden düz durabildiği, parmağının ucu ile çok leziz ama bir o kadar da sağlıklı yemekler yapabildiğin, hem sporunu yaptığın, hem arkadaşlarınla gezdiğin, hem kitap okuduğun, hem yazı yazdığın, hem çiçek ektiğin hem kedini sevdiğin, hiç düşünmeden pat diye çok şık giyinebildiğin, sabah yıkayıp çıktığında saçlarının harika göründüğü, makyajsız olsan da gözlerinin altının ışıl ışıl durduğu ve bunların hepsinin kendiliğinden ve hiç Gayretsiz (!) oluverdiği günler de gelecektir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umuduyla der ve bir sonraki bilindik ve sevildik normal bir Margotto yazısında daha buluşana kadar hepinize esenlikler dilerim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5428450503997345162?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5428450503997345162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5428450503997345162&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5428450503997345162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5428450503997345162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/05/ne-kadar-alengirli-komumuzdun-sen.html' title='Ne kadar alengirli komşumuzdun sen Gayret Abla!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4418922129024894005</id><published>2008-05-26T21:47:00.008+03:00</published><updated>2008-05-26T22:13:53.188+03:00</updated><title type='text'>Akşamsefası</title><content type='html'>Akşam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçeden su fıskiyelerinin şıkırtıları gelirken, yeni masada oturmuş bir şeyler yazmaya çabalıyorum. Aslında henüz başladım çabalamaya. Başlamak bitirmenin yarısıdır derler Margot, inanıyor musun buna?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonda bir klasik müzik konseri var, Colin’le Yamyam top oynuyorlar. Colin bugün çok huysuzlandı. Derdi nedir pek anlayamadık, pencereden dışarıdaki kuşları gördükçe delirdi sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok aradım seni nerelerdeydin? Çağrılınca gelmeyen kedi gibisin. Umudumu kesince gelip yanıma kıvrılan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok huzursuzdum huzur, seni çok aradım. İçimde bir yerlerde kendimi kandıramadığımı biliyordum bilmesine ama yine de geçer diyordum, geçecek elbet. Ama geçmedi, ertelendikçe katlanarak çöktü üzerime huzursuzluk. Çöktü kaldı. Ne yapacağını bilmez, neden böyle hissettiğini anlayamaz hallerde kalktım sabahları, o haller benimle işe sonra eve sonra yine yatağa, uykuma geldi. İkiz kardeşim oldu, kanımı emen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi unutmuştum da ondan oldu bunlar, kendime kendimi unutturmak için elimden geleni yapmış idim. Şimdi hatırlama zamanı. Tuhaf. Unutmam gibime gelmişti oysaki. Artık unutmam. Al işte bal gibi unutuyor insan. Demek bu kadar zaman lazım geliyormuş. Ve masanın başına oturmak lazımmış, masanın başından kaçmamak, kitabın kapağından kaçmamak, sabah uyanınca bugün ne yazabilirim, nasıl bir hikâye anlatabilirim bugün diye düşünmek lazımmış demek ki. Korkunun ecele faydası yokmuş, bunu kocaman harflerle yazmak… Yazmak, yazmak lazım imiş… Yazar gibi yapmak bile insanı rahatlatıyormuş meğer. Kendini aldatmadığını hissetmek yeterli imiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplarla dolu bir masa ve yazacak açık bir sayfa. Yanında kahveni getiren ve seni gelmişken öpen bir koca. Daha ne istersin işte dedi huzur, beklenmediği anda kıvrılıp yanıma yatan kedi halinde. Dünyanın en normal şeyiymiş gibi salladı hafifçe kuyruğunu bir aşağıya bir yukarıya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204765373767676818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SDsKiAqs85I/AAAAAAAAAMI/75IHVoYmNyo/s320/Burgaz_D80_may%C4%B1s_2008+063.jpg" border="0" /&gt;Elimi uzatırsam ve huzurumu okşarsam, kaçar diye korktum içten içe ve hiç ilişmedim ona, yanımda olmasının verdiği o ılık hissin buğusuna sürttüm yüzümü, gülümsedim.&lt;br /&gt;Kahve kokusu geldi burnuma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik çalayım dedim bari bir yandan ve yavaştan. Yamyam Papetti diye birini söyledi, Summertime dinledik bir yandan, stor perdeler bir yandan serin havayla kıpırdadı, titredi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamsefalarının açmasına az kala, kendimi daha fazla kapamamaya karar verdim. Şimdilik en azından akşamdan akşama açarım dedim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kusura bakmayın bu sefer kapıyı biraz dağınık saçla açtıysam. &lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204764136817095554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SDsJaAqs84I/AAAAAAAAAMA/PGjkYf2Gcy4/s320/Burgaz_D80_may%C4%B1s_2008+057.jpg" border="0" /&gt;Resimler:&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Burgazada'da bir ev, ve onun huzurlu kedisi.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4418922129024894005?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4418922129024894005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4418922129024894005&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4418922129024894005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4418922129024894005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/05/akamsefas.html' title='Akşamsefası'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SDsKiAqs85I/AAAAAAAAAMI/75IHVoYmNyo/s72-c/Burgaz_D80_may%C4%B1s_2008+063.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-9060702665086101052</id><published>2008-04-18T21:28:00.007+03:00</published><updated>2008-04-18T21:43:53.790+03:00</updated><title type='text'>Pazar mevsimi ve Vilmalar</title><content type='html'>Eskiden boyları bir karışı geçmeyen ve genelde pazarlarda satılan plastik bebekler alınırdı çocuklara. Bu plastik bebeklere hünerli anneanneler şapkalar, elbiseler diker, ucuza bol bol alınan ve çok sevilen bu bebeklerin gardıropları da bir hayli kabarık olurdu. O zamanlar Taş Devri’ni çok sevdiğim için anneannem bütün minik bebeklere (boyu bir parmakla bir karış arasında olanlara) Vilma derdi. Yani Vilmalar dendiğinde bu küçük bebekler manasına gelirdi. Her pazara çıktığımızda da bana mutlaka bir Vilma alınırdı. Pazara girer girmez Vilmam alınmazsa ortalığı birbirine katar, anneanneme pazar falan gezdirmezdim. Eğer Vilmaların nüfusu çok artmışsa, değişiklik olsun diye bir küçük karakaçan (ki plastik kulaklarından biri kopunca anneannem sonsuz yaratıcılığı ile erimiş muma şekil vererek ona kulak yapmıştı), yine plastikten korkunç sesler çıkartan minik bir akordeon, ya da en en kötü ihtimalle tercihen kırmızı ve minik avuç içime sığacak ölçüler içinde bir lastik top aldığımız da olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar benim daha bebekken, yürümeye bile başlamadan arabamla gezmeye başladığım bir yer olduğu için, o zamanki gözlerimle gördüğüm ilk büyülü yerlerden biriydi. Nemli ve sıcak havalarda, tenteler altında gezinip durmak daha o yaşta kanıma girdi ve bir daha da çıkmadı. Bir seferinde anneannem yine beni almış, pazara çıkmış. Ben arabamda, kafamda fırfırlı beni olduğumdan da komik gösteren o şapka ile oturuyorum. Neyse, gezmiş gezmiş bir peynircinin önünde durmuş. Peynir seçerken sanki bir yandan da arabadan hışır hışır sesler geliyormuş. Bir bakmış ben kucağımda mayocudan (ç)alınmış bir adet naylon poşetinde mayoyu hışırdatıp duruyorum! O günden kırmızıyı sevdiğim belliymiş ve fakat o hangi mayocuydu nasıl buldu, gitti, geri verdi bilmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5190655233779520754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SAjpbxDzVPI/AAAAAAAAAL4/kM6bTGHZ8ss/s320/piknik+004.jpg" border="0" /&gt;Ondan, bundan, bebekten, beşikten ya da her neyse ondan işte, pazarlara bayılırım! Doğuştan gelen bir yetenek gibi, gözümle, kulağımla, burnumla meyve seçmem işte bundandır. Ayşekadını iki parmak arasında çıtlatmalarım, kavun şap şaplarım, kıvırcık salatanın dantel dantel yumuşağını bulmak için çevirip çevirip bakmalarım hep bundan. Pazarı önce bir yukarı bir aşağı gezip, girişteki semizotu satan adam daha ucuzcuydu diye akılda tutmalarım, karman çorman bir tezgâhta, tepeleme yığılmış kimi defolu onca kıyafetin içine cengâverce dalmalarım da, kesin bundan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa kimileri sevmez pazarı. Kalabalık, yorucu ve gürültülü bulanlar vardır. Bense bu her türlü raconunu ezberlediğim bu minik panayırın içinde elimde simit ya da mevsimine göre süt mısır, kolumda sudan ucuza bulduğum için kendimle gurur duyduğum ganimetlerimle dolu pazar çantamla büyük bir neşeyle yürürüm bir aşağı bir yukarı. Sindire sindire, ayaklarıma kara sular ininceye kadar, geniş tentelerin gölgelediği, sutyen takmış vodvilci pazarcıların çoraplarıyla üstüne çıktıkları tezgâhlarının arasında kendimden emin ve mutlu, dolanır dururum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir görüntüyü bin görüntü, bir gürültüyü bin gürültü yapan, rengârenk bir kalabalıkla dolu bir çiçek dürbününün içine düşmüş de, bu halimden gayet memnun olmuşum gibi gülümserken gözüme avuç içi kadar bir şey takılır. Üzerinde biri delice komik gözlüklü, biri de tam anneannemin Vilmalarıma ördüğü modelde şapkalardan takmış, iki bebeğin gülümsediği bir cep aynası! İşte bu aynayı almamla, sevinmekten bir hal olmam bir olur, &lt;strong&gt;&lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87i%C3%A7ek_d%C3%BCrb%C3%BCn%C3%BC"&gt;kaleydoskop&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;un içindeki neşeli görüntüler dönmeye başlar, tıpkı bebekken kafamı kaldırdığımda etrafımın döndüğü gibi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı şeyler hiç değişmez. Ben değişmesini tercih etmediğimden belki de. Biz çok değişiriz ya, çok değiştiğimizi iddia ederiz. Ederiz de adamakıllı biraz düşünüp, neşeyle güldüğümüz o anın yaldızlı aynasına biraz daha dikkatli bakarsak kendimizi bacak kadarki halimizle görürüz. Mevsimler atlıkarıncada dönüp dururken işte, bizim için bahar ve yaz biraz da ondan, şenlikli pazar mevsiminin açılması demektir!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-9060702665086101052?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/9060702665086101052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=9060702665086101052&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/9060702665086101052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/9060702665086101052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/04/pazar-mevsimi-ve-vilmalar.html' title='Pazar mevsimi ve Vilmalar'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/SAjpbxDzVPI/AAAAAAAAAL4/kM6bTGHZ8ss/s72-c/piknik+004.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8347140789926187744</id><published>2008-04-16T11:50:00.002+03:00</published><updated>2008-04-16T11:53:25.872+03:00</updated><title type='text'>Bahar yorgunluğuna pozitif şırınga</title><content type='html'>..... :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="425" height="355"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/qN3kC_4xURA&amp;hl=en"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/qN3kC_4xURA&amp;hl=en" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="355"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8347140789926187744?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8347140789926187744/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8347140789926187744&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8347140789926187744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8347140789926187744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/04/bahar-yorgunluuna-pozitif-rnga.html' title='Bahar yorgunluğuna pozitif şırınga'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-1506677645668363245</id><published>2008-04-10T11:40:00.006+03:00</published><updated>2008-04-10T11:50:14.866+03:00</updated><title type='text'>Yamyam &amp; Colin</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187535004602282834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R_3Tmhk5M1I/AAAAAAAAALw/qALWj4lHzG8/s320/IMG_0341.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Maçlarının sonunda hüsran olsak da, teselli ödülü formamız var dedi, Yamyam ve Colin Kazım :)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ps: Saç tıraşı by Margot :)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-1506677645668363245?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/1506677645668363245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=1506677645668363245&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1506677645668363245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1506677645668363245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/04/yamyam-colin.html' title='Yamyam &amp; Colin'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R_3Tmhk5M1I/AAAAAAAAALw/qALWj4lHzG8/s72-c/IMG_0341.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-9200971865698214336</id><published>2008-04-07T16:01:00.009+03:00</published><updated>2008-04-07T18:17:55.822+03:00</updated><title type='text'>Zeki Müren ile yağmurlu radyo günleri</title><content type='html'>Bahara geçişin bir karın ağrısından ibaret olacağını kim bilebilirdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle oldu. Bugün yine iç bunaltan, yağmurlu, sırılsıklam hisli ve dışarıda gezinmeye çıkmaya, salınmaya olanak vermeyecek derecede sevimsiz bir hava var dışarıda. ( İstanbul’da Çıksalın adında bir semt olduğunu biliyor muydunuz?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle mütemadiyen yağmurun yağdığı, iç sıkan, insanların konuşmadan ve birbirine bakmadan ( belki sadece pencereden bakarak) durdukları o filmlerden birine hapsolmuşum da çıkamıyormuşum gibi hissediyorum kendimi bugün ofiste. Kendimce sakız çiğneyerek, kendince gerçeküstücülük oynayan yağmurlu penceremden dalıp dalıp gidiyor, sonra kaybolmayayım diye koşa koşa geri geliyorum.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://margotto.blogspot.com/2007/11/bu-gecekondudan-su-ier-martlar.html"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Bu gecekodudan su içer martılar&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;diye bir yazı yazmıştım zamanında, ofis penceremden görünen garabet yarım inşaat ile ilgili. İşte bu sabah çalışırken birden yeniden gözüme takıldı, bu sefer bina değil de içinde çamaşır usulü asılmış balıklar! Hayır, sevgili komşular hülyalara dalmış falan değilim, karşıdaki inşaatın orta katında sanırım kurutmak amacıyla bir kolondan bir kolona balık asılı. Denizden çıkan balıkların, yağmurlu ve rüzgârlı havada salınışını anlatmak için bir büyülü gerçeklik kabiliyetim olsun isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur damlaları pencerenin tam üstünden kendilerini koyverip, aşağıya kadar yarışarak hızla iniyorlar. İşte böyle, nerden geldiği bilinmez bir sıkıntının peydah olduğu bu puslu ve karanlık havada kâh parlayan balıkların gümüş renklerine dalarak, kâh arada Zeki Müren klasiklerinden birkaç tane dinleyerek geçiyorum zamanın içinden.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5186519412846175154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R_o37TddI7I/AAAAAAAAALo/E67kK2de9bY/s320/zeki-muren_1_400x400.jpg" border="0" /&gt;Neyini özlediğimi bilmeden yine de özlemeye başlıyorum eskide kalan ve gün geçtikçe ıslanan, solan, parça parça ayrılan ve geriye hatırası kalan o hissi. O bir zamanlar öyleydi işte, hissini. Evde garip, sessiz, neredeyse usulca asılı kalmış bir havanın olduğu, herkesin kendince bir işe daldığı, o şimdi flu bir resim gibi hafızada yarı silik ama hala sabit kalmış zamanları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedemin işi bezelye, fasulye gibi taneli sebzeleri ayıklamaktı, anneannem o sırada bir yandan soğanı kavurur, ev birden yemek ve yıkanmış çamaşırlardan yayılan nemli deterjan karışımı kokardı. Hava kapalı olduğu zamanlarda, radyodan yayılan şarkıya anneannem o komik, ince ve inişli çıkışlı sesiyle eşlik eder, sözlerini bilmediği için genelde hep hımhım, laylay gibi şeyler mırıldanırdı mutfakta. Dedem mestleriyle tempo tutardı. Anneanne ve dedenin olduğu bir evdeki o korunaklı huzuru nedense şimdi hep bir küçük yaka iğnesi gibi iç çekmecemde saklarım. Arasıra böyle eski bir Zeki Müren şarkısı dinlerken, yağmur damlalarının sırılsıklam ettiği ve dışardaki manzarayı neredeyse görünmez kılan pencereye bakarken, hiç yoktan, sanki o çekmeceyi tesadüfen açmışım da, yeniden ve birden o saklı yaka iğnesi ile gözgöze gelmişim gibi gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı başlığından eski ama tanıdık bir anons dinleyebilirsiniz.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-9200971865698214336?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.box.net/shared/7pqx7ni84k' title='Zeki Müren ile yağmurlu radyo günleri'/><link rel='enclosure' type='' href='http://www.box.net/shared/7pqx7ni84k' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/9200971865698214336/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=9200971865698214336&amp;isPopup=true' title='14 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/9200971865698214336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/9200971865698214336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/04/zeki-mren-ile-yamurlu-radyo-gnleri.html' title='Zeki Müren ile yağmurlu radyo günleri'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R_o37TddI7I/AAAAAAAAALo/E67kK2de9bY/s72-c/zeki-muren_1_400x400.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>14</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3304217214130653536</id><published>2008-04-01T22:57:00.002+03:00</published><updated>2008-04-01T23:10:34.058+03:00</updated><title type='text'>İnanamıyorum.</title><content type='html'>Bazen cidden absürtlük sınırlarında bu kadar gezinmemize inanamıyorum. Radikal’de okuduğum bir haberin 1 Nisan şakası olabileceğine inanmak istememe inanamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=251742"&gt;&lt;strong&gt;Haber şöyle&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peri bacaları ile dünyaca ünlü Nevşehir’de, ikinci lig takımı belki parayı kırar da birinci lige çıkar diye birkaç peri bacasını biçmeyi projelendirmişler! ‘Ne olacak? Diye düşündüler sanırım, ne de olsa burada elini sallasan peri bacası? Hem onları yıkınca yerine alçıdan kopyasını koyarız!’ Ağlayarak gülebilirsiniz ya da gülerken birden ağlamaya başlayabilirsiniz! Tercihi size bırakıyorum, memleketimin zihniyetinin dumura saldığı birkaç kişiyiz sonuçta burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün gazete okuduğumda, okuyup da anlamak istemediğim o kadar çok şeyi seçiyor ki gözlerim, içim öyle bir yosun bağlıyor ki, cam şişeleri temizler gibi ne kadar gazete yuttursam kendime, o yosunu almıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bodrum’da sayısız kedi ve köpek zehirlenmiş yine, içlerinde ev kedileri ve köpekleri de varmış. Kuyruklarını sallayarak, sevinçle ve belki de minnetle yedikleri köftelerin başında can vermişler. Şimdi cansız bedenleri çöp tenekelerine savruluyor. Bu resme bakıyorum işte gazetede bu sabah. Hangi şaka içimin bu karasını alacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanada hükümeti de sonuçta medeni bir hükümet, sistemli, nizamlı hükümet. Düşünmüş taşınmış, saymış bütün fokları. Ve işte şu kadarının katline karar vermiş, katliam sezonu açılmış. Kaçamayan, sopalı, kancalı adamları bekleyen yavru fokların resimlerine bakıyorum gazetelerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların insanlığından utanmadan neler yaptığını görünce nasıl hissedebilirsem öyle hissediyorum işte. Yalan söyleyecek halim yok.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3304217214130653536?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3304217214130653536/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3304217214130653536&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3304217214130653536'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3304217214130653536'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/04/inanamyorum.html' title='İnanamıyorum.'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-969337424915479544</id><published>2008-04-01T22:54:00.002+03:00</published><updated>2008-04-01T23:11:17.968+03:00</updated><title type='text'>Mehtaba karşı uzanalım eski köprünün altında</title><content type='html'>Bazı günlerin gelişi sabahından bellidir, uyandığında yüzünün içine dolan ışığın ordan bir yol bulup içine… Ta derinlerine sızmasından…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahının mahmurluğunu elime karası çıkmış, yerine kırmızısı gelmiş bir kitapla karşılarken biliyordum bunu, akşamı soğusun diye iple kuyulara sarkıtmış bekliyordum daha taa sabahından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da beklediğim gibi akşam bir serinlik çıktı ipin ucundan. İtalyan merdivenlerinin ıssızlığına, siyah beyaz fotoğrafına değil de şahsına şaşkınlıkla bakıp ve önünden hızla geçip, tenha sokaklardan aşağı elele yürüdük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyıya yaklaşan vapurların sırtından bir telaş inip, kaçışan böcekler gibi karanlık sokaklara salıverilen o cumartesi eğlencesi yolcularıyla karşılaştık. Onlar Taksim’e, biz tersine, yürüdük. Sonra alt geçitten çıkar çıkmaz, orda bekliyordu işte. Manzara. Hepsi, tekmili birden, camisi, şehir hatları vapuru, köprüsü, ışıkları ne varsa işte… Burnumuzun dibinde bitiverdi, karşı yakayla bu yaka aynı anda. Hep olduğu gibi sevinçle yumuşadı kalbim, hüzünle burkuldu ve sonra yine sakinledi. Sonra ikisi birbirine karıştı ve yine öylece kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenerbahçe-Beşiktaş maçını seyredenlerin yürekleri ağızlarında televizyonlara baktıkları kahvelerin önünden yürüdük, dayanamayıp durduk. Son birkaç dakikasında herkes maça baktı, ben yine denize baktım, şehir hatlarından birinin sohbetten çekilir gibi ağır ve aheste kıyıdan ayrılmasına. Süzülerek ve ışıl ışıl, kıvamlı ve sakin sularda ilerleyişine… Maçtan ve dünyadan ve hiçbir şeyden bihaber, kendi halinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cam kenarında masası boş herhangi bir lokanta bizim için evladır dedik. Cam kenarına iliştik. Roka salataları, minik midye dolmalar, kalamarlar ve rakı. Ne çaldığını hiç umursamadığım, darbuka ve kemancı geldiğinde susan bir müzik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç yoktan neşelenebilen ve hiç yoktan samimice hüzünlenebilen ben, yine bu iki hissi birleştirip onların bu alacalı bulacalı hallerine alışkın gülümsedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyor zaten elime karası çıkan kitapta; Ne garip bir şehir bu şehir, ne garip insanlarız biz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-969337424915479544?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/969337424915479544/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=969337424915479544&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/969337424915479544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/969337424915479544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/04/mehtaba-kar-uzanalm-eski-kprnn-altnda.html' title='Mehtaba karşı uzanalım eski köprünün altında'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5856360253421194289</id><published>2008-03-30T20:55:00.002+03:00</published><updated>2008-03-30T20:59:40.783+03:00</updated><title type='text'>Sevgili Matmazel,</title><content type='html'>Seni görmek bana öyle iyi geldi ki anlatamam, uzun zamandır kendimi dışında, kıyısında, ucunda hissettiğim şeylerin hepsine dâhil olmuş, unutmak üzere olduklarımı hatırlamış ve vazgeçemediklerime sarılmış gibi oldum. Sana sarılınca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden böyle olduğumu sana hiç anlatmak zorunda kalmadığım için, senin bunu zaten adın gibi bildiğin için, konuşmamızın sebebinin sadece bu bildiklerimizi çantadan çıkarıp masaya koymak olduğu için ve seninle yaren olmayı bu kadar özlediğimi her seferinde ve her görüşmemizde bir defa daha görüp hayatta bazı güzel şeylerin hiç ama hiç değişmediğini ispatladığımız için, seni ve dostluğunu, kardeşliğini ve sırdaşlığını, dert ortaklığını ve hepsini parlatan güzelliğini çok seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar geçerken ve bir sörfçü gibi kısa ve uzun, hırçın ve uysal bir sürü dalgayı kendi kumsallarımızda karşılarken biz ara sıra da olsa kıyıya çıkıp buluşmalarımızı nasıl seviyorum bir bilsen. O kendimizden emin ve daha biraz önce bir dalgayı daha alt etmiş olmanın muzaffer hisleriyle yaptığımız konuşmalarımızın, o yenik ve her şeye şüpheyle yaklaşarak ve birbirimize sokulup teselli bularak yaptıklarımızın yerini almasını nasıl bir mutlulukla karşılıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir saniyelik bir lafın bile uzayıp bir saatlik tatlı bir muhabbete dönüşmesindeki kendiliğinden sevimliliği, balı, huzuru… Senin neşeyle ve her zamanki muzipliğinle gülüşünü, ciddileşmeni, nasihatlerini, komikliklerini ve sevdiğim o bir sürü huyunun bir tanesini bile zamanın değil alıp götürmek yerinden kıpırdatamamasına olan hayranlığımı, birazcık da olsa anlatabilecek miyim acaba bunları yazarken?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni çocukken tanıyan ve ağzımdan çıkan her lafın anatomisini çıkaracak kadar beni bilen şey her zaman yaptığın gibi gözlerini kocaman açarak dinle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni kendimi unuttuğum zaman bile bana hatırlatan, bana omuz atan, beni düşünce kaldıran, cesaretlendiren, heveslendiren, beni ben yapacak her ilmeği parmaklarıma dolana dolana atarken ben, uzakta bile olsan durup düşündüğüm ve benden bir gün bile ilhamını esirgemeyen canım matmazel, erik gözlü, bebek yüzlü çocukluk arkadaşım… Seni katiyetle bırakmayacağım, burada yazdığım ve istersem sayfalarca yazacağım binlerce nedenden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an bile olmadığın olmadı hayatımda, seni tanıdığımdan beri… İyi ki. Ama yine de tekrar, şimdi sadece usulen, hoş geldin. Seni çok özlemişim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5856360253421194289?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5856360253421194289/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5856360253421194289&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5856360253421194289'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5856360253421194289'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/03/sevgili-matmazel.html' title='Sevgili Matmazel,'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6462171666975130175</id><published>2008-03-27T21:43:00.004+02:00</published><updated>2008-03-27T22:18:10.985+02:00</updated><title type='text'>Uzayda duyulan ilk müzik</title><content type='html'>Çok çok eskiden, her şeyin bugünden biraz daha farklı olduğu ya da zamanın sırrı üzerinden geçtiği için şimdi bize öyle görünen, geçmiş zamanlardaydı. Birbirine yakın evlerin sağlı sollu dizildiği soğuk, dar sokaklarda sarı ve köhne bir servis minibüsü dolanır, havanın pusunu, isini delerek küçük bir astronot gibi giyinmiş o tek çocuğu taş merdivenli apartmanın önünden her sabah aynı saatte alırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni hayatında her şeyin korkunç yeniliği ve bilinmezliği yeni yeni yüzüne vuran bu çocuk, hem çekingenliği hem de yenemediği o boyundan büyük merakıyla beraber servise biner, kimsenin huzurunu acemiliği ve çocukluğuyla kaçırmamaya çalışarak bir köşeye ilişirdi. Burnunu yamru yumru yokuşlardan gayretkeş tırmanan minibüsün camına dayar, etrafındaki her kokuyu, her sesi, her kelimeyi astronot kılığının hakkını vermeye çalışır gibi büsbütün bir yabancılık ve ürkeklikle inceler, bulgularını içten içe çocukça manalara bular çıkarırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servis sabahın kör şafağında, İstanbul’un en eski semtlerinden birinde dolanır durur, o saatlerde uykulu göründüklerine şimdi yemin edebileceğim evlerin köşelerinde bekleyen çoğu liseli yolcularını, birbirine doğru eğilmiş gibi duran o gri evler tam kapacakken, son anda tutar kaçırırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de bana öyle gelirdi zira servise binen her abla ya da abinin yüzünde bir kavuşmuşluk belirirdi sanki. Uykulu ama güvenli gülümserlerdi. Camları soğuktan buğu tutmuş servis okula doğru yollanırken küçük astronot dış dünyadan soğuk, saydam ve beyaz bir buğu perdesiyle ayrılan bu gezegenin yolcularını seyre dalar, onların tüm laflarını, tüm şakalarını, tüm o kendinden emin ve mutlu hallerini kaydeder, bir parçası olmayı derinden ve tutkuyla arzuladığı bu gezegende onlar onu bir gün fark edene kadar sessizce oturmaya yemin etmiş gibi ağzını açıp da bir söz söylemeye korkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servis uykusu açılıp da hızlandığında, arka sıralardan şoföre kadar plastik, pembe bir kaset uzatıldı. Şimdi düşündüğümde o gün üzerinde servis camındaki buğu gibi saydam, beyaz sedefli bir yazı ve kalpler olan tozpembe kasetten o şarkı çalmaya sanki yağmurla aynı anda başlamış gibi gelir: &lt;strong&gt;&lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=wonderful+life"&gt;Wonderful Life&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;. Bütün o yabancı, ürkek, ıslak havalarda içe dolan ve içe kapanmayı teşvik eden hisler şarkıyla beraber üzerime hücum etmişti. Nedense şimdi dinlediğimde hayatın harikalığından bahseden o şarkı bana hep çocuksu ürkekliklerimi ve yürek çarpıntılarımı hatırlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de ondandır; Just a perfect day, what a wonderful world mealinden şarkılar hala bana bahsettikleri huzurun yanında daima bir gıdım da olsa çocuksu ve belki de ondan, çok gizli, bir hüzün hissettirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5182512105279792018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R-v7TTddI5I/AAAAAAAAAK4/-83uY6rMO2E/s200/afis1.jpg" border="0" /&gt; &lt;p&gt;&lt;em&gt;Çocuk istismarını durdurun kampanyasında, mimi için &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.endiseliperi.blogspot.com/"&gt;Endişeli Peri&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;'ye teşekkürler,&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;(kampanya şartları: 'çocuk istismarını durdurun' sloganına ve -forumdan edinilebilecek- ilgili banner'a blogumuzda yer verip, çocukluğumuzdan hatırladığınız bir şarkı ve şu anda dinlediğimizde hissettirdiklerinden bahsetmek...)&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Dileyen, içinden gelen komşularım yazsın lütfen...&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6462171666975130175?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6462171666975130175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6462171666975130175&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6462171666975130175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6462171666975130175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/03/uzayda-duyulan-ilk-mzik.html' title='Uzayda duyulan ilk müzik'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R-v7TTddI5I/AAAAAAAAAK4/-83uY6rMO2E/s72-c/afis1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6560822910030184451</id><published>2008-03-23T13:39:00.009+02:00</published><updated>2008-03-23T14:03:23.043+02:00</updated><title type='text'>Telefonumu kim bozdu? Ve bir taşlık hikayesi</title><content type='html'>Rüyalarımda kaybolup kaybolup, zar zor evimi bulur, evime döner, taşlıktan girip de içeriden, mutfaktan anneannemin muhallebi karıştırırken çıkardığı sesleri duyunca kendimi ancak güvende ve huzurda hissederdim. Yine bu sabah, bu sefer uyanıkken, kendimi eve dönmüş, beyaz sayfanın başında, oturmuş, yerleşmiş ve yerini bulmuş hissedince, huzurum o huzurlu keyfim, yerine geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde karışmış, dolanmış, topak olmuş bir his var, dönüp duran. Birçok histen oluşmuş, alacalı bulacalı, karman çorman ama tek bir his. Onun bir ismi yok ama o his işte, rüyalarımda çok gezip, yorulup, ürküp, endişelenip, nefes nefese koştuktan sonra, taşlıktan adımımı atıp, o taşlığın küfle, Arap sabunuyla, suyla ve içerden gelen kaynamış süt kokusuyla beraber doğru taşlık olduğuna kesin kez emin olmamla içime dolan histir. O hissi koynuma alır, o bildik koku karışımları nasıl beynimin tek bir noktasına, huzurlu keyif noktasına, temas ediyorsa, ben de doğru noktaya, doğru ve olmam gereken noktaya geldiğimi bilir ve ferahlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftalarca süren bütün işler, bütün o angarya işler sanki benim başımdan geçen o rüyadaki endişeler, aranmalar, kaybolmalar gibiydi ve bu sabah işte yine taşlıktayım. Mutfakta demlenen çay, pencereden baktığımda yeşillenmeye başlayan ağaçtaki yuvasına dönen saksağan, yerdeki kırmızı bavulun üzerinde çörek olmuş uyuyan kedi, üzerimde pijamalar, üzerimde uykumu almış ve bütün vücuduma, tüm hücrelerime yaymış olmanın o gevşek ve sağlıklı hali, evdeki sessizlik, evdeki çıt bile çıkarmayan sessizlik, dışarıda serin bir mart havası… Ve ben sanki yüksek bir ağacın tepesinde, geceden uykusunu iyice alarak kalkan, o kuş gibiyim.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5180902755264177026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R-ZDmzddI4I/AAAAAAAAAKw/BY1QYC3zB80/s320/colin+002.jpg" border="0" /&gt;Bütün parçaların yerine oturması ile bulmaca tamamlandı. Şeytan aldı götürdü dediğimiz kayıp parçaları uzun süren aramalar sonucunda koltuğun altında, mutfağın bir köşesinde, cüzdanın iç gözünde gibi yerlerde bulduk. O parçalardan bazıları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Telekom’un arıza bizde değil sizde demesinden sonra başlayan, site yönetimi ile daha sonra da onların gönderdiği teknisyeni beklemekle devam eden telefon ve internet mahrumiyetimiz nihayet son buldu. Gelen teknisyen kayıp parçanın Colin’de olduğunu söyledi ki, hayatta aklıma gelmezdi kabloların uçlarını sinsi bir şekilde kemirsin ve o minik telleri çalışmaz hale getirsin! İyi kalpli teknisyen gülmemek için zor tuttu sanki kendini ; ‘Dili olsa neler söyleyecek’ dedi kablolarımızı tamir ederken. Artık Kazım’ın çalışma odasına tek başına girmesi yasak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Bir diğer usta kombiyi tamir etti ve balkon kapısının kolunu yukarı kaldırırsam nasıl da kilitleneceğini gösterdi bana. ‘Yarabbi bu evin küçük sırlarının hepsine ne zaman vakıf olacağım!’ dedim ve gülümsedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Nihayet yemek masamızı aldık. Hemen bir vazo dolusu karanfili orta yerine konduruverdim, bir yanına da güzel bir kâsede, cilaladığım elmaları oturttum. Sizin de eve yeni gelen eşyaları süsleme huyunuz var mı? Bana derin bir sevinç ve heyecan veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Salonun şeklini değiştirdim. Koltuğun yanına sokulan ahşap sehpa ve üzerindeki elma şeklindeki lamba sayesinde bir okuma köşesi daha bulmuş oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannem dün bizdeydi. Masayı çok beğendi, koltuğun yönünü o masayı ve karanfilleri seyretsin diye tam ters tarafa taşıdım işten dönünce. Ben yokken annem anneannemi banyodaki tartıya çıkarmış. Koltukta hep beraber otururken anneme dönüp sordu ‘ Kaç kilo geldim canım ben?’ ’64 anne, kilon gayet iyi, bundan fazla almaman lazım’ dedi annem. ‘Hımmm...’ diye daldı yine bizimki. ‘ Boyum kaçtır acaba benim?’ Önce ben gülmeye başladım, daha sonra yaş sırasına göre annem ve anneannem ve sonra hepimiz. ‘Boyunu da ölçeriz canımın içi, biri sorunca söylersin’dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi mutfağa gidip sütlü irmik tatlısı pişireceğim. Belki akşama doğru yine yazarım, çok özlemişim. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;not: Melek kılığında uyuyan şeytanın uzun zaman önce çekilen bu pozunda, yattığı sandalyemden sarkan kabloyu görebilirsiniz. Daha önce dikkatimi çekmeyen bu ayrıntıyı şimdi, kayıtlara geçmesi açısından önemli olduğu için yazıya iliştiriyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6560822910030184451?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6560822910030184451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6560822910030184451&amp;isPopup=true' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6560822910030184451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6560822910030184451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/03/telefonumu-kim-bozdu-ve-bir-talk.html' title='Telefonumu kim bozdu? Ve bir taşlık hikayesi'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R-ZDmzddI4I/AAAAAAAAAKw/BY1QYC3zB80/s72-c/colin+002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5860821157418984011</id><published>2008-03-13T15:21:00.001+02:00</published><updated>2008-03-13T15:28:48.538+02:00</updated><title type='text'>Mini talihsiz serüvenler dizisi ve diğer havadisler</title><content type='html'>Talihsiz serüvenler dizisiyle beraber, ufak tefek teknik aksaklıklarımız devam ediyor. Şimdi de telefonumuz arızalandı. Arıza kayıtlarını ardarda bırakmama rağmen şu an için çevir sesi gelmiyor, telefon kapı duvar. Dolayısı ile internet de kapı duvar. Ve dolayısıyla üstün hizmet madalyalı, Cem Yılmaz reklâmlı dev Telekom yine yapacağını yapıyor, sinirlerimizin gerilmiş tellerini akort üstüne akort ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan kombimiz su damlatıyor, altına plastik leğen koyuyoruz. Kombi servisi sorun bizden kaynaklanmıyor diyor. Tesisatınıza baktırmalısınız. Böylelikle yönetimle bir tesisatçı ihtiyacımıza dair uzun ve fenalık geçirtebilici bir konuşma yapma ihtiyacımız doğuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat bazen böyle ev ve iş ortamlarında küçük sorunlarını kartopu yapıp yapıp kafamıza atıyor. İçine taş koymadığı sürece fazla sorun yok, bize iş çıkıyor sadece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevsim ilkbahara döndü yüzünü, o taraftan bol güneş ışığı geliyor zira. Ağaçlar dallarını çiçeklendirdi bile, bademler açtılar, gelinlik kız gibi falan benzetmelerini göze alarak. Saat şimdi üç olmadan,  ofis masamın sağ yanına düşen büyük pencereden bir deli ışık huzmesi girip tüm masayı, masanın başındaki beni ve dahi ötemdeki elemanın yarısını aydınlığa buluyor. Hemen storlarımızı çekiyoruz, zira beyaz ekran ışığına bakan gözlerimiz, yansımalar cennetinde, aldatmacalar diyarında gerçek ışık kaldırmıyor. Gerçek ışık ekstra parlak bizim için, gözlerimiz dayanmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdeyse akşamları -yeni mevsimin gazına geldiğimden olacak- yoga yapmaya başlıyorum. Bütün ekipmanım tamam, mat denen yaygımı bile sermişim gayet ciddi. Sanal sarışın ve hayli sempatik yoga hocamı dinliyorum ve ne derse yapmaya çalışıyorum uysal ve çalışkan bir öğrenci gibi ama heyhat! Çok şükür ki hocam beni görmüyor. İlk zamanlar felaketim, bacaklarımı kaldıramıyorum, kaldırsam o pozda duramıyorum, masa başında gün geçtikçe donan, kemikleşen bedenimden yapabildiğim hareketler neticesinde çatırtılar, kütürtüler geliyor. Yılmıyorum. Şu anda yavaş yavaş hareketleri tamamlamaya ve eskiden olduğu gibi rahat ve esnek hissetmeye başladım sayılır. Bir iki gün her yanım ağrıyarak gezmem ise nedense çok hoşuma gitti. O ağrıları alıp, hiç hareket etmiyorum diye sızım sızım sızlanan vicdanıma bastırdım, vicdanım rahat şimdi, bedenimin ağrıları da bir haftaya geçer neyse ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colin çok kocaman oldu. Güzel bir gün ışığı yakalarsam ( ki ışık huzmelerinin şehri yalayıp parlattığı saatlerde ben genelde işimde gücümde oluyorum) resmini çekeceğim azmanın. Kocaman oldu zira. Kucağıma aldığımda besili bir kuzu kadar ağır… Ama kuzu gibi tanımlamasının yanından geçemeyecek serserilikler, haylazlıklar ve yaramazlıklar var bizimkinde. Tüyleri uzun olduğu için hemen hemen hergün taramam gerekiyor, başlarda bundan hiç hoşlanmıyor, tarağı uzaktan görünce kaçıp koltuğun altına giriyordu. Şimdi severek taranıyor. Uzun çabalar sonucu artık kıpırdamadan ve munis bir kediymişçesine (!) taranabiliyor. Hatta hırıldıyor mutluluktan, önce ön sonra arka pati arkalarına kadar taranıyoruz. Fakat gelin görün ki tırnaklarının kesilmesine hala şiddetle tepki gösteriyor. Geçenlerde artık heryere takılan tırnaklarını kesmek için cesaretimi topladım, daha doğrusu buna mecbur kaldım zira kartal pençesi gibi uzamıştı tırnakları ve bir yere takılınca da orda tuzağa düşmüş tilki gibi debelenip duruyordu. Bizim pehlivanla hayli güreştikten sonra tırnakları kestim. Bana artık daha temkinli yaklaşıyor zira artık kendisiyle altata üstüste kavga etmişliğimiz var. Racon gereği benim bölgemde uzun tırnaklarla gezilmeyeceğini anlamıştır umarım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havadisler şimdilik böyle. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını okuyorum gecikmeli olarak. Güzel filmler aldım şimdi arka arkaya onları da seyredeceğim. Bahar temizliği gereği dolaplara el atmak, biraz boya yapmak da planlar arasında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırız işte artık, bahara ve yaza, akşamsefalarının açtığı serin gecelerde sakızlı kahve fallarına…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5860821157418984011?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5860821157418984011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5860821157418984011&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5860821157418984011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5860821157418984011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/03/mini-talihsiz-servenler-dizisi-ve-dier.html' title='Mini talihsiz serüvenler dizisi ve diğer havadisler'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-329561196735009321</id><published>2008-03-05T23:01:00.000+02:00</published><updated>2008-03-05T23:02:23.282+02:00</updated><title type='text'>Sevgili günlük,</title><content type='html'>Biraz önce S. Üzerinde Garfield olan bardağımı getirdi tepsiyle. İçinde çay. Keten ve bilumum tohumlar ihtiva eden sağlıklı bisküvimi bir kuş gibi gagaladım, su niyetine de çayımı içtim. Margot’u plazadan ofise koymuşlar taklidi yaptım, gülümsedim. İçimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yavaş, ağır ve aheste çökmeye başladı şehrin üç katlı evlerden ibaret yakasına. O üç katlı binalardan sürekli yıkılıp dökülen, eskiden buranın ilk butik (!) alışveriş merkezi olup da kendisinden kapandıktan sonra bir türlü hayır gelmeyen hayalet binanın tepesine bir adam kondu. Daha doğrusu konmuş biraz önce. Benim sonradan haberim oldu. Ofisin arkasındaki mutfağa doğru dalmış yürürken, camın önünde birikmiş ofis kalabalığını görünce, dikkatlice baktım. Ve damda oturmuş, bacaklarını aşağıya sallandırmış adamı gördüm. Paspal denecek kıyafetleri vardı, turuncu bez bir poşet duruyordu yanında. Portakal rengi bir poşet, göz alıyordu ama içinde ne var ancak bunları yazarken merak ediyorum. Aşağıdaysa bir polis arabası ve ellerinde telsizleriyle ona bakınıp duran polisler. O sırada müdür koridorda toplanan kalabalığı dağıtmaya geldi. ‘ Arkadaşlar sizin işiniz yok mu? Film mi oynuyor burada?’ gibi laflar etti. Biz dağıldık. Ben zaten dağılmıştım. Mutfağa doğru dağılmaya devam ettim o bir yandan konuşurken. Döndüğümde damdaki adam yok olmuştu. Atlamamış. Artiz işte dedi bilgisayarcı çocuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte yine masama geldim. Gün şimdi yavaştan bebek mavisi gençliğini bırakıp lacileri çekmeye başladı bile. Bir yandan gazetedeki&lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8339872.asp"&gt; kuş çocuğu &lt;/a&gt;düşündüm. Kafeste yaşarken bulmuşlar bir evde, kendini kuş sanıyormuş Rus kanaryası sarı çocuk. Kollarını ara sıra kanat gibi çırpıyormuş kafesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camlarından baktığınızda bir binanın çatısına tüneyen adamları meczup, kendini kuş sanan çocukları ucube diye gördüğümüz gözlüklerimizi değil çıkarmak, yerinden bile kıpırdatmadan işimizde gücümüzdeyiz işte. Erken açan baharların, uzayan günlerin, kendi kendimizin, kendimizle ilgili her şeyin bitip tükenmez dertlerindeyiz.  Aslında içimizdeki havuz kaç kulaçsa o kadarlık yüzüyoruz bu hayatta. Kendine bir kader havuzu yapıp, girip de içine ömrü hayatın boyunca şapada şupada… Değil mi sence de, sevgili günlük?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-329561196735009321?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/329561196735009321/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=329561196735009321&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/329561196735009321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/329561196735009321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/03/sevgili-gnlk.html' title='Sevgili günlük,'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2433627594852080410</id><published>2008-02-21T22:29:00.005+02:00</published><updated>2008-02-21T22:38:04.763+02:00</updated><title type='text'>Kardan nohut adamlar...</title><content type='html'>Serin bir Perşembe gecesindeyiz. Ben parmaklarımı kıpırdatınca kelimeler, Yamyam kıpırdatınca notalar karışıyor geceye. Karla başlayıp, güneşle bitecek gibi görünen bir haftanın sonlarına geliyoruz yavaş yavaş, nasıl geçtiğini anlamadan. Biraz telaşlı, yer yer avare.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde eve yürürken kaldırımın kıyısında kalmış bir gıdım kara takıldı gözüm ve şaşırdım kendime. E benim bu karlı günlerde elime bir kez bile kar değmedi? Kartopu oynamayı, yerlere yatıp vücut izi çıkarmayı bırakın, cüce kardan adamlar yapıp pencerenin önüne bile dizmedim. Siz de onları sevimli bulmaz mısınız? Hani şu çocukceğizler dışarı çıkıp üşütmesin ama karla oynayamadım diye de üzülüp kahrolmasın diye annelerin icat ettiği şu pencere önü küdamlarını? Anneannem de zamanında yel esse üşüten, arkasına kat kat havlular koyularak büyüyen, muhallebi çocuğu olsun diye özellikle yetiştirilen bana kar zamanı gelince aynı numaraları çekmez miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim önce balkon kapısı, hafif ve usulca aralanır. Oradan titrek ve telaşlı bir kol balkonun yerini kaplamış, pencereye doğru arsızca boy atmış kar kümesinin içine dalar, başlar plastik leğenin içine karları itelemeye. Sonra muzaffer bir komutan edasıyla leğen salonun orta yerine taşınır, çocuk leğenin başına oturtulur. Ellerine eldivenler giydirilir (!) Evet, güvenli ve maskara olunası ortam artık hazırdır. Gelsin çeşitli boy ve ebatlarda kardan cüceler! Kardan adam aileleri, kardan adamdan küçük çapta sülaleler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk bunlarla uğraşıp iki kartopunu birbiri üzerine sıkıştırırken, hemen buzdolabından bir minik havuç alınır ve kibrit çöpünden hallice çapta parçalara ayrılır. Gözler kuru üzümden olabilir. Ve dahi daha önce bin bir çeşit ördüğümüz bebek atkıları ve şapkaları ne güne duruyor? Cüce kardan adamların aksesuar çeşitliliği de görülmeye değer! Tayyareci şapkalı cüce kardan adamdan tutun da, bereli, atkılı çocuğuna kadar, değişik kıyafet ve mimiklerde ( bunu kuş üzümlerini göz olarak konumlandırdığımızdaki yakınlıklarına, ağız ve burun şekillerine göre ayarlayabiliriz) bir kardan adamlar sülalesi! Böylesi bir küçük çapta bir sergi elbette pencere önünde komşuların beğenisine sunulacak ve bakkala giden üst kat komşumuz Müfit amca, her başını kaldırdığında bir sıra komik cüceyle karşılaşıp, bıyık altından gülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra güneş çıkınca pencere açılıp bebek şapkaları ve atkıları eriyen kar birikintilerinden toplanır. Sobanın üzerine kurusun diye asılır. En sevdiğimiz atıştırmalık olan çay tabağında haşlanmış ve tuzlanmış nohutlar masada kitabın yanına koyularak, ölü sanılarak bahçeye gömülen ama sonra dokuz canı tükenmediğinden toprağı delerek geri çıkan ve kendini Tanrı sanan saf kedi Tomasina’nın masalı okunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karda nedense içimden karla oynamak, kara dokunmak gelmedi ki, aslında kar yağsa diye nice günler gökyüzüne dik dik bakmışlığım vardır. Onun yerine dışarıda lapa lapa yağarken kar, içerinin keyfini çıkarmaya daldım sanırım. Yine kucakta kitaplar, bu sefer haşlanmış nohutlar çorbaya katılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kar bir daha yağacak mısın bilmiyorum. İlk cemre düştü diyorlar, bahar çoktan yola çıkmış. Bense (çoğu zaman farkına sadece yazarken vardığım çoğu şey gibi bunu da şimdi fark ediyorum) seni unutmuş şimdi baharın gelmediğinin ipucunu verecek bir tomurcuk görmeye dalmışım. Her an patlamış bir dal görebilirim, gözümü dört açayım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2433627594852080410?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2433627594852080410/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2433627594852080410&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2433627594852080410'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2433627594852080410'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/02/kardan-nohut-adamlar-da-yaptk.html' title='Kardan nohut adamlar...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5268703073903839648</id><published>2008-02-21T00:27:00.002+02:00</published><updated>2008-02-21T00:35:21.877+02:00</updated><title type='text'>İkinci kitabım; Bir kış gecesi nihayet bir yolcu!</title><content type='html'>Okuduğum ilk kitaba eğer Nil Karaibrahimgil diyecek olursak, bu kitaba bir… öyle bir şarkıcı bilmiyorum şu anda!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalo Calvino hiç okumamıştım. Ama diğer bir komşum olan ve kendisinin yazdığı kitapları da ayrıca anlatmayı düşündüğüm Keri Smith sayesinde de Calvino merakım depreşti. Sohbet konusu olan Mr. Palomar’ı almak yerine lisede ev ekonomisi okumuş bir hanım kız bilinciyle kütüphaneme yöneldim. Orada duruyordu işte, o kadar uzun süre durmuştu ki bir sahaf kitabının o klasik sarı rengine dönmüştü sayfaları. Bir kış gecesi eğer bir yolcu…&lt;br /&gt;Kitabı elime alıp, sırtını çevirdiğimde bu romanın konusu ‘roman sanatı’, daha doğrusu ‘yazmak’ sözlerini okudum. Ve tabii hemen karar verdim okumaya, şıp diye. Yazmakla ilgili ne bulursam okumak gibi bir saplantı geliştirmiş olduğumu saklamaya çalışmak gibi bir saflık da yapmayacağım zaten burada.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5169194098522293090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R7yqpSF3g2I/AAAAAAAAAKo/4hc7vXjfFZA/s320/sandra%26colin+061.jpg" border="0" /&gt;Kitap güzel, hatta etkileyici bir önsözle başlıyor. Kitaplardan bahsederek başlıyor, onları kategorize ederek, hatta okuma şekillerinden dem vuruyor. Nasıl okunur, uzanarak, yatarak, masada? Aslında kitaplardan, kitap okuma şekillerinden, kitapla ilgili herşeyden bahsetmesinin sebebi sensin. Okur. Onun işi seninle. Kitabın başkişisi sensin, çoğu yerde seninle doğrudan sohbet ediyor. Bir şekilde sanki seni görüyor da öyle yazıyor gibi paranoyak hislere kapılıyorsun ki bunların hepsi çok keyifli. Biraz oyun, biraz bulmaca gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bütün bu arada çakıp sönen güzellikleri görebilme fırsatını yakalamak, aradaki mühim ve zeki ve incelikli tespitlerle muhatap olmak için yapman gereken bir şey var: Bir sürü yarım yamalak hikâye okumak, daha doğrusu ondan fazla hikâye başlangıcı! Bir süre sonra artık hiçbir hikâyenin sonu gelmeyeceğini bile bile, yeniden bir kitaba başlar gibi okumak zor ve meşakkattli olmaya başlıyor. Burada ne gibi bir oyun oynandığını, neden bir hikâye başlangıcının diğerine bağlanması için sürekli birbirine benzeyen; o kitap kayboldu, elimizde şu var, o kitap kütüphanede yok alan getirmedi, o kitap yandı bitti kül oldu, öyle bir kitap yok, o kitap sahte gibi sürekli bahanelerden bahane bulduğunu anlaman biraz zor oluyor. Bilmiyorum belki sen de benim gibi okurken bazıları için bunun da bulanamadığı iyi olmuş başı bile yeterince içimi sıktı diyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve en nihayetinde bu yamalar bir yorgana yamanıyor evet. Ama kısacık ve vurucu bir sonla ağır bir yorgana… Sen tam da son sayfadayken, tam da yorganına sarınmış bitti galiba diye okumaya daldığın anda… Bütün öykülerden çıkan kıssanın iki yönü vardır: Biri yaşamın sürekliliği, öteki ölümün kaçınılmazlığı. Bu süreklilik arz eden bir tanesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayet yılan hikayesine dönen, önce kütüphanede senelerce sırasını bekleyen, sonra eline yapışan, anlattığı kitaplara yaraşacak şekilde okunan ( sanki onların hikayesini içinde taşıdığı için kendine onlarla aşık atacak bir hikaye yaratan) bu kitap da bitiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada diğer kitaptaki gibi parmak arası terliklerimizle değiliz. Burada bir Magnum fotoğrafçısının sergisinden çıktık oradan Alkazar’da çok derinlikli bir filme gittik ve akabinde de evimize gidip bir kitap daha devireceğiz modundayız. Her daim bu modda olan arkadaşlar muhakkak vardır ( benim de arasıra girdiğim olur ki panzehir olarak bazen eve gelir Avrupa yakası falan seyrederim), onlara tavsiyem bu kitabı alıp baş tacı etmeleridir.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5268703073903839648?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5268703073903839648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5268703073903839648&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5268703073903839648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5268703073903839648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/02/ikinci-kitabm-bir-k-gecesi-nihayet-bir.html' title='İkinci kitabım; Bir kış gecesi nihayet bir yolcu!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R7yqpSF3g2I/AAAAAAAAAKo/4hc7vXjfFZA/s72-c/sandra%26colin+061.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2377502235921438617</id><published>2008-02-18T22:20:00.007+02:00</published><updated>2008-02-18T22:33:03.884+02:00</updated><title type='text'>Müjde komşular eve internet geldi!</title><content type='html'>Gece oldu artık. Odaya girmenin, kapıyı kapatmanın, masaya oturmanın ve ilk cümleni kazasız belasız kurduktan sonra ekrana bakıp, huzurlu bir nefesle beraber yazıya koyulmanın zamanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde yazamıyordum nedense, en çok evde yazarım ben derken en çok evde yazamadığımı fark ettim. Belki de ofisin o boğucu havasında bir pencere açıp yazmaya koyulduğumda hissettiğim o yokuş aşağı, frensiz, soluk soluğa ve nefessiz yazmalardan sonra ev fazla konforlu geldi, bilmiyorum. Blog yazmaya ilk evimin küçük odasında başladım ve geceleri klavye tıkırtılarının sesine gelen kelimeleri takip ettim uzun süre. Ama sonra uzun bir ofis yazmaları dönemi başladı, akşamüstü işten güçten bir yarım saat vakit arttırıp, kendime bir kaçacak delik, başımı sokacak küçük beyaz kâğıttan bir ev yapmak tatlı geldi. Ta ki artık buna müsamaha gösterilmeyeceği açık ve sert bir dille açıklanıp, internet erişimi yasaklanana kadar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168418474673275714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R7npOCF3g0I/AAAAAAAAAKY/6xeZVgLUjkY/s320/sandra%26colin.jpg" border="0" /&gt;Evimize internet bağlatmamızsa ısrarcı ve yalvar yakar takiplerim sonucunda sadece bir ay kadar kısa sürede (!) neticelendi. Ve cumartesi artık bütün engelleri aşıp, yeni çalışma odamda açılan internet sayfasını gördüğümde gözlerime inanamadım ve o an yanı başımda duran anneme sarıldım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve evet nihayet bu odada sizin yazdıklarınızı okuyacak, yorumlarınıza ulaşacak ve yazı yazdığım anda onu Margotto’ya kadar gelip bırakmama yarayacak bir pencere açıldı. Bundan sonra sekizinci kattan, kütüphanemin karşı çaprazından, resimler asılı duvarımın dibinde, ayakucumda kedimle, elimin altında kitaplarım ve gününe göre yasemin çayı ya da kahvemle ekseriyetle burada yazıyor olacağım. Yeni mekânıma alışana kadar biraz zaman geçebilir ama Stephen King amcanın Yazma Sanatı isimli kitabında ısrarla tavsiye ettiği üzere en uygun yazma ortamı odanın köşesine sinmiş bir masada, kapınız dış dünyaya kapalı olarak yazmaktır. Yazılar bittiğinde onları okunmak için dışarı salmanın, kapıyı, pencereyi açmanın zamanı gelir. Ben de şimdi aynen onun dediği gibi kendi köşemde sinmiş yazıyorum bunları, Colin ekranın arkasına sindi ve ara sıra yavaşça kafasını uzatıp dikkatimi dağıtmakla meşgul. Birazdan orada uyuyakalacağını bildiğim için kendisine ilişmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu odayla ilgili hayallerim var. Öncelikle masasının üzerindeki rafı sökmeyi, ondan geniş ve ferah bir çalışma alanı çıkarmayı umuyorum. Sonra kendisini beyaza boyayacağım ki kütüphaneme uysun. Raf çıkınca arkasından ortaya çıkacak duvara güzel resimler, afişler vs asmayı, bana sağladığı geniş masa konforunda nihayet suluboyaya başlamayı da hayal ediyorum. Ama konu bir masa da olsa boya yapmak sanki ilkbahara yakışıyor, hem zaten ona da şunun şurasında ne kaldı? Suluboyalar, beyaz masalar, taze çiçekler bahara yakışıyor ve ben yazdıkça özlüyorum kendisini…&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Dışarıda karlar eriyip geceye karışırken, kendimce kurduğum bahar düşünün üzerimde bir iştah şurubu etkisi yapması hoşuma gidiyor. İnsanın sinecek bir köşesinin olması ve içi rahat, gönlü ferah yazması ne güzel şeymiş, şimdi hatırladım.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2377502235921438617?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2377502235921438617/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2377502235921438617&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2377502235921438617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2377502235921438617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/02/mjde-komular-eve-internet-geldi.html' title='Müjde komşular eve internet geldi!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R7npOCF3g0I/AAAAAAAAAKY/6xeZVgLUjkY/s72-c/sandra%26colin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4758736171475597962</id><published>2008-02-08T16:57:00.001+02:00</published><updated>2008-02-18T22:27:52.130+02:00</updated><title type='text'>eat, pray, love</title><content type='html'>Uzun kış gecelerinde yatmadan önce, puslu kış sabahlarında yarı açık gözlerle serviste giderken, tarhana buharının kokusu burnumu yalarken ocak başında ve yemekten sonra ofiste çayımı karıştırırken okuyorum, okuyorum derken, nihayet iki kitabımı daha bitirebildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplarımdan bir tanesi Eat, Pray, Love. Kendisinin gül cemalini görme şansına mytopography yazarı komşum sayesinde eriştim. O kitabın akıcılığından bahsederken kendimi amazon’da kitabın konusunu okurken buldum. Elisabeth Gilbert’ın gezilerinden oluşan bir kitap bu. Yani bir anı-gezi kitabı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5168419350846604114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R7nqBCF3g1I/AAAAAAAAAKg/H8tOJHKpGCM/s320/sandra%26colin+050.jpg" border="0" /&gt; &lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Konu: Elizabeth artık otuzlarını yarılamış bir kızkardeşimizdir. Mutlu bir evliliği, güzel bir evi ve iyi bir yazarlık kariyeri vardır. Artık ondan bu evliliği taçlandıracak bir bebek beklenmektedir, adet olduğu üzere. Fakat herşey bu kadar gülpembe, evim evim güzel evim gelişmez. Elizabeth kaşınır. Kocasıyla kavgaları giderek şiddetlenmeye ( ne istiyorsun be kadın yediğin önünde yemediğin tatlı evinin verandasında!) ve ağlama krizlerine tutulmaya başlar. Depresyon ve bunalım gelir ensesinde biter. Elizabeth mutlu değildir! Kendini yoklar yoklar, içinden bir ses çıkıp da ‘bir çocuk yap, eksik budur senin hayatında!’ demez. Ve Elizabeth kızkardeş ( sister, rap lehçesiyle sistaa ) ne istediğini düşünür. Düşünür, taşınır ve sonunda kocamdan boşanacağım! Der. Kocadan boşanır, ev satılır, birkimler boşanmaya gider. Elde avuçta bir şey kalmaz ve der ki ben bunca sene doğruyu, düzgünü yaptım. Şimdi canım ne isterse onu yapacağım! Ve seyahatleri böyle başlar; İtalya, Hindistan ve en son Endonezya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın başlığı da şöyledir, ye, dua et ve sev; bir kızkardeşin dünya zevklerinin, ruhani bilincin ve ikisinin arasındaki dengeyi arayışının hikâyesi! Vay vay vay! Elizabeth beş parasız olmasına rağmen süper bir yazar olmasının ballı ekmek kadayıfı kıyağıyla, bu yolculuğunun hikâyesini daha yazmadan bir yayınevine satar ve parasıyla kendini uçağa atar. ( Filminde de Julia Roberts oynayacakmış. Kendisinin filmografisinde Mona Lisa Smile adında bir girl power kılığında sıkıntı yumağı seyirliği var diye sanırım)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptaki kızımızda ben nedense bir Bridget Jones naifliği ve şekerpembeliği yakaladım ki, otuzlarındaki kızkardeşlerimizin o alışveriş yapmadıklarında içlerine gelen fena sıkıntıya iyi gelmesi muhtemeldir. Ama o bir yana kitap bir gezi rehberi, bir küçük fıçıcık içi dolu Lonelyplanet, bir İtalya’da en iyi pizza nerde yenir lezzet durağı, bir samimiyetim ve tuzu kuruluğum sayesinde nasıl yogi oldum el kitabı olabiliyor. Ama bütün bu gözle görülür pazarlama akan unsurları, kitabın bazen sabah kalktım yogamı yaptım kıvamında ilerlemesi benim kitabı sevmediğim anlamına mı geliyor? Hayır. Kitabı manasız bir şekilde sevdim. Kitap zaman zaman bir iki vitrin gezmek, Nil Karaibrahimgil’in bir şarkısında yürekten bir iç çekmek, güzel cafede oturup şöyle bir Audrey Hepburn gözlüğünü düşüre düşüre kitap okumak gibi şeyleri seven kızkardeşler için sevilesi bir kitap çünkü. O kadarlığını da itiraf etmek gerek. Kitabımız işte orada duruyor: Paspal şalvarını cool bir şekilde giymiş, ne güzelliğinden ne bilmişliğinden, ne yogasından ne dünya işlerinden, ne sevgilisinden ne özgürlüğünden vazgeçmeyen günümüz kızkardeş ikonlarının en parlaklarından birinin kitap hali. Hem yiyelim, hem dua edelim, hem sevelim kızkardeşler. Bu dünya kimseye kalmaz!&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4758736171475597962?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4758736171475597962/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4758736171475597962&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4758736171475597962'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4758736171475597962'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/02/eat-pray-love.html' title='eat, pray, love'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R7nqBCF3g1I/AAAAAAAAAKg/H8tOJHKpGCM/s72-c/sandra%26colin+050.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-28249885886677595</id><published>2008-02-07T15:16:00.000+02:00</published><updated>2008-02-07T15:31:31.854+02:00</updated><title type='text'>Beni sıcakta okuyun</title><content type='html'>Çok sık hasta olan bir çocuk olarak bana, her doktor ziyareti ertesinde iğne yazıldığını ancak iğneci teyzenin ziyaretleriyle anlardım. Kötü bir sürpriz gibiydi iğneci teyze ziyaretleri, başıma kötü bir şey geldiğinin ayan beyan habercisiydi, elinde çantası kapıda belirmesi. Fakat o günkü gelişinin kötü bir süprizden öteye gidebileceğini pek tabiidir ki bilemezdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karlı bir akşamdı. Televizyonda bir şeyler oynuyor, masa bir yandan toplanıyor. Demlik sobanın üzerine yerleştirilmek üzere evin bir ucundan bir ucuna taşınıyordu. Derken kapı çaldı. Sesinden tanıdım, oydu! O an içimde şahlanıveren zaptedilemez bir ağlama hissiyle sarsıldım. Yine mi? Talihsizliğime acımak, o acıyla bir kenara sinmek yerine öfkeyle kalktım ve evi birbirine kattım. İğne olmamak için türlü kudurukluklar, azgınlıklar ve şımarıklıklarla evin içinde dört döndüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun sinirinin üzerini kalın bir sabırla örtmüş, elinde iğne köşede sırasını bekleyen halini hiç unutamam. Sonunda o kadar ağlamış ve yalvarmıştım, o kadar bağırmıştım ki, herhalde kıpkırmızı olmuştum ve korkunç görünüyordum. Bana bu seferliğine iğne yaptırmaktan vazgeçtiler.  İğneci teyze elinde şırıngası olduğu halde yanıma yanaştı, ona meydan okumamdan hiç etkilenmemiş gibi önce cayır cayır gaz sobasına, sonra da bana baktı sakince. ‘Seni huysuz çocuk, beni bu karlı kışlı gecede buralara kadar getirdin, senin de büyüyünce her gittiğin yer buz kessin!’ dedi. Bunu demesiyle şırıngasını havaya fışkırtması bir oldu.  Sonra çantasını topladı, eski paltosunu giydi ve evden çıkıp, gitti. Pencereden karlı sokakta yokuş yukarı ağır ağır ilerleyip, kaybolmasını seyrettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte iğneci kadının büyüsü o günde işlemeye başladı ve bugünlere kadar her kış sekmeden devam etti. Evimde hiç üşümedim, hatta hep çok ısındım ve şükrettim. Ama dediği gibi gittiğim her yerde üşüdüm. Ya cam kenarına düştü yerim, ya dolmuşta biri çok da lazımmış gibi cam açtı, ya da cereyan ortasına oturttular beni! Kış ortasında gittiğimiz tatillerde biz gitmeden önce birden bir ısıtma sorunu çıkıverdi, donarak uyuduk geceleri. Hadi bunu bırakın gittiğim, ayak bağladığım iş yerlerine ne demeli? Buyrun buradan(http://margotto.blogspot.com/2006/12/ara-sicaklar.html) yakın o hikâyeyi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl haftalardır yine arızalı olan ısıtma tesisatımız ofiste kuzey kutbu havası estirmeye devam ederken, kiminle konuşsam ve üşüdüğümden bahsetsem hepsi:’ Yine mi? Burda da mı Margot?’ Gibi tepkiler verdi. Ben de size hikâyeyi baştan anlatayım dedim. Artık sebebini biliyorsunuz işte!  Bundan sonra ‘Yine mi üşüyorsun?’ gibi manasız sorularla talihsizliğimi deşmeyeceğinizi ve beni kamp çadırı bozması paltomla başbaşa bırakacağınızı umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;petite poisson: Yahu ben girmeyeli blogger ayarları mı değiştirdi komşular? Bir kelimeyle link verdiğimiz zamanlar gerilerde mi kaldı? Eski yazıya link verecektim, o satır kaybolmuş beceremedim bir türlü. Bilenler bilmeyen Margot'a bir öğretiversin. Mersi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-28249885886677595?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/28249885886677595/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=28249885886677595&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/28249885886677595'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/28249885886677595'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/02/beni-scakta-okuyun.html' title='Beni sıcakta okuyun'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4777967259764042987</id><published>2008-02-04T15:35:00.000+02:00</published><updated>2008-02-04T15:55:42.225+02:00</updated><title type='text'>Bir kış gecesi eğer bir yolcu rehavet zehirinden tadarsa...</title><content type='html'>Merhaba Yazı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen mi benden kaçtın bunca zaman yoksa ben mi saklandım senden, kaçtım, sindim bir yerlere? Beni bulamayasın diye. Kim kimi kaçırdı? Neden ayrı düştük? Bilmiyorum. Elle tutulur bahanelerim var elbet. Ama bunlar senle benim aramda geçmez. Bunların bizim aramızda lafı bile olmaz. Ondan hiç demeyeceğim sana onları, o konular bizi açmaz. Senden özür dileyeceğim hemen ve özür dileyip kalem oynatmaya tekrar başladığımda biliyorum ki yine yanyana olacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suskun, biriktiren, huysuz ve bazen çekilmez olabilen ben o zaman yavaşça durulacağım. Sıkılan avcumu açtığımda kelimelerle akıp gidecek bütün sıkıntılarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında hiçbir şey olmadı. Yani bizi ayırmaya kadir ne olabilir bilmiyorum, ama o olmadı. Tamamen kendimden kaynaklı bir bahaneyi bulup, ona ucundan tutunup, kendimi o uçtan aşağıya sallandırdım bir süre. Elim ayağım kesildi, yazıdan çekilince hep kesildiği gibi.  Mevsim de kıştı, şartlar müsaitti, internet yasaktı, ben yorgundum zaten. Bahanelerim hazırdı. Ve ben de kaçtım. Yazdığım odanın kapısından girdiğimde içerde tedirgin tedirgin dolandım. Birkaç kitap yerleştirdim belki, öteyi beriyi ittim kaktım. Beyaz bir sayfaya bakmanın kendisinden değil, fikrinden bile kaçtım. Sayfalardan kaçtım. Kafamdakiler beyaz sayfa görmeye dayanacak kuvvette değildi daha, ben de onları zihnimin arkalarına doğru saklayıp, odanın kapısını çektim, çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman usulca ama gizli bir zehirle aktı. Her zaman dalabileceğin, bir defa kendini kaptırdın mı seni esir alacak rehavet de zamanla beraber zehrini kanına saldı. Rehavetin, kaçmanın, saklanmanın zehri baldan tatlıdır. Kollarında kendini unutursun. Dünya işleri, onlar hiç bitmez. Ve bıkmadan usanmadan, mecalini elinden alıp, seni rehavete doğru iter dururlar.  Biz de insanız, tembelliğe meyilli şahıslarız. Biraz dünya işi kolumuzdan tutuversin, rehavetin kollarına kendimizi bir de biz atarız. Avut beni deriz, avut beni çok yorgunum, kendimden kaçayım senin kollarında. Düşünmek istemiyorum bir süre, hiçbir şey düşünmeyeyim bana her şeyi unuttur. Rehavetin açık kolları, müşvik, zehirli sarmaşık kolları seni bekler zaten, sabırlı ve sakin. Yazı odalarının kenarından tornistan, koltuk köşelerinde siner kalırsın. Orası öyle bir yerdir ki, bir kere dadandın mı her aşkla bağlandığın uğraşını zul gösterir. Seni içine çektikçe çeker, perdesinden her şeyi farklı yansıtır. Günler böylelikle birbirine benzer, günler karışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ufak cesarete bakar hâlbuki… Bir kendiliğinden geliveren hevese… Öyle bir hevestir ki, küçük de olsa bir dozu kanındaki rehavet zehrini kurutur. Birden buluverirsin o hevesi bazen öylesine, kendiliğinden buluverirsin. Fi tarihinde ısmarladığın kitaplar bir dostun koltuğunun altında geliverir sana, gazete okurken bir cümleye saplanıverirsin birden, biri bir şey der ve sen kendiliğinden içinden yazarak devamını getirirsin. Gecenin karanlığında dolmuşta giderken birden yazmaya başlayıverirsin. Dudakların kıpırdar, dua eder gibi. Unutmamak için dudaklarını kıpırdatarak ezberlersin, satırbaşlarına gelirsin, satırbaşlarına atlar kendiliğinden dökülen kelimelerin.  Öylece, sanki aile fotoğrafı çektirecekmiş gibi iki sıra dizilmiş dolmuş yolcusunun içinde bir tek senin dudakların kıpırdar, sanki kimsenin görmediği bir kitabı okur gibi. Kelimeler kendilerini dışarı atarlar, dudaklarını kıpırdatarak sessiz bir ezberle geceye karışırken. Gözlerin tekrar manzarayı okumaya başladığında, kanın birden zehirsiz, için artık rehavetsizdir. Kurtulmuş gibi sevinirsin. Geldik mi? Dersin. Dolmuşun kapıları açılır, sürgüler yana çekilir seni azad eder gibi. Dolmuştan iner gibi indin rehavetin kucağından. &lt;br /&gt;İçine de serin havalar girdi, yüzüne çarpanlar gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Hala internet yok. Ofiste artık hiç olmayacak. Eve başvurduğum adsl ise Telekom’un dediğine göre arızadan hala bağlanmıyor. ( Sanırım 20 günden fazla olmuştur başvuralı)&lt;br /&gt;Bol bol kitap okumaya çalışıyorum, elime kitap yapışmış gibi geziyorum etrafta. Yemek yerken, serviste, dolmuş beklerken, kahve içerken… Yine de ayda üç kitap hedefimin gerisindeyim. Bu kitapları bitirmeden yeni kitap siparişi vermemeye söz verdim kendime. Bir dahaki spontan internet bağlantımda bahsedebilmeyi umuyorum biraz kitaplardan. &lt;br /&gt;İnternet yoksunluğumun arşı alaya çıktığı bu zamanlarda, yorumlarınızı belki biraz geç görebilirsiniz sitede ama merak etmeyin bana ulaşıyor. Bir tek mail’ler açık ve ordan okuyabiliyorum yazdıklarınızı… Yayımlamam uzun sürebilir sadece, belki…&lt;br /&gt;Kendimi birden uzak bir yerlere atılmış, yollanmış, size ulaşmaya çalışıyor gibi hissettim… Çok alışkanlık olmuş işte, yokluğunu görmeden ne kadar da alıştığınızı anlayamadığınız tüm o alışkanlıklar gibi. &lt;br /&gt;Hepinize sefgilerimi yolluyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4777967259764042987?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4777967259764042987/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4777967259764042987&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4777967259764042987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4777967259764042987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/02/bir-k-gecesi-eer-bir-yolcu-rehavet.html' title='Bir kış gecesi eğer bir yolcu rehavet zehirinden tadarsa...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6549769107754637725</id><published>2008-01-02T15:50:00.000+02:00</published><updated>2008-01-02T15:52:19.479+02:00</updated><title type='text'>Sıradan bir öğleden sonra</title><content type='html'>Saat yavaş yavaş ilerliyor. Kendi ritmini bulmuş, ağır kıvamlı bir yürüyüş tutturmuş gidiyor. Bu saatlerde havaya karışmasını en sevdiğim şey duman. Yumuşak ve hoş kokulu dumanlar sarıyor etrafı, rehavetle kucaklaşıyor ruhum. Günün kahve dumanı, çay buharı kokan bu saatlerini seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava bu saatlerde yavaşça kararıyor. Bir yorgunluk ve uyuşukluk çağrıştırıyor mavi parlak gökyüzünün zamanı gelince pembeli sarılı bir şalla, gerinmesi. En çok bu vakitlerde yazmak geliyor içimden, saatler beşe gelirken tepsiyle gelen bardakların içinden kendi kupamı seçtiğim zamanki huzurla beraber. Artık günün tortusunu, kalabalığını yavaşça sıyırıyoruz omuzlarımızdan. Güler yüzlü, ofis gurusu, en sevdiğim arkadaşlarımdan çay kraliçesi S. bizleri, tepsisiyle onurlandırdıktan sonra, bütün gün biriktirdiğimiz manasız çiziktirilmiş kâğıt, zımba, bisküvi paketi, çiğnenmiş sakız, yapışkanı kalmamış kâğıt dolu çöp kovalarımızı ferahlatmaya geliyor. Büyük, siyah bir torbayı yerde sürükleyerek… Torbanın yerde çıkardığı sesten onun geldiğini anlıyorum. Çöp kovamı ters çevirip salladığında, delgeçten çıkan yüzlerce beyaz yuvarlak kâğıt, kar gibi yağıyor poşete. Gülüşüyoruz. Mutlaka bir laf atıyorum arkasından, hazır cevaplığını duymak için bir bahane. Arkasını dönüp giderken bir yandan gülüyor bir yandan sürüklüyor çuvalını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam çöküyor üzerimize, kollarımı gerip çıtırdatıyorum el bileklerimi. Anneannemi arıyorum. Çay vakti konuşmamız adetten çünkü. Günlük havadisleri alıyorum, sonra da magazin turu. Çarşamba pazarından yapılan alışverişin detayları ( bir çay süzgecinin minikliğini bu kadar sevimli kimseden dinlemem mümkün değil zira ya da karnabaharın artık minik çiçekler halinde kiloyla satılması da aktüalite haberlerinden sayılabilir ), annemin ve kendisinin pazardan aldıklarının ve dahi alamayıp gözlerinin kaldığı zımbırtıların tam listesi. Bir çorba tarifi ya da gününe göre Oktay Usta’nın televizyonda tarifini verdiği dâhiyane ve mutlaka yapmam gereken bir yemek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyoda bu saatlerde Ayça Şen başlıyor. Bazen internetten onu dinliyorum etraf sakinceyse. Elim oyalansın diye biraz evrak işi, kâğıt delmece, dosya yapmaca. Dosya yapmanın kuzu kapama yapmaktan pek farkı yok. Evraklar belli bir sırayla dosyaya diziliyor, üzeri yazılıyor falan. El işi dersi gibi keyif verebilen bir faaliyet, fotokopi çekmek, evrak dizmek, üzerine not kâğıtları yapıştırıp, yazışmaların çıktısıyla beraber hepsini bir iş olarak kaldırıp bitirmek… Bu oldubitti hissi bile güzel, bir iş halloldu klasöre takıldı. Bu iş de bitti, masadan kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolapta nelerim var? Akşama ne pişirmeli? Bu gece evde yokuz. Sinemaya gidiyoruz. Woody Allen’ın yeni filmi gelmiş. Çok merak ediyorum… Akşamüstü akıp gidiyor, su gibi. Pencereden bakınca artık zifir karanlık, içeride paketli yılbaşı sepetleri…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6549769107754637725?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6549769107754637725/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6549769107754637725&amp;isPopup=true' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6549769107754637725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6549769107754637725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2008/01/sradan-bir-leden-sonra.html' title='Sıradan bir öğleden sonra'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8050151489889541897</id><published>2007-12-29T12:19:00.000+02:00</published><updated>2007-12-29T12:33:42.254+02:00</updated><title type='text'>Sıradan bir sabah</title><content type='html'>Sıradan bir gün bugün, saçları öylesine toplanmış makyajsız yüzüyle gezinen bir kız gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalkıp kırmızı, inekli terliklerimi giydim. Terliğimin sağ tekinde ineğin başı ve gövdesinin yarısı var, sol tekinde ise diğer yarısı ve kuyruğu. Ayaklarımı bitiştirince tam bir inek çıkıyor ortaya. İneği oluşturup, yataktan kalktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim kedi çalışma odasındaki sandalyemde, kırmızı battaniyesinin üzerinde gerinerek bana baktı. Yanına doğru yürüdüm, sırt üstü yatıp patileriyle havada daireler çizdi. Mırıltıyla karışık kedice bir şeyler söyledi. ‘Günaydın canım dedim, uykudan kalkınca sana sadece konuşmaya devam et diye sarılabilirim’. Hırıldadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5149340230623176050" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R3YhqEnsJXI/AAAAAAAAAKI/OPjndckrKs0/s320/COLIN+008.jpg" border="0" /&gt;Colin kucağımda mutfağa doğru yürüdüm. Ev hala ekmek kokuyordu. Boş ekmek makinesine bakıp, içimden umarım kabarmıştır dedim. Dün geceden cevizli ekmek karışımını makineye atmış, Yamyam işe götürsün çocuklarla yesin diye hazır etmiştim. Baktım dolaptan tulum peyniri de eksilmiş, kıyak iş dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buzdolabının üzerinden Colin’in mamasını aldım, ayağımın dibinde yalanan sahibine göstererek ‘ Aç mıyız?’ dedim. Heyecanla toparlanıp, mama kabına doğru koşmaya başlayınca, mahmur adımlarla onu takip ettim. Bir gün mama kabı yerine başka bir yere koşsa arkasından gidebilirim, o kadar otomatikleşti bu hareket. Ama bu konuda hata yapmayacağına eminim nedense!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O boynundaki boncuğu mama kabına çarpıp tangır tungur yemekle meşgulken ben giyinmeye doğru meylettim. İçimden mor bir şeyler giymek geldi, sırf şu mürdüm eriği renginde şapkama uysun diye. O şapkayı geçen seneden beri giymemiştim, kendime şapka atkı çekmecesi yaparken görünce heyecanlandım. Saçları ör, şapkayı tak, morlu mürdümlü el örgüsü atkını da doladın mı tamam. Tek örgü saç kapüşonun üzerinden havaya kalktı ve komik oldu, biraz da astronot gibi oldum ama olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buzdolabına dönüş, ‘kepekli ekmeğin arasına ne sürsek’ konulu bir dakikalık tereddüt. Yeşil zeytin ezmesi ve kaşar peynirinde karar kılış... Buzdolabı poşetlerini seviyorum diye düşündüm o sırada. Minik, şeffaf torbacıklar içinde ofise taşınan ekmek, simit, börek, elma ve diğerleri. Tam bir porsiyonluk olmalarını seviyorum galiba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık hazır sayılırız. İtalo Calvino’nun severek okumaya çalıştığımız kitabı ‘ Bir kış gecesi eğer bir yolcu burada trenden inerse’ yi yanımıza aldık. Sandviç tamam, anahtar, cep telefonu, kedinin maması, suyu, şapka, eldiven… Hazırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colin! Yaramazlık yapma ben yokken, perdelere tırmanma! Uslu bir kedi ol ve kapının önünden çekil de çıkabileyim! Hayır, ayakkabı bağcıklarına atlama! Of!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8050151489889541897?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8050151489889541897/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8050151489889541897&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8050151489889541897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8050151489889541897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/sradan-bir-sabah.html' title='Sıradan bir sabah'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R3YhqEnsJXI/AAAAAAAAAKI/OPjndckrKs0/s72-c/COLIN+008.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4050108937824928396</id><published>2007-12-27T12:10:00.000+02:00</published><updated>2007-12-27T12:24:41.823+02:00</updated><title type='text'>maşukiye hatırası</title><content type='html'>Bir Pazar sabahı çıktık yola maile, istikamet Maşukiye. Sapancalara son gittiğimde çocukmuşum. Hayal meyal hatırlıyorum akan suları, minik şelaleleri, yediğimiz balıkları. Üzerinden onca zaman geçtiği için haydi dedik, bir hatırlatma yapalım, kiremitte balıkları bir de aklımız başımızdayken yağlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden gittiğimiz, minik şelaleler akan lokantayı bulamadık, yol bizi başka birinin önüne çıkardı. Bir baktık içerde büyük bir şelalesi var, temizce de bir yere benziyor, girdik oturduk.&lt;br /&gt;Gittiğimiz yerin adı Koru restoran, biz memnun kaldık. Balıklar nefisti, ayrıca kiremitte peynir ve mantardan da yemeden kalkmayın. Fiyatlarının uygun olduğunu söyleyebilirim. Lokantaların çoğu alkolsüz ama bizimkinin bir kenarında Şarap evi yazıyor, biz yine de balığa hürmetten rakı içtik. Kapa parantez &lt;a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=TIRMGOY5ND3DE0IGT6NI"&gt;Mehmet Yaşin, Lezzet Durakları&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5148596428186854738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R3N9LEnsJVI/AAAAAAAAAJ4/w0l10uNWd_I/s320/collage7.jpg" border="0" /&gt;Aç parantez &lt;a href="http://www.kesfetmekicinbak.com/atlaslar/dergi/06168/"&gt;Atlas&lt;/a&gt;’tan fotoğraflı bir sayfa. Kış olmasına rağmen ağaç etrafında, su kenarında olmak güzel… Etrafta birkaç tane hasır eşya, hediyelik satan minik dükkân var. Annem buradan bir hasır bir tepsi aldı, ben de eve bir bambu damacana elbisesi (!) aldım. Sonra hep beraber göl kenarına yürüyüşe ve kahve içmeye indik. Güneş yavaşça batarken, ay beyaz bir dilim gibi bir kenarda belirmişti. Bebek mavisine ve tozpembeye bulanmıştı göl, kıpırtısız, çarşaf gibi seriliyordu önümüzde. Akşam çökene kadar biraz yürüdük kenarında, sonra yakınlarda bir kahveye girdik içimiz ısınsın diye. Fallar bakıldı yine. Chukie’nin fincanının dibinde kocaman bir kalp çıktı, inanılmaz büyüklükte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel ve asude bir gündü işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir pazar sabahtan yola çıkın siz de. Market alışverişini kırın, çamaşırları falan da dert etmeyin, dünya halleri biraz dursun, siz bir kaçamak yapın. Hem zaten kış, en kötü ihtimal tarhana çorbası, mercimek vardır çekmecede. Fonda mavi gökyüzü, önde damar damar kuru ağaç dalları olacak manzarada. Pamuk gibi kıpkırmızı topraklardan adım başı serin sular fışkıracak, mis gibi hava çekeceksiniz ciğerlerinize, yüzünüze bir pembelik gelecek. Arada bir kaçmak lazım, yolda da şarkı söyleyip neşelenmek!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4050108937824928396?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4050108937824928396/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4050108937824928396&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4050108937824928396'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4050108937824928396'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/maukiye-hatras.html' title='maşukiye hatırası'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R3N9LEnsJVI/AAAAAAAAAJ4/w0l10uNWd_I/s72-c/collage7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4742237936725647723</id><published>2007-12-25T12:32:00.001+02:00</published><updated>2007-12-25T12:37:44.509+02:00</updated><title type='text'>deniz kabuğu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R3DdA0nsJUI/AAAAAAAAAJw/k-A5B226Myc/s1600-h/deniz+kabuÄu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5147857380279330114" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R3DdA0nsJUI/AAAAAAAAAJw/k-A5B226Myc/s320/deniz+kabu%C4%9Fu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Değişiyorum. Ve sanki buna inanıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden de böyle olurdu. Değişmek istediğimde, yeni biri olmayı hayal ettiğimde, o hayaller köpüren dalgalar gibi içimde kabarır dururdu. Kabaran dalgalarla ben de bir heyecana kapılırdım hemen. Kendime verdiğim sözler, kabaran dalgalarla beraber, eteklerime dolanırdı. Onları suyun içinden deniz kabukları gibi toplar, pırıl pırıl, el değmemiş, denizden gelen inanılmaz bir hediyenin avucumda olmasının heyecanını duyar gibi, başköşeye koyar, seyre dalardım. Geldikleri ilk günün pırıltısı, heyecanı maalesef ertesi güne kalmazdı. Baş tacı ettiğim, beni değiştirecek, yeni biri yapacak fikirler, denizden çıkınca kuruyan, matlaşan, boz bir renk alan deniz kabukları gibiydi. Üzerinden biraz zaman geçince kaldırıldıkları raflarda o pırıltılı renkleri solar, geldikleri gün getirdikleri heyecan ve umut birden yerini beceriksizliğe, basiretsizliğe, umutsuzluğa bırakırdı. Oysa eteğime vurduklarında ne pırıl pırıl, ne umut doluydular. Yepyeni biri olacaktım, deniz tuzundan kurumuş derim soyulacaktı, yerine pembe, pamuk gibi bir ten gelecekti. Yeni ben umudu da deniz kabuklarıyla birlikte solan giden düşler gibiydi. Geldikleri yerin umudunu, düştükleri atmosferin yakıcılığı kavuruyor, boş vermişlikle bırakıldıkları yerde unutulup gitmek belki de ağırlarına gidiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimdeki raflarda bu yaşıma kadar solup kalan nice deniz kabuğu biriktirdim. Hepsinin keskin kabukları vicdanımı yırtar. Onları saklandıkları yerden çıkarmaya ondan cesaretsizim. Ama bu seferki dalga boyumu aşıyor ve eteğime dolananlar yine, yeniden nabzımı yükseltiyor, eğilip almamak için kendimi zor tutuyorum. Kendime söz verdim artık elime, kalbime dolanan her umudun geldiği yere döneceğim yüzümü. Belki bu sefer farklı olur, belki de onları hayatıma çekmekle sadece öldürdüm. Belki de yüzmeyi öğrenip onların yanına gitmeliyim artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişiyorum. Artık farklı düşünüyorum ve sanki buna inanıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sertleşmiş derimle, avucumu suya daldırdım. Deniz kabukları suyun içinde ıslak ve pırıltılı duruyorlar. Öyle güzel şekilli, öyle kendi gibiler ki. Onlardan biri olmak istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4742237936725647723?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4742237936725647723/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4742237936725647723&amp;isPopup=true' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4742237936725647723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4742237936725647723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/deniz-kabuu.html' title='deniz kabuğu'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R3DdA0nsJUI/AAAAAAAAAJw/k-A5B226Myc/s72-c/deniz+kabu%C4%9Fu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3801505009604566011</id><published>2007-12-14T15:35:00.001+02:00</published><updated>2007-12-14T15:53:01.334+02:00</updated><title type='text'>şiddetli bir yağmur başladı tam da şu anda.</title><content type='html'>Bu hafta da bitti dedi birileri. Burnunu cama dayayarak, elleri cebinde öylece dışarı baktı. Elinden bir şey gelmiyordu, bu hayat pek umarsız. Benim yaptığım işler, döktüğüm diller, ertesi günü çok da yumuşatmadı. Hayat sanki bir kaya ve ben her kelimeyle onu döven dalgalar savuruyorum kendimce, sonra yorgun argın çekiliyorum. Kaya gibi duruyor hayat, taş gibi sabit ve durağan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış mevsimlerinde sanki günlük hayatın da kıvamı donuyor. Bizim evler bir kabuk, dışarısı soğuk. İçeride pişen çorbalar, sarıldığımız kedimiz, battaniyemiz, birbirimiz. Elimizde kitap, elimizde bardak, ayakta terlik… Gözler akşamları hep biraz yarım açık, gözler sabahları hep biraz yarım kapalı… Arada gözlere takılan hep hay huy, hayat memat… Dünya işlerinin dışında kendi işine bakanlar şanslı zevat! Bense bazen biraz kıskancım, evet. Hatta biraz fazlaca hırs yaptım bu direksiyonu kırıp, tali yollara çıkma meselesini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143821876252648642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R2KGvknsJMI/AAAAAAAAAIQ/lltuxdSk2MQ/s320/72131251.jpg" border="0" /&gt;Anayollar, otoyollar, hep oturarak gidilen, mekik dokunan yollar. Yol alırken hep oturanlar, bir yerden bir yere kıpırdamadan gitmemizden oluyor bunlar. Buradan yola çıksam şimdi bu yağmurda, lahana gibi paket yapılmış olarak oturacağım bir dört tekerleğin tepesinde. Kıpırdamadan içim kaynayacak, köpüreceğim, taşacağım. Sonra sönmüş olacak içimdeki heveslerin hepsi, sönük bir hevesle varacağım gittiğim yere. Akşam olmuşsa durarak yorulmuş olacağım, gözlerim yarı açık, gözlerimi açıp kıpırdanacak mecal kim bilir nerelere saklanmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatak diyeceğim, yatak sersin birileri… Kıpırdamadan durmaktan yoruldum, bari biraz uyuyayım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3801505009604566011?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3801505009604566011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3801505009604566011&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3801505009604566011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3801505009604566011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/iddetli-bir-yamur-balad-tam-da-u-anda.html' title='şiddetli bir yağmur başladı tam da şu anda.'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R2KGvknsJMI/AAAAAAAAAIQ/lltuxdSk2MQ/s72-c/72131251.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-934127384980572366</id><published>2007-12-14T15:24:00.000+02:00</published><updated>2007-12-14T15:34:42.166+02:00</updated><title type='text'>persepolis</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R2KFuknsJLI/AAAAAAAAAII/mxAkoZQcVzA/s1600-h/persepolis-poster-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5143820759561151666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R2KFuknsJLI/AAAAAAAAAII/mxAkoZQcVzA/s320/persepolis-poster-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çok çok çok soğuk bir geceydi. Elim Yamyam’ın cebinde onun elini tutmuş, yürüdük İstiklal caddesinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk yanak kesiciydi, ısırıcı, tırmalayıcı ve haşin. Bir yerlerden sızan sarışın müşfik ışıklar, kahverengi kabuklarını yarıp göbeklerini dışarı uzatmış tombul kestanelerin üzerine düşüyordu. Yavaştan çiseleyen yağmurla beraber duraklayıp, ucuz şeffaf şemsiyelerden aldık. Sinema ıslanmadan yürünmeyecek kadar uzaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zamandır Persepolis diyordum da başka bir şey demiyordum. Sadece afişine baksam, film hakkında hiçbir şey bilmesem bile yine de isterdim bu filmi görmeyi. Konusunu da öğrendiğimde görmeden edemedim. İyi ki de gitmişim, son zamanlarda seyrettiğim en harika şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ofisin masasında sıcak çayımla beraber bunları yazarken bir yandan hapşırıyorum. ( Hep beraber!) Akşamüstüne doğru ilerliyor saatler ve filmdeki küçük kız hala içimde bir yerden bir yerlere koşturuyor. Kafası karışıp, ezan vakti Tanrı’yla konuşuyor. Filmi o kadar sevdim ki içimde bir yerlerde dolaştırıyorum, kafamda evirip çeviriyorum, cebimden çıkarıp çıkarıp resmine bakıyorum. Bir küçük kızın kazık kadar bir kadın olması ve kim olduğunu bulana kadar her taşı kaldırması, her dokunduğunun cıs, her düşünün günah, her adımının haram sayılması, kafasının üzerinde sallanıp duran o kılıç, hep kıl payı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçim burkuluyor karanlık salonun içinde, çok fena dokunuyor bazı sahneler. Çok içten ağlıyorum. Bazı yerlerinde gülümsüyorum, bazen çocukluğun o güzelim saflığına bazen perdeden yüzüme çarpan hislerin tanıdıklığına. O çok sevgili hanımın, kendinden yola çıkıp da, hikâyesini böyle güzel anlatmasına, duygu sömürülerine, yapmacıklıklara kaçmadan, öyle samimi ve içten, çizgisi kadar yalın ve sevimli bazen... Çok imreniyorum ve içimden bir yerlerden tebrik ediyorum onu. Komşum, diyorum. Çektiklerini sen anlatırken ben çok iyi anladım. İçimden hep sarılmak geldi sana, iyi ki anlatmışsın. İyi ki anlatmışsın…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-934127384980572366?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/934127384980572366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=934127384980572366&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/934127384980572366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/934127384980572366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/persepolis.html' title='persepolis'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R2KFuknsJLI/AAAAAAAAAII/mxAkoZQcVzA/s72-c/persepolis-poster-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-7744484894319153480</id><published>2007-12-08T12:17:00.000+02:00</published><updated>2007-12-08T12:22:53.186+02:00</updated><title type='text'>yedi kardeşe yedi gelin</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R1pwYVWMafI/AAAAAAAAAIA/ZcpqhuOB5MI/s1600-h/seven.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5141545487946246642" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R1pwYVWMafI/AAAAAAAAAIA/ZcpqhuOB5MI/s400/seven.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Biri bir yerlerde Margot! Desin, hemen yanında biten cin gibiyim. Beter Böcek gibi üç kez söylemenize de gerek yok, blog camiasının izleme, takip etme, kovalama gibi faaliyetlerine imkân tanıyan aygıtları sağ olsun! &lt;a href="http://gidilmeyen.blogspot.com/"&gt;Yaban&lt;/a&gt; kardeşimizi de böyle buldum, kendisi beni sobelemiş, sağ olsun. Bunca zaman Margotto’da yazılmamış bir şeyler olabilir mi bilmiyorum ama benim hakkımda bilmediğiniz ( araya artık size malum olmuş maddeler de karışabilir ) 7 şey şunlar olur herhalde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Çocukluğumdan beri memleketle ilgili dokunaklı her hangi bir şey duyduğum an ağlarım. Mesela 23 Nisan’da bilirsiniz memlekete ecnebi yavrucaklar gelir ( her ne kadar bazıları genç irisi gibi görünse de!) ve bizim Türk aileler de onları misafir ederler adet olduğu üzere. Bizim çocuklar da bu ecnebi yavruları kardeş, arkadaş bellerler. Sonra TRT bu yavruların memleketten ayrılışını gösterir. Bir bakarsınız her milletten çocuk vedalaşma vakti geldiğinde ağlıyor. Sarılıp sarılıp ağlayan o çocukları görür görmez başlarım ben de ağlamaya. Çocukların ayrılması beni acayip ağlatır. Sertap Erener Eurovision’u kazandığında ağlamıştım, Galatasaray UEFA kupasını aldığında ağlamaktan heder olmuştum. Bunun gibi üzücü, heyecan verici dokunaklı her milli duygu galeyanında ağlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İçten içe, önceki hayat varsa eğer, o hayatımda memleketimden ayrı kaldığıma ve bir şekilde vatan hasreti çektiğime inanırım. Bu hissi hala zaman zaman duyarım. Şişhane’den inerken ışıklar içindeki camileri ve Haliç’i gördüğümde, nedense özellikle o yokuş üzerinden manzaraya baktığımda, garip bir hasret ve kavuşma hissi duyarım. Bunu kimseye açıklayamam. Belki de bundandır, yurt dışından yaşayan komşularıma kendimi yakın hissederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Küçükken takla atmayı beceremediğim için haftalarca beden dersinden kaçmıştım. Hala da koşma, atlama, zıplama gerektiren spor faaliyetlerinden haz etmem. Uzun boylu olduğum için atletizmden sorumlu hoca kaç hafta peşimde koşmuştu da yüz vermemiştim. Okul bahçesinde sürekli beni bulur, eliyle bir yükseklik işareti yapıp, ‘ şu kadardan atlayamaz mısın? Gel bir deneyelim’ derdi. Acayip bozulur, istemiyorum der, kaçardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Bisiklete binmeyi ancak ortaokul zamanında bahçeli evlerin olduğu mahallemize taşındığımızda öğrendim. Arık orta sona gidiyordum sanırım. Mahalle bir bisiklet cennetiydi ve bacak kadar çocuklar vızır vızır geziyordu. Çevre edinip, ortama uyabilmem için bana da bir bisiklet alındı. Ama herkesin önünde öğrenmeye çok utandım. Her sabah daha herkes uykudayken, bisiklete binmeyi öğrenebilmek için antrenman yaptım. İki hafta sonra da benim yaşlarda veletlerden oluşan bir çeteye dahil olarak, mahalleyi turlamaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Hayvanlara karşı çocukluktan gelen bir şefkat ve düşkünlüğüm var. Bu konuda anneannemle çok iyi anlaşırız. Evde ve bahçede beslenecek ( hatta beslenmese daha iyi olacak) nerdeyse tüm hayvanlardan bir tanede edinmişimdir. Anneanne ve dedeyle büyüyen bir tek çocuk olmak benim hayvanları, kitapları, ihtiyarları sevmemi ve anlamamı kolaylaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- Kitaplar konusunda şöyle komik bir anım vardır. İlkokuldayken evdeki kitaplığı karıştırmayı artık adet edinmiştim. Çok sevdiğim bir kitap da Sefiller idi. Bir gün okul çıkışı sarışın A. lakaplı arkadaşımla eve yürüyoruz. Dedim ki : ‘Sarışın A, Sefiller’i okudum, çok güzel bir kitap.’ ‘Ben onun filmini seyrettim’ dedi. ‘Ah! Dedim inanmıyorum, filmi de mi var?’ ‘Olmaz mı dedi, Küçük Emrah oynuyor!’ Hayatımın ilk şiddetli şaşkınlıklarındandır hala unutmam. Daha sonra kot takımlar giyip Seyyal Taner taklidi yapmışlığımız da vardır Sarışın A. ile ama onu belki başka zaman anlatırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Şu anda masamda kıvırcık, gür saçlı bir kız biblosu var. Kucağında tuttuğu kalbin içinde ‘Yamyam iz luv’ yazıyor. Ve hakikaten benim için Yamyam iz luv :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komşularımın çoğu ebelenmiştir sanırım, ben kimseyi ebelemeyeyim. İçinden gelen komşu lütfen yazsın ama. Gelip okuyacağım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinize sefgiler !&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-7744484894319153480?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/7744484894319153480/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=7744484894319153480&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7744484894319153480'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7744484894319153480'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/yedi-kardee-yedi-gelin.html' title='yedi kardeşe yedi gelin'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R1pwYVWMafI/AAAAAAAAAIA/ZcpqhuOB5MI/s72-c/seven.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6367354155769681065</id><published>2007-12-07T15:37:00.000+02:00</published><updated>2007-12-07T15:48:19.301+02:00</updated><title type='text'>Hafta sonu gelmeden cumadan minik bir paragraf:</title><content type='html'>Bu hafta çok ama çok çabuk geçti. Hareket etmiş bir vagon gibiydi bu hafta ve ben arkasından son anda yetişirim atlarım diye koşturup durdum. İşte cumaya geldik sonunda ve sanki koca bir hafta daha istasyonu terk etti. İstasyonda yani ofiste oturup bütün bir haftanın olanca hızıyla akıp gitmesini izledim, çok ama çok iş birikmişti. Hala da çok iş var. Ama artık ucunu bıraktığım işler bunlar. Ne kadar uğraşsam sonu gelmiyor çünkü bunların ve kimse bilmiyor daha kaç tren olacak sırada, böyle hızla geçip giden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine kendimce bazı küçük şeyleri başarabildim. Çok hoşuma giden ve beni çok etkileyen filmler seyrettim. Elime yapışan kitabımı bitirdim ve yenisine başladım. Size neler yazsam diye düşündüm, aklıma bir sürü şey geldi, nerden başlayacağımı bulamadım. Aylardır elimin değip de toplayamadığım o mutfak dolabını da sonunda topladım. Ofiste üşümeme rağmen hastalanmadan, çok sıkılıp, bunalmama rağmen kimseyi kırıp dökmeden bu haftayı atlattım.&lt;br /&gt;Çok şükür…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokağa pek çıkamadım ama... Çıkmaya korktum. Çok soğuk ve yağmurluydu hava, bugün de öyle görünüyor. Ama yarın akşam biletlerimiz var ve tiyatroya gidiyoruz! Bu da tam benlik bir kışlık faaliyet demek! Pazar da Colin’in aşıları var yine, veterinere gideceğiz. Hafta sonunun taslağı aşağı yukarı çizilmiş durumda ve en az iki kere sokağa çıkmak farz oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek program Margotto’da:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sevdiğim; &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0478687/"&gt;&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;Benim adım Elisabeth&lt;/span&gt; &lt;/a&gt;ve &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0061722/"&gt;&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;Aşk Mevsimi (The Graduate)&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; filmlerinden,&lt;br /&gt;Bana şu ana kadar yaklaşmayan ama yaklaşırsa affetmeyip yazacağım yeni yıl heyecanından,&lt;br /&gt;Yarın seyretmeye gideceğimiz &lt;a href="https://www.dtgm.gov.tr/eser/eser1506.asp"&gt;&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;Üç Nikâh Üç Cenaze&lt;/span&gt; &lt;/a&gt;oyunundan,&lt;br /&gt;Ve artık daha sık yazmak için kendime verdiğim sözlerden,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsedeceğim. Umarım evdeki hesaplarım, çarşıya uyar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi şu her bir rakamıyla dimağıma işlenen ve bir türlü sonu gelmeyen raporu bitirmem lazım. Bunu bitiremezsem, çocukluğumda, soğuk pazar akşamları gelip çattığında -ya sayfa açmadığımdan ya da ödevi bitiremeyeceğimi bildiğimden- hissettiğim, o endişeyle karışık, yapışık histen kurtulamayacağım çünkü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının kırmızı başlıkları: &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim&lt;/span&gt;, &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;bir vaktim olsa neler yazarım&lt;/span&gt;, &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;hafta sonu, hafta başı, zaman yorgunu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soundtrack:&lt;br /&gt;( youtube’da bulamadığımdan adet olduğu üzere yerleştiremiyorum ama sözleri şöyle) :&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kolay değil, kolay değil…&lt;br /&gt;Hiçbiri hiçbiri kolay değil...&lt;br /&gt;Çalışmasak, yorulmasak,&lt;br /&gt;Kim bize, kim bize bir şey verir?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Hepinize &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Kinder sürprizlerle&lt;/span&gt; dolu hafta sonları dilerim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi bakalım!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6367354155769681065?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6367354155769681065/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6367354155769681065&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6367354155769681065'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6367354155769681065'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/hafta-sonu-gelmeden-cumadan-minik-bir.html' title='Hafta sonu gelmeden cumadan minik bir paragraf:'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5077684573827724842</id><published>2007-12-03T17:42:00.000+02:00</published><updated>2007-12-03T17:45:39.193+02:00</updated><title type='text'>rüyalar ve bir karpuz dilimi</title><content type='html'>Pazartesi gününün sıkkınlığı ve bıkkınlığını aralayıp, birazcık da mahsustan ce e yaparım sizlere sevgili komşularım. Maksat soğuklar kapıya dayanmışken bu yazıları katlayıp katlayıp kapı altı aralıklarına döşeyelim, estiğinde bu yazıyı da uçurana kadar rüzgâr, oracıkta dursunlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafta sonu denilen karpuz dilimi ne kadar ince öyle değil mi? İnsan yedi mi yemedi mi anlamıyor. Bir hafif tatlı, bir mayhoşça kırmızı kalıyor damaklarda sonra bir bakmışsınız yine ofistesiniz ve geçen bölümden yani kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Öğle yemeğinde muhtemelen kuru fasulye var ve muhtemelen işler birikmiş bir de! Bir de uzun geliyor, bir de uzun, bitmiyor bu pazartesi, bitemiyor. Aklıma o dükkânda gördüğümüz, üzerinde ecnebice ‘ Lütfen beni uyandırın yine çok geç kaldım!’ Yazılı t- shirt geliyor. Böyle uzunca tutulmuş, elbise kadar nerdeyse ama elbise değil, yani tam böyle bir uyuyakalmış embesil kılığı. Uyuyakalmış embesil kılığı bir yerde sevimli olsa da sonuçta üzeri yazılı bir penyeden ibarettir ve öyle şeylere bir sürü para verilmez. Neyse siz bunu nasılsa biliyorsunuzdur da ben kendi kendime demiş olayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâlbuki... Hâlbuki o incecik dilim karpuz ne leziz, hem benim dilim herkeslerden ince olduğundan ( ben cumartesimin yarısını da şirkete kaptırdığım için) benimkisi baldan tatlı! Bir kere Pazar kahvaltısı var, bir kere gazete faslı var ( gerçek gazete, katlaya katlaya, origami yapar gibi okunandan ) , sonra kahvesi, azıcık gezmesi var… O minicik zaman aralığına işte ne kadar sığarsa o kadarı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Pazar yine geç kahvaltı ettik, menemenin hepsini ve bittikten sonra da tabağını yemek istedim. Sonra güzelce gazete okudum, sonra karnım acıktıkça mutfağa gidip elimde bir tepsiye artık o an içimden ne geldiyse koyup gelip koltuğa kuruldum.  Kedi Colin bile pazar havasındaydı, ben gazete okurken kucağımda oturdu ve okuması yazması olmadığından resimlere baktı, arada ben sayfa çevirecekken, ‘ben bitirmedim bir saniye’ dermiş gibi patisini sayfaya koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava güneşli olmasına ve dışarıdaki ağaçların güneş değen yaprakları bakıra çalan renklerde parıldasa bile içimden çok dışarı çıkmak gelmedi bu pazar. Orada o insanı yutan, balina koltuğumuzun tam da karnının ortasında gömülmek, uyuklamak ve geçen her saniyeyi koklamak istedim. Bir minik zaman aralığının, sadece ve sadece sana ait bir günün her dakikası o kadar değerli ve bulunmazken, sanki hareket edersem daha çabuk kaybolacak, elimden kayıp gidiverecekmiş gibi geldi bana. Sanki dün, her zaman göremeyeceğim bir manzaraya uzun zaman bakmak ve onu kafanın bir yerine kazımak istemeye benzer hislerle dolduğumdan,  durarak, duraklayarak geçirdim bu pazarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesinin tatsız kısmını atlatmaya doğru ilerliyorum şimdi, bugün de kazağın kolu kısa gelerek bitiriyoruz örgümüzü. Sıkılıp bir kenara atar gibi çıkıyoruz ofisten, evimize gidiyoruz, trafikler içinde dura kalka. Sonra bir can havliyle eşikten içeri atıyoruz bünyeyi. Arkadan pazartesinin kiri, dumanı içeri, kedi dışarı kaçmasın diye çarçabuk kapıyoruz kapıyı. Ev sakin bir tevekkülle öylece duruyor, dingin. Kedi daha yeni uyanmış paspasta geriniyor. Tevekkeli değil dün bütün gece birileri beni kovalıyor rüyamda, ben kaçıyorum hep son anda. Son dakikada kurtuluyorum ellerinden. Kediyi de bir şekilde kaçırıyorum peşimdekilerden, saklanacak bir yer bulduğum zaman kedi de beni arayıp buluyor. Bazen merak ediyorum, ben kapıyı açarken o hangi rüyadan uyanıyor?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5077684573827724842?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5077684573827724842/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5077684573827724842&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5077684573827724842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5077684573827724842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/12/ryalar-ve-bir-karpuz-dilimi.html' title='rüyalar ve bir karpuz dilimi'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-688709173660213498</id><published>2007-11-30T16:17:00.000+02:00</published><updated>2007-11-30T16:39:35.018+02:00</updated><title type='text'>öyle bir geçer zaman ki...</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R1AbkTQbhII/AAAAAAAAAHw/YBf4l5Y-tNU/s1600-R/collage4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5138637485288162434" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R1AbkTQbhII/AAAAAAAAAHw/E0cDKFWKiwE/s400/collage4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Parlak renklerin kandırmacasına rağmen kışa dönerken havalar,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5138638640634365074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R1AcnjQbhJI/AAAAAAAAAH4/EQpU0Szyq_I/s400/PICT0533.JPG" border="0" /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bizim Colin her gün biraz daha büyüyor...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-688709173660213498?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/688709173660213498/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=688709173660213498&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/688709173660213498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/688709173660213498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/11/yle-bir-geer-zaman-ki.html' title='öyle bir geçer zaman ki...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/R1AbkTQbhII/AAAAAAAAAHw/E0cDKFWKiwE/s72-c/collage4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3583442963142100666</id><published>2007-11-29T12:04:00.000+02:00</published><updated>2007-11-29T12:12:53.643+02:00</updated><title type='text'>bu gecekondudan su içer martılar</title><content type='html'>Uykuyu zor terk edip çıktım bugün evden. Ama o beni bırakmadı, arkamdan koştu ve yakama yapıştı. Üzerine iki bardak çay, bir bardak kahve döktüm bana mısın demedi. Pes ettim. Yana kırk beş derecelik ve giderek küçülen bir açıyla kaykılıp oturdum oturduğum yerde. Gözümün teki zaman zaman kapanarak pencereden seyre daldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirketin yanında yükselen ve benim nadide manzaramın ortasında, güzel bir resmin ortasında bir hata yapılıp yarısı silinebilmiş bulanık bir leke gibi duran, betonarme inşaata bir martı kondu tam şu anda. Sahil tarafından E–5 yoluna bakmaya gelen martılar, bu gulyabaninin üzerine su aygırlarının üzerine konan minik su kuşları gibi konup, bir süre gelen geçen arabaları ve akan trafiği seyrederler. Onları kovacak, kıştlayacak kimse olmadığından göğüslerini gere gere bir süre orada durup insanların oradan oraya koşuşturmasına boş boş bakarlar. Belki bir yerlerine yuva bile yapmış olabilirler inşaatın ve belki de bu boz gri şekilsiz betonarmenin içinde tam da aynı renkte kamufle olmuş minik yavruları vardır. Orasından burasından inşaat demirleri fışkıran bu martı gecekondusu benim manzaramın tam ortasında, etrafında kırmızı damlı villamsı evlerle çevrili, sanki İstanbul Bienal’i münasebetiyle mahallenin ortasına dikilmiş de, kimsenin ‘ben sanattan anlamıyorum denmesin’ diye ses çıkarmadığı bir çirkinlik abidesi gibi durur nerdeyse iki senedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dümdüz, sanki üzeri açık bir katlı otoparkın, en üst katı gibi duran üçüncü katının bazı yerleri yağmurdan, sudan yemyeşil yosunlaşmış, bir sivri üçgen gibi uzanarak daralan ön cephesinin yuvarlanmış burnuna ‘ Bay bayan güzellik salonu karşı plaza’da hizmetinizdedir’ yazılmıştır. Bay bayan güzellik salonu dediği yer benim olduğum plazanın alt katıdır. Ara sıra fön çektirmeye indiğim ve kuaförü can sıkıntısından kurdeşen olmak üzereyken yakaladığım. Öğle arasında indiğimiz için bize indirim yapar komşu tarifesinden ve çok konuşur. Bütün gün konuşacak kimseyi bulamamış, iki lafın belini kırmak için susamış gibi çok konuşur. Arabamızı en alt kattaki otoparkta yıkatırız ve hemen köşedeki modern zamanlar bakkalına gideriz can sıkıntısı hallerinde çikolata, bisküvi ve bunun gibi çocuk kandırmacası mühimmat tedarikleri için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ofisin sakin tabiatlı ama çalışkan görünmek için telefonları yüksek sesle açan sakinleri olarak hayatımız belli metrekareler içinde geçer, alanımız bellidir. Bir gün dışarıdaki manzaranın bir eşi olan hareketli bir tabela assalar cama kimse fark etmez. Bu sefer ona bakar, dalar gideriz. Dışarıdaki martıların arada bir gecekondularına konup akan trafiğe dalıp gitmeleri gibi… Aslında bizi martıya benzetmek istemem. Martılar biraz filozoftur gözümde. Bizimse düşünecek zamanımız kalmamış ki filozofluğumuz kalsın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevsimlerin değişimini hissediyorum servis beklerken. Belki bu kış bizim ucube sanat eserine de öyle bir kar yağar ki, martılar bile gizlenmiş olur içinde. Belki o kadar nefis bir kar yağar ki bu ucube, mahallenin ortasında yükselen bir tepe olur. Beyazlığı öyle göz kamaştırır ki tam karşısında bazen sadece parmakları kıpırdayarak duran bendenizin yüzüne vurur…&lt;br /&gt;Ve herkes şaşırır, kimse cama böyle bir manzara tabelası asacak kadar çılgın olamaz zira. Olsa olsa tabiat belki çıldırmıştır, bizden çok ama çok sıkılıp…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3583442963142100666?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3583442963142100666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3583442963142100666&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3583442963142100666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3583442963142100666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/11/bu-gecekondudan-su-ier-martlar.html' title='bu gecekondudan su içer martılar'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8970986401408384657</id><published>2007-11-27T18:05:00.000+02:00</published><updated>2007-11-27T18:06:44.577+02:00</updated><title type='text'>zeytinyağlı pırasa</title><content type='html'>Akşama ne pişirsem diye düşünürken, direkt hattım çalıyor. Direkten dönüyor birden zeytinyağlı pırasa hayallerim. Telefonum bu aralar rahatsız, konuşurken bir yandan sizi dürten insanlar gibi, ben tam bir şey düşünmeye meyledeyim zırlıyor. Devamlı ilgi istiyor, devamlı konuşulmak. Bir sonraki çalışında, ahizeyi telefondan bir karış kadar kaldırıp, sonra inanılmaz ve beklenmedik bir hızla yerine çarpmaktan korkuyorum. Yapmıyorum ama sesimdeki sıkıntıyı kontrol etmeye çalışarak aloluyorum karşı tarafı, el mecbur. El mecbur zırlayan telefonlara, el açacağız aybaşında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günler ofisin yörüngesinde, artan zamanlar da bolca Beyoğlu Taksim, yüz kesen soğuklar, el ısıtan kestaneler menzilinde dönüp duruyor. Komedi filmleri festivali dâhilinde bir tane Fransız komedisine göz karartıp gidiveriyoruz. Fransız komedilerinden umutsuz, Paris sokaklarına bakarız, hülyalara dalarız düşüncesiyle. Paris’te Çulsuz isimli filme bir küçük mimik yapsa biri gülecek modda, kodda ve ihtiyaçta gidiyorum, sağ olsun beni güldürmeden göndermiyor Abrakadabra salonundan. Ama nedense gülerken hep sağa sola bakınıyorum, başkaları da gülüyor mu diye… Yavaş yavaş gülüyorum önce, sonra bakıyorum diğerleri de koy vermiş yüksek sesli kahkahaları, sesi çirkinmiş de koroda kaynayıp gitmek istermiş gibi rahatlatıyorum kahkahamı. Neden böyle oluyor bilmiyorum bak, şimdi yazarken aklıma geliyor bunlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düzene koymaya çalıştığım karışık bir oda gibi gündelik hayatım. Rutin yapmam gerekenlere hiç gelemiyorum, bir kitabı dahi bitiremiyorum. Hepsini yapmak istediğim onca şeyden oluşan bir yumak var elimde ve sanki ne tarafından çeksem elimde kalıyor o iplik. İplik iplik dolanıveriyorum kişisel takvimime. Zaman bir türlü yetmiyor, yetişmiyor, eksik kalan bir kalem hep var, feda edilecek bir ya da iki kalem. Masaya yapışan kâğıtların bazıları orada günlerce kalıyor. Bir yandan ajandalar dolduruyorum kendimi azarlar gibi. Dıt haaaaa! Çeker gibi alt alta sıralıyorum kendime buyruklarımı. Sabahları yoga yap, artık şu eline yapışan kitabı bitir, mutfaktaki o rafı artık düzenle, kediye mama al, her gün yazı yaz, sekiz bardak su iç, c vitamini al! Artık iyice kızmışsam kendime koyu renkle ve büyük harfle yazıyorum, artık şunu yap lütfen diye. Ve bir yanım şımarık çocuk gibi kaçıveriyor bu mesuliyetlerden, girilmesini istenmeyen odanın kapısını aralık görünce sıyrılıveren Colin haylazı gibi. Sıyrılıveriyorum ajandamın buyruklarından, zamanı arkama alıp koşuyorum! O an kaçmak istiyorsam kimse tutamıyor beni, telefon uzun süre kendi kendine çalıyor, çalıyor ve susuyor. Ajandayı göremeyeceğim bir yere saklıyorum ve hatta daha da ileri gidip bilerek kaybediyor ve inanılması güç olsa da bir daha bulamıyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar evimin içinde bir ağaç olmasını isterdim. Gerçek bir çam ağacını kesip salona koymaya gönlüm el vermeyeceğinden sadece hayal ediyorum şu anda. Bizim salonun ortasında kocaman bir ağaç, ta tavana kadar yükseliyor. Kedimiz canı ne zaman isterse tırmanıyor ona, mis gibi çam kokuyor kendiliğinden ve güzel sarı, parlak yıldızlara sarıyorum onu.  Bütün bu buyrukların hepsini kâğıtlara yazıyorum ve gerçekleşmesinden hiç umudum olmasa da dallarına bağlıyorum. Her gün yazı yaz Margot, her gün bir yazı… Zamandan kaçmana o zaman hiç gerek kalmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gidip biraz düşünmeliyim şimdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8970986401408384657?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8970986401408384657/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8970986401408384657&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8970986401408384657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8970986401408384657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/11/zeytinyal-prasa.html' title='zeytinyağlı pırasa'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-347636388671552521</id><published>2007-11-20T18:09:00.000+02:00</published><updated>2007-11-20T18:10:11.392+02:00</updated><title type='text'>çaydanlık</title><content type='html'>Akşam çöküyor ofiste. Kafam bir çöp tenekesi gibi ağır, saçma sapan ve boşalttığımda bir daha asla hatırlamak istemeyeceğim, gereksiz bir sürü iş ve güçle dolu. Kafamdaki çöpleri boşaltacak bir kuytu köşe bulup, çıt çıkarmadan, sessizce ve hiçbir şey yapmadan bir süre sadece oturmak istiyorum. Bunu yapabileceğimi bildiğim için dışardan normal görünen ama her sıkıldığımda sabretmekte zorlandığım o iç sıkıntısıyla beraber burada normal normal oturuyorum. Normalleşen ofis hayatımın, kafamı bir balon gibi son raddesine kadar şişirmesini, öğlen yemeklerinde sevmediğim yemekleri yemeyi, insanların stres ve sıkıntılı yüklenmiş sesleriyle kulaklarıma doğru bağırmalarını, konuşmalarını ve kıpırdamalarını alışılagelmiş bir mecburiyetin doruklarında kabulleniyorum. Aşağıya bakamadığım, baktığımda başımın döneceği saatlerde, kulaklarımın dışarıyı duymasını engelleyecek bir müzik bulup, onunla ve burada yazdıklarımla, dışarıdan kaçıyorum. İçeri giriyorum, kulaklarımı-kapılarımı- kapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeride bir müzik çalıyor, benim klavye tıkırtılarım bile duyulmuyor. Uzak bir ülke gibi burası, karlar kaplı, bugün havaların soğumasıyla buralara da hep kar yağmış. Pencerenin önü neredeyse yarı beline kadar karla kaplanmış, yeni gelen nefesimle, içe kaçan nefesimle pencereler buğulanıyor. Battaniyelerden battaniye beğeniyorum, naftalin kokuları içinde sarınıyorum, kafamı koyduğum koltuğun kolu kadife. Nefesim biraz derinleşiyor. Uzakta görünen ormana doğru ilerleyen bir hayvanın ayak izlerine takılıyor gözlerim pencereden bakarken. Ayak izlerinin küçük ve sık oluşuna bakıyorum, çaydanlık buharından çıkan sesle beraber, kimsenin olmadığı bir yerde, karlarlarla kaplı bir hiç yerdeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaklarda bir dağ evi daha seçiyorum belli belirsiz, epey küçük görünen. Sanki televizyonda izlediğimiz resim derslerinde o inanılmaz kıvırcık saçlı adamın, yumuşak gülümsemesini fırçasına akıtarak çizdiği gibi bir ev. Burada da küçük bir kulübe varmış diyorum gülümseyerek, tabii bizler burada kimlerin oturduğunu bilmiyoruz, belki de şu anda evde yoklar ve odun toplamaya gitmişler… Masal anlatır gibi resim yapmak, masal anlatarak resim yapmak. Kafamdan uzun zamandır geçen resim yapma hevesinin kaynağı bu hatıralar olabilir mi acaba? İçimden hep suluboyalar almak geçiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada da uzaklardan gelip uzaklara giden bir yolcunun unuttuğu kırmızı bir çift eldiven varmış, tam da çizikler içinde kalmış şu eski bankın üzerinde. İstasyon bomboş ve ıssızmış, sesli tartının yanında duran bir çift kırmızı eldivenin sahibi acaba hangi durakta inmiş? İlerideki ağaçların arasında kaybolup giden bu rayların da üzerine kırmızı yapraklar düşmüş biraz, biraz da kenarlarına… İlerde ağaçların arasından görünen belli belirsiz bir mavilik var, çok ama çok hafif bir mavilik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimce resim yapma isteğimin bu masalları anlatmak için bir bahane aramamla bir ilgisi olabilir mi? Kadife koltuğun başımı dayadığım kolundan usulca çekiliyorum. Ellerimde kırmızı eldivenler, ponponlu bir atkıyla resim kursuna doğru gidiyorum. Ponponların her biri iri greyfurtlar kadar… Deniz kenarında bir okul burası ve buraya gelenlerin arasında en küçük yaştaki çocuk benim. İlk derste öğretmenimiz bize kara kalem çaydanlık çizdiriyor. Saatlerce ses çıkmayan o küçük odada, çaydanlığa bakıp, çiziyoruz, siliyoruz. Parmaklarımın arasından silgi kırıntıları irili ufaklı dökülüyor. Dersin sonunda çizilenler yan yana diziliyor. Benimkisi içlerindeki en yumuşak başlı çaydanlık sanki… Çaydanlığımın beğenilmesi kadar hoşuma giden bir şey yok, kendime birden güvenim geliyor. Gülümseyerek şakalar yapıyorum. Çıkışta annem gelmiş, elimde koca kağıtlar ona doğru koşarken, ponponlar bir o yana bir bu yana sallanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaydanlıktan çıkan buharla, nefesim birbirine karışıyor. İlerde duran ahşap büfeden, güzel bir fincan arıyorum. Elim en beyazına gidiyor. En pastane fincanına, beyaz bir kuğu gibi durana… Resim kursunun havuzunda yüzen ve dalıp gittiğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıda akşamın çöktüğünü, zifiri karanlıkların kokusunu alır gibi biliyorum. Oysa burada kırmızı, turuncu renkler arasında daha yeni batıyor güneş. İçeride hep ılık, hep sıcak renkli bir akşamüstü vakti var. Benim en sevdiğim vakit. Evime gitmek ve arka odadaki masayı bir an önce resim de çizilecek hale getirmek istiyorum. Hem içeriden, hem dışardan gizlenmeden, sere serpe oturmak ve yepyeni bir çaydanlık çizmek istiyorum…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-347636388671552521?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/347636388671552521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=347636388671552521&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/347636388671552521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/347636388671552521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/11/aydanlk.html' title='çaydanlık'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-591169961878662081</id><published>2007-11-15T15:31:00.000+02:00</published><updated>2007-11-15T15:47:11.660+02:00</updated><title type='text'>Bugünlerde beni mutlu eden şeyler:</title><content type='html'>Markette nihayet pırıl pırıl bir avokado bulmak, avucuma alıp hırkanın kıyısıyla parlatmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin bir vakti Yamyam’ın mısır patlatması… Tencerenin cam kapağından sarı tanelerin beyaza zıplayarak dönmesini bir sihir gibi izlerken, ona sarılmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RzxK-zQbhFI/AAAAAAAAAHY/LDVlqJDap1o/s1600-h/koÅuyolu+004.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5133060118066988114" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RzxK-zQbhFI/AAAAAAAAAHY/LDVlqJDap1o/s200/ko%C5%9Fuyolu+004.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eve geldiğimde Colin Kazım’ı hep aynı noktada (kapının önündeki paspasın üzerinde) beni beklerken bulmak, onun mutluluk mırıltıları ve sarılınca gıdığıma değen pamuksu tüyleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlen vakti soğuk havada yürüyüşe çıkmak. Döndüğümde saçıma sinen o soğuk hava kokusu, sokak kokusu… Ilık ve kapalı ofiste birkaç dakika daha o havayı koklamaya devam etmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün akşamüstü kendime bir torpil yapıp, bir fincan cappuccino karıştırıvermek, burnuma değen sıcak buharıyla beraber, çantanın dibinde bulduğum iki üç çikolatalı lokumla keyif yapmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seneler sonra ilk defa bir saç kesimimi beğenmem! Alnıma düşen perçemlerle oynamadan duramamam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yamyam’ın bir köşede bas çalması, çalarken yüzündeki gülümsemeyi görmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sabah geç kalan servisin kıyağı olarak makyaj yapmak ve aynada gülümseyip poz vermek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tost makinesinden çıkan sıcak ekmekleri beyaz peçetelerin kucağına sarmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annemin kurduğu kornişon turşusunun muhteşem olması, çıtır çıtır ve ağız sulandırıcı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colin’in mamasını iştahla yemesi ve hatta sanki ağzını şapırdatması! Onun yemek yemesinin bana bu kadar sevinç vermesini, annemin benin yemek yerken seyretmesine ve sevinmesine benzetmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün ajandamda yazan günün notunu okumak… Bugünün notu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ardıç kuşu, ardıç ağacının meyvesini yedi. Dışkısında meyvenin çekirdeği görünüyor. Bu çekirdek eğer uygun bir şekilde toprakla örtülürse ilkbaharda yeni bir fidanımız olacak. Ardıç tohumlarını biz ekseydik fidan çıkmayacaktı. Ardıç kuşunun sindirim sisteminden geçmeyen ardıç tohumları çimlenmezler. Son dört yıldır Eğridir Orman Fidanlığı’nda ardıç tohumları laboratuar şartlarında çimlendirilmeye başlandı&lt;/em&gt;. ( Margot’un notu: Ardıç kuşunun resmine bakıyorum şu anda uzun ve koyu renk kuyruğuyla pek sevimli)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temiz çarşaflarda hiç uyanmadan uyumak, yağmurun ben evdeyken yağması, yeni bir hırka, kendi aramızda uydurduğumuz ve belki de sadece bize komik gelecek bir şaka ve işte hep bunun gibi şeyler…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-591169961878662081?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/591169961878662081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=591169961878662081&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/591169961878662081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/591169961878662081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/11/bugnlerde-beni-mutlu-eden-eyler.html' title='Bugünlerde beni mutlu eden şeyler:'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RzxK-zQbhFI/AAAAAAAAAHY/LDVlqJDap1o/s72-c/ko%C5%9Fuyolu+004.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-305548568571819904</id><published>2007-11-01T16:31:00.000+02:00</published><updated>2007-11-01T16:57:58.220+02:00</updated><title type='text'>Gündelik Havadisler</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RynlXvZFB6I/AAAAAAAAAHQ/td-7AM5Q3h8/s1600-h/Colin+KazÄ±m_29Ekim2007+009.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5127881846759425954" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RynlXvZFB6I/AAAAAAAAAHQ/td-7AM5Q3h8/s200/Colin+Kaz%C4%B1m_29Ekim2007+009.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Flaş Haber: Colin Kazım bize taşındı!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Havalar bir yandan soğuğa çalarken, biz evi daha da ısıtmanın peşindeyiz. Artık geri alınan saatler sayesinde birden kararan hava, uzun ve serin kış gecelerini haber veriyor sanki. Ondandır kış tedariklerimizi bol tutmaya çalışıyorum. Şimdi gündelik havadislere ve kış hazırlıklarına geçmek istiyorum izninizle, sonra yine hava durumuna döneriz.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Aile genişliyor:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşan kış hazırlıkları çerçevesinde (ilkokuldan beri kafalarımıza kazınan şu, kışın soba yanar, yanında kedi uyur kalıbı sonucu mudur nedir) bir kedi edinimine gittik. Eşe dosta salınan haberlerimiz sonucunda tam da kış mevsimine uygun tabiatlı bir Norveç Orman Kedisi düştü nasibimize! Bendeniz önce bu ismin bir şaka olduğuna kanaat getirdim ama biraz kitap karıştırınca gördüm ki Norveç kedisi de İskoç battaniyesi kadar gerçek ve tercihen diyelim, göbek nahiyenize yerleştirdiğinizde onun kadar sıcak tutma özelliğine sahip!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colin Kazım’ı almamız bir macera, eve gelmemiz bir macera oldu. Kendisine sokakta bulan iyi kalpli bir hanım bakmış ve sahiplendirmek istemiş, biz de talip olduk. Bütün bu talip olma ve evlat edinme prosedüründe aracımız ve başyardımcımız Postfiyaka oldu. Kendisine buradan binlerce teşekkürü bir borç bilirim. Bendeki sonsuz kredisine bir yenisini daha katarak, mahcubiyet ve minnet duygularımda doz aşımına kadar gitmeme sebep oldu kendisi. ( Bkz: Gece yarılarına kadar montajında bizzat bulunduğu kara delik tabiatlı zaman yutan gardırobumuzu unutmak ne mümkün!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, en nihayetinde ben, kucağımda Colin Kazım, direksiyonda Yamyam, geri ikilide Postfiyaka ve M. olmak üzere hafta sonu trafiğinde kalakaldık. Açtık ve susuzduk ama direndik, ilk gördüğümüz yemek temin eden yere dalmalarımız, sonra gecenin bir vakti Colin’in kumunu, yemini nerden alalım derdine düşmelerimiz burada çabuk çabuk geçilmektedir. Neden sonra evimize vasıl olabildik. Colin, önce her bir yanı kokladı, sonra içi rahat etti sanırım hoplamaya, zıplamaya devam etti. Arabada da oynayıp durmuştu zaten kucağımda. Sanırım yaşının küçük olması ve biraz da cahil olması onu çok umarsız yapıyor. Bunlar kim, bu araba nedir, bu ev neresi demedi, girdikten beş dakika sonra sanki hiç o kadar yol gelmemiş gibi oynamaya devam etti halıda. Kendisine yemeğini yesin, takılsın, keyfine baksın diye bir köşe hatta bir odacık (!) tahsis ettik. Ama o alanını geniş tutup şu anda her odanın hakkını vermekle meşgul! Bu oynanmayan oda kalmasın kampanyasına kapalı odalar da yarattık tabii zamanla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk günlerde böyle değildi komşular… Gayet uslu, beyefendi bir çocuktu. Fakat bizi tanıdıkça yumuşak yüzümüzü gördü ve bütün canavarlığıyla (kendisini çok usta bir avcı sandığından sabah akşam antrenman yapmakla meşgul) koltuk, halı, perde ve Allah ne verdiyse saldırmaya başladı. Ara sıra çileden çıkıp bağırsam da bıyık oynatmıyor. Korktuğu çok az şey arasında elektrik süpürgesi, elektrikli tornavida ve saç kurutma makinesi gibi sesli aletleri sayabiliriz. Bütün bu canavarlığına ve azgınlığına rağmen, oynamaktan bitap düşüp, kafasını koluma dayayıp uyuduğunda bir meleğe benziyor. ( Resimde utanmadan melek maskesi takıp poz vermiş halini görebilirsiniz) Ah bir de aklı yerinde olsaydı yavrucağın!&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Diğer hazırlıklar ve havadisler:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonbaharın sonuna kışın başına doğru ilerledikçe etrafa bolca battaniye ve yastık serptim. Benden sonra revir nöbetini devralan Yamyam, battaniye ve yastık kombinasyonlarını ilk elden tecrübe etmiş oldu. Grip atlatmama rağmen şerbetliyim demedim gittim aşı da oldum bugün, artık gribin evlerden uzak olmasını dilemekten başka çarem yok. Evin içini yumuşatmaya ve ısıtmaya gayret ederken bir yandan 'üst kata çıktık çiçeklere uzak kaldık' diye düşünüp, yatak odası penceresine boydan boya sarı kasımpatılar diktim. Pek güzel oldular, her sabah Colin haydutuna çaktırmadan hal hatır soruyorum zira görürse onları da kıskançlıkla hırpalayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mevsimin olmazsa olmazlarından biri de klasik Tüyap Kitap Fuarı’dır. Ben son senelerde pek fırsat bulup da gidememiştim. Bu sene 29 Ekim etkinliklerimiz çerçevesinde kapıda sıra olmuş bir grup öğrencinin arasına karışıp, fuar ziyaretinde bulunduk. Taksim’dekine nazaran daha geniş ama bir o kadar da ayaklara kara sular salıcı olan yeni fuardan, kitap alıp çıkmamız maalesef mümkün olmadığından, yine kendimizi kaptırıp elimiz kolumuz dolu, ceplerimiz boş çıktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben öykülerini okuduğum ve ilk romanını merak ettiğim &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.semakaygusuz.com/flash.html"&gt;Sema Kaygusuz&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;’un, Yere Düşen Dualar isimli kitabını aldım. Şu sıralar elimden düşürmeden okuyorum. Anlatımı yine çok kuvvetli ve bana özlediğim, bir romana kaptırıp gidebilme hissini veriyor. Bu yüzden romanımdan çok memnunum. Onun dışında İstanbul gezmelerine doyamadığımızdan Murat Belge’nin &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.tarihvakfi.org.tr/yayinayrinti.asp?StrId=39"&gt;İstanbul Gezi Rehberi&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;’ni aldık. Yamyam, Dali hayranı olduğundan, onun kocaman bir albümünü almadan edemedik. Benim aklım hep Colin evde ne yapıyor?’a takıldığından, algıda seçicilik neticesi gözüm de: Bilge Karasu,&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=978"&gt; Ne Kitapsız Ne Kedisiz&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;, Doris Lessing, &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Book.asp?ID=1877"&gt;Kedilere Dair&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;, Oya Baydar, &lt;a href="http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=H9JLVI1VTK8U7EG05JCM"&gt;&lt;strong&gt;Kedi Mektupları&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;gibi kitaplara takıldı. Bunlardan en çok &lt;strong&gt;Doris Lessing&lt;/strong&gt;’i gözüme kestirdim, zaten Nobel aldıktan sonra gazetelerde çıkan o örgülü, beyaz saçlı babaanne resimlerine de sevgiyle bakmıştım. Bakmıştım ama almadım zira internette daha ucuz satıldığını fark ettim. Fuarda kitap fiyatları internete göre ucuz değil, hatta bir kısmı daha pahalı. Standlarda belirtilen indirimler maalesef gerçekten indirimli oldukları anlamına gelmiyor. En azından benim baktıklarım için bu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ofiste saat beşe yaklaşıyor, güneş bakır renkler saçarak batmaya başladı pencerenin kenarına doğru. Bir ucunda yarısı yenmiş çikolatalı bir kek ve bir ucunda soğumuş bir çay öylece dururken masam toplanmayı bekliyor. Evin ne kadar dağıldığınıysa şu anda düşünmek bile istemiyorum…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-305548568571819904?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/305548568571819904/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=305548568571819904&amp;isPopup=true' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/305548568571819904'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/305548568571819904'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/11/gndelik-havadisler.html' title='Gündelik Havadisler'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RynlXvZFB6I/AAAAAAAAAHQ/td-7AM5Q3h8/s72-c/Colin+Kaz%C4%B1m_29Ekim2007+009.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2952997808253213424</id><published>2007-10-26T14:07:00.000+03:00</published><updated>2007-10-26T14:24:10.584+03:00</updated><title type='text'>haleti ruhiye</title><content type='html'>Ve günler ayları, aylar yılları kovalar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da havalar belli olmaz, bir kapar, bir açar, bir açar bir kapar. Grip salgını başlar, yağmurla beraber. Aslında bugün en güzel sonbahar günlerinden birini yaşıyoruz, dışarıda pırıl pırıl bir hava var ve dahi benim sıkılacak bir şeyim yok. Midemden çektiğim sıkıntıdan başka. Sıkıntılar olmasın, sıkıntılar olmasın, günlük hayat olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük hayat temiz bir çarşaf kadar beyaz ve ferah olsun, günlük hayat günlük süt gibi olsun. Şişede temiz ve mis gibi. Eskiden içtiğimiz o şişedeki sütler gibi, üzerinde kırmızı yaldızlı kapağı olsun, tırnağımızla açalım günlük hayatı, mis gibi kafamıza dikelim. Her sabah kapı önüne konsun, sabah uyanınca ayaklarımızın dibine bırakılmış buluverelim. Hayat sütliman olsun, en azından bir süre…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre hiç kötü haber almayalım, bir süre yüreğimiz yanmasın. Bu süre uzun bir süre olsun mümkünse, çok uzun bir süre. En kıymetli şeyler hakkında yazabilme gibi bir kabiliyetim olmadığı ortaya çıkarsa çıksın, ne dediğim bir şekilde anlaşılır zaten, anlaşılmasa da yeter ki dileğim tutsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimce huzuru aramanın ve onu nereye koyduğumu her seferinde el yordamıyla bulmanın pratiğini yapmış, yapa yapa artık ezberlemiş biri olarak bazen kendim bile kendime şaşıyorum. Halsizliğime şaşıyorum, hep yorgun olmama şaşıyorum. Şaşı bakıyorum, gözlerim düzeltmiyor hakikati bir türlü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonbahar geldi ve bu sefer herkes hüzünlü. Hiç kimse sanki öyle kolay dalamıyor hayatına, hiç kimse sanki o kadar fazla ve yürekten gülemiyor. Herkes dalgın yürüyor yollarda, eve gidiyoruz ve suskunuz, bir yorgunluk var hepimizde bir mecalsizlik. Hayal kırıklıkları batıyor yüreğimize, kızıyoruz hep, canımız yanıyor. Normal normal yaşarken bir yandan hep o cam kırıkları içimizde, içimiz çiziliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günler günleri kovalıyor, insan televizyon açmaya, gazete okumaya korkuyor. Çok güzel çok umutlu, çok dürüst şeyler var demek istediğim ama hepsi içime kaçıyor, saklanıyor. Kelimelerimi gücendiriyor bu olanlar, parça parça oluyorlar her birini toplasan da boynu bükük duruyorlar yan yana…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıya bakmak bazen suya bakmak gibi oluyor, içinde ne varsa görüyorsun. Ondan yazmaya korkuyor insan böyle zamanlarda. Ne desen boş oluyor biraz zira…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2952997808253213424?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2952997808253213424/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2952997808253213424&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2952997808253213424'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2952997808253213424'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/10/haleti-ruhiye.html' title='haleti ruhiye'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6703497064406088168</id><published>2007-10-18T11:25:00.000+03:00</published><updated>2007-10-18T11:33:54.657+03:00</updated><title type='text'>Tatil yine bitti...</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RxcZstWzuWI/AAAAAAAAAHI/5jgOfF7yJNo/s1600-h/PICT0203.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5122591357037427042" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RxcZstWzuWI/AAAAAAAAAHI/5jgOfF7yJNo/s200/PICT0203.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tatil yine bitti, ofis ellerini göğüs hizasında kavuşturmuş, haince sırıtan bir alacaklı gibi kapıda bekliyordu döndüğümde. El mecbur geldik, oturduk yine, yazı masası olmasını senelerdir hayal ettiğimiz ofis masasının başına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatil yine çok güzeldi, dinlencelere, sulara, güneşlere doyamadık. Bizim site çok tenhaydı, yaz kış oturmak için siteye taşınan Batu beyler dışında, tanımadık bir iki aile daha vardı bizden başka. Sabahları kapının eşiğine çıkıp, o ucuz taş döşeli sahanlıktan uzaktaki tarlalara bakıp kalmayı özlemişim. Burnuna çarpan toprak kokusunu, deniz kokusunu, kuşların gevezeliklerini, güneşin yavaş yavaş ortaya çıkan o sıcak aydınlığını…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatil sonu kafanda kalan işte bu anlar, tatil dönüşünde kafana astığın ve gidip gelip baktığın resimlere dönüşüyor. O resimlerdeki kendini özlüyorsun. Devamlı bakasın geliyor, ayna niyetine resimlerdeki yüzünün haline.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tatilin keyfi belki sadece bir gün kalıyor üzerinde, sonra o da uçup gidiyor, şehrin karmaşası, alacağı, vereceği bitmiyor… Şehir gelir gelmez başına çöküyor, dışardan bakılınca aradaki anlarda nefeslenmek için uzaklara dalmış oluyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçerden bakılınca kafandaki o resimleri seyrediyor oluyorsun, dönüş yolu boyunca kafanın bir duvarına astığın o çok sevgili resimleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolla beraber akan o güzelim manzara resimlerini, sararmaya yüz tutmuş ağaçları, onların dibinden usul akan dereleri, baraj gölünün masmavi sularını ve arkasında yükselen kayalıkların haşmetini, yol kenarında durduğunda kafana diktiğin içi kıpkırmızı nar suyu dolu bardağı, tabağındaki ızgara alabalığı, gün batarken sahilde kovalamaca oynayan çocukları, çakıl taşlarının sırtına batan sıcaklığını, kucağından inmeyen o koca sersem kedinin tüylerini ve daha binlerce yan yana, ardı ardına dizdiğin nice güzel resimleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte sen dışardan suskun ve dalgınken, içerden albüm sayfaları arasında iç çekerek geziniyor oluyorsun böyle. Ne vardı sanki biraz daha kalabilseydim? Diyorsun. Ne vardı sanki dönmek yerine oradan sonbaharın devam ettiği kıyı şeridini takip edip basıp gitseydim? Ama olmuyor değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Döndüğümüz gece yerle gök bir oluyor İstanbul’da, öyle delicesine bir yağmur. Eve geldiğimizde sabaha kadar sürüyor, hava soğuk ve ıslak. Sıcacık evinden sokağa atılmış kedi gibi kabarıp siniyorum evin bir kenarına. Soğuk havaları sevmiyorum, renklerin bu kadar çabuk solmasına, griye çalmasına dayanamıyorum. Biri sanki bizim renkli televizyon hayatımızı siyah beyaza çevirmiş. &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0120789/"&gt;Pleasantville&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; miydi o filmin ismi? Ona benzetiyorum, ışınlandığımız bu şehri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’u severim, hala seviyorum. Ama haftada bir manzara seyretmemize izin veriyor buradaki hayatımız. Şehir hatlarının kıyıya yanaşmalarını en son ne zaman seyrettim, en son ne zaman bir martı gördüm, bilmiyorum. İstanbul şehir güney doğa, İstanbul iş güney tatil, İstanbul trafik güney rehavet, İstanbul hayal kırıklığı güneydeki kasabalar umut oldu benim için. Ondandır bu manzaralarına bakmaya vakit bulamadığım şehirde, kafamda asılı resimlere dalıp gitmeden duramayışlarım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6703497064406088168?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6703497064406088168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6703497064406088168&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6703497064406088168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6703497064406088168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/10/tatil-yine-bitti.html' title='Tatil yine bitti...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RxcZstWzuWI/AAAAAAAAAHI/5jgOfF7yJNo/s72-c/PICT0203.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2615872662421035890</id><published>2007-10-05T10:54:00.000+03:00</published><updated>2007-10-05T12:56:55.484+03:00</updated><title type='text'>Tatilden bir gün önce</title><content type='html'>Yarın güneye inmek için yola çıkıyoruz. Evde tatil denince aklıma gelen giysileri bir kenara yığdım, akşam olunca da onları Yamyam’ın hediyesi yeşilbaşlı ördek rengindeki çantama dolduracağım. Birazdan oturup minik deftere tatil listesi çıkarmayı düşünüyorum: Fotoğraf makinesi, sandalet, kitap, oltalar, motosiklet kaskları ( yok anonim abi daha almadık, kiralamayı düşünüyoruz oradan), bir şişe kırmızı şarap, bir de şu bodrum pazarından aldığımız ve benim tatil kreasyonlarımın vazgeçilmez parçası şalvar, tunik vs üst baş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında iki günün tadına doyum olmuyor, tatilden önceki gün ve tatile gitmek için yola çıktığın gün! Tatilden önceki günün o önceden gelip seni sarıveren rehaveti, iyiden iyiye kurmaya başladığın hayallere dalıp gitmesi, listeleri, çantaları doldurması, her selamlaştığına yarın ben yokum şekerim diye hava atması pek güzel!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatil sabahı da sabahın kör şafağında uyanıp, bir uyku mahmurunun sahip olabileceği en iyimser gülümsemeyle arabaya binmeler, havanın karanlıktan aydınlığa kollarını açıp kavuştuğu o ilk pırıltılı ama yine hafif sisli, mahmur anları, kahvaltı için bakınmalar ve neşenin sen uyandıkça yüzünü ışıltılı yapmaya, ağzından şakımalı muhabbetler akıtmaya başlaması…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvaltı için durduğun yerde arabadan indiğinde yüzüne çarpan o ilk temiz serinlikle beraber, kaçmanın, gitmenin, yola çıkmanın verdiği huzuru hissetmen aynı ana rastlar. İlk durulan yerden alınan gazeteler hep tatil gazeteleri olur, eklerinden okunmaya başlanır çayla beraber.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabada belki bir köşede yıkanır, sen ona baktıkça içindeki karmaşalar temizlenir, yol seni çeker, seni temizler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temiz, serin havada ve yıkanmış, serin arabanda, manzaraların yolla akmasını seyretmek, yine bir iki komik lakırdı, belki yol üzerinde göreceğin -Dodurga gibi mesela- bir yer adıyla dalga geçme ve kıkırdama, radyo çekmezse, önceden istiflenen yol müziklerine geçiş… Arabayla gitmenin, o tadını çıkara çıkara yol almanın keyfi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar ve bunun gibi bir sürü nedenlerden işte, bugün iyimserliğimin bayrağını en yüksek tepeye dikmiş, onun gölgesinde kendimce şekerleniyor olacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyahat dönüşü buluşmak üzere komşularım!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2615872662421035890?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2615872662421035890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2615872662421035890&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2615872662421035890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2615872662421035890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/10/tatilden-bir-gn-nce.html' title='Tatilden bir gün önce'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-212508906218623221</id><published>2007-10-01T09:12:00.000+03:00</published><updated>2007-10-01T09:22:45.844+03:00</updated><title type='text'>Yazma Mevsimi</title><content type='html'>Biraz önce &lt;a href="http://margotto.blogspot.com/2006/08/whered-ya-get-thoz-eyez.html"&gt;&lt;strong&gt;seksen yaşımdan aldığım mektubu&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;okudum yine, gülümsedim. Kendi kendime ve her iki anlamda... Zaman denen kervanın ne başında ne ucunda fark etmiyor, neresinde okursam okuyayım, gülümsüyorum bu mektubu. Develer yüküyle geçmeden zaman, döndüm dolaştım yazdıklarımın, yazacaklarımın, içimde dolup taşmalarına rağmen, onlarla beraber gezip dolaştığım satırların başına oturdum işte. Burada bir merhaba patlatmak lazım tekrar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında daha önce kara kaplı deftere yazıp çizdiğim bir taslağı temize çekecek, kelimelerinin üzerinden ütüyle geçecektim ki buraya dizmeden jilet gibi olsunlar. Ama nerden elime geçti bilmiyorum seksenlik hatun halimin mektubunu okuyunca, birden yine sırtıma bir pat pat yapıldı, bir destek, bir güven, oturdum en yenisinden bir iki cümlecik daha dizivermeye başladım. Hey hat ki şu anda her şey yeni, yeni bir ev, yeni bir medeni hal, yeni eşyalar ve yeni bir başlangıçla yola devam ediyorum. Ama eski mektupları okumak işte, onun (benim) dediği(m) gibi, onların zamanı geçmiyor bir türlü. Geçmiyor hep bir yerde kalıyor, sadece baştan nerede kalacağını kestirmek meçhul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demlikler değişse de yine aynı şekilde demliyorum çayı. Arada kalan, kıstırılan, baş döndüren, aşk dolduran, ev dolduran zamanları nasıl anlatmalı? Evlilikten bahseden bir yazı bekliyorsunuz şimdi siz, balayı fotoğrafları, yeni eve ve evliliğe dair bir yazı. Bende en alası olur, en fistolu evlilik yazısını yazabilirim sizi temin ederim, bir iki tane de pırıl fotoğrafla mutluluğun resmini çizebilirim. Ama şu anda o kadar zaman sonra tekrar denizlere açılmış bir kaptan gibi mutlu ve gururlu hissediyorum kendimi, aman kaptan iki dakika şu sahile de uğrayıver dediğinizi duyuyorum, duymasına da, öyle heyecanlıyım ki yine bırakıyorum bu kâğıttan gemi istediği sahile varsın. Ben yola çıkar çıkmaz rotayı çizip noktayı koymayayım. Bazıları evlenince rotayı çizer, ben rotaları aşıyorum. Kendi rotamı aşıyorum artık, deniz sonbaharda daha güzel kokuyor, daha güzel kokuyor ki anlatacaklarımın tadına varın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zaman aralığı ki bizi buraya kadar taşıdı. Nasıl geçtiğini bazen ben de anlamadım, bazen çok yoruldum, bitmeyecek bu hazırlıklar bu telaş sandım. Ama bitti işte, o huysuz ama muhteşem balina beni sırtında bir süre sallayıp sersem ettikten sonra sakin bir sahilde bıraktı. Şimdi içimde sevinçten, heyecandan, yenilikten allak bullak olan o tertipsiz deli hisleri alıp devşiriyorum. Şimdiki sevinçlerim daha derli toplu, daha düzayak ama yine çıplak ayak. Bir bahçeli giriş katından hop diye uçurulup, sekizinci kata nihayet kondum. Kartal yuvası misali yukarılardan seyrediyorum, modern hayatın başı bayraklı otoyollarını. Sonbaharın gelişini kokluyorum, rüzgârla beraber serin serin gelip bizim pencerelere çarpmasını seyrediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada geçen o aralıkta nedense yazmaktan korktum bir süre, bir süre nedense yazıyı düşünemedim ona yer açamadım. Şimdi o odaları açıp havalandırma zamanı. Bütün pencereleri açıp, yumuşak başlı sonbahar güneşine bakmanın, daha derin nefesler almanın, her nefeste bir kelimenin buraya uçup, konmasıyla mutlu olmanın zamanı. Çok özlediğin bir şeye yeniden kavuşunca, ona fazla düşünüp taşınmadan dosdoğru sarılmanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat memat, geçmiş, gelecek olan ve bitenler. Hiç yeni şeyler değil olanlar. Ama anlatınca hep hoşumuza giden hikâyelerden ve biz ne şanslıyız ki o hikâyelerden birinin iki kahramanı olmuşuz. Hoşa giden, içi ferah eden, mahsustan değil bir de, gerçekten olduğu belli iki samimi umudun birleşmesinden daha güzel ne olabilir?  Yan yana ilerleyen, birbirine çevrili iki baş taşıyan omuzların birbirine değmesinden daha cesaretlendirici ne olabilir? Belki işte ben de bu yüzden daha cesur ve daha umut dolu bir başlangıçla yeniden geldim kondum bu sayfalara. İşte bu benim asıl evim, daha sonra yeri geldikçe anlatacaklarımın hepsi kap kacak. Asıl pencerenin çıtası bu, buradan görünen manzaraların hepsinin yansıyacağı pencere bu.&lt;br /&gt;Bu pencere artık sekizinci katta, otuzlu bir rakamı ilk kez bir hafta sonra telaffuz edecek, gidecek daha çok yolu var, buradan baktıkça, yollar kıvrıla kıvrıla gidiyor. Kervanın tam otuzuncu sırasında… Ekranını yeni açanlar için söyleyeyim, buradan devam ediyoruz işte. Belki de işin asıl heyecan verici kısmı başlıyor, en kendini bilen zamanlar geliyor, onların işte hepsinin eli kulağında. Bacak bacak üstüne atmış üç yaşındaki bir velet gülümsemesi, ama hala kendince aklı başında bir selimlik içinde bakıyorum pencereden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdiye kadar gelen giden, ayak kesmeden vefa gösteren komşulara şunu diyebilirim. Bir zaman önce yazdığım &lt;a href="http://margotto.blogspot.com/2006/01/margotnun-hayatla-imtihan.html"&gt;&lt;strong&gt;şu hayatla imtihanı anlatan yazı&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;vardı ya, hani benim kendi kendimi bilene kadar geçirdiğim sancıların kendince anlatıldığı… İşte tam otuzuma bastığımda yine o kendimi aradığım ve bir parçasını bulup ucundan yola çıktığım yerde olacağım. Yamyam’ın Hasan Ali amca ile tanışacağı, belki biz de bir gün o yaşlılardan oluruz dediğim yazlığa gidiyoruz. Yazdıklarımın temize çekildiği, dönüp dolaşıp bütün parçaların yerlerine oturduğu, kendi kurgusunu mükemmel bir şekilde kendi yazan, kendi söküklerinin hepsini kendi diken terzi hayatım beni koluma kocamı takıp bakın nereye yolluyor yine… Onun bu kıymeti ve manası kendinden menkul sarmalına hayranım. Daha nice sınavlara çekecek beni, daha ne dersler verecek bilmiyorum şu anda, ama bildiklerimi öğretmesine, onları bana tek tek belletmesine ne diyeyim şaşırmış durumdayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hissettiklerinizle gerçekler arasında çok ince, zardan bir geçit var. Ondandır hep hislerimizden emin olamama halimiz, ondandır hayallerin bize hep puslu, hep güvensiz gelmesi, o zar bir delinse arkasındaki katı gerçekten korkarız. Hâlbuki en katısının içinde kavrulduğunu unuturuz bedenlerimizin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat memat, geçmiş, gelecek olan ve bitenler.&lt;br /&gt;Hiç yeni şeyler değil olanlar.&lt;br /&gt;Bazen ezberlemek için, tekrar tekrar,&lt;br /&gt;Başka hallerde geçtiğin yollar…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-212508906218623221?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/212508906218623221/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=212508906218623221&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/212508906218623221'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/212508906218623221'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/10/yazma-mevsimi.html' title='Yazma Mevsimi'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-1284417430865021312</id><published>2007-08-21T11:51:00.000+03:00</published><updated>2007-08-21T11:53:13.410+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rsqn1nCCVqI/AAAAAAAAAHA/g2lDCkDSwtE/s1600-h/Ã§iÃ§ek.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5101074067402938018" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rsqn1nCCVqI/AAAAAAAAAHA/g2lDCkDSwtE/s320/%C3%A7i%C3%A7ek.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;Yamyam’la evlenmeye gidiyorum, döneceğim… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-1284417430865021312?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/1284417430865021312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=1284417430865021312&amp;isPopup=true' title='37 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1284417430865021312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1284417430865021312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/08/yamyamla-evlenmeye-gidiyorum-dneceim.html' title=''/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rsqn1nCCVqI/AAAAAAAAAHA/g2lDCkDSwtE/s72-c/%C3%A7i%C3%A7ek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>37</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4078973247926238699</id><published>2007-08-07T11:39:00.000+03:00</published><updated>2007-08-07T11:53:18.821+03:00</updated><title type='text'>Kırmızı başlıksız yazı ve yedi cüceler</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rrgv6xCc9MI/AAAAAAAAAGs/vNFVd2zV0Ao/s1600-h/71770393.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rrgv6xCc9MI/AAAAAAAAAGs/vNFVd2zV0Ao/s1600-h/71770393.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Heyhat günler film olmuş akıyor sayın seyirciler! Sanki yaz da geçiyor, ağustos artık son rehavetlerini salıyor etrafa, sular kesiliyor, elektrikler de cabası… Şehir hayatı zorlaşıyor, insanın canı hep ev istiyor ağustos zamanı. Tabii buzdolabı da çalışsın, sular da aksın istiyor. İnsan bu nankör varlık, ne yoksa onu istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufuk çizgisinde fıldır fıldır sallanan bayraklar, onların dibinden akıp giden otoyol dolusu arabalar, alışveriş merkezleri, yükselen güneş, birbiri ardına süzülen bulutlar, beş vakit ezan sesleri, akşam olunca yanan ışıklar, patlamış mısır kokan sinemalar, sokaklarda yine gün bitmeden can havliyle yapılan yürüyüşler, peşinden koşulan zaman. Peşinden koştukça hiç durmayan, hep sonsuz gibi duran zaman…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5095877219790419154" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RrgxVRCc9NI/AAAAAAAAAG4/JnWzFEm6O54/s200/71770393.jpg" border="0" /&gt;Ah benim içindeyken kaybolduğum, yazarken unuttuğum endişelerim. Bazen bütün bunların afakîliğine yetişmek için durup beklemek gerekiyor. Ben durdukça yazıyorum. Duruldukça berraklaşıyor sular. Altından pırıl pırıl çakıl taşları görünüyor. Su kenarına oturup yazıyorum bunları, kafamdaki her şey duruyor bir tek akan zaman, o da çok usul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın zamanda geçen günleri düşünüyorum, konuşmalarla, seslerle, taşınmalarla, tanışmalarla ve telaşlarla geçen günleri… Yedi, Ağustos gününü düşünüyorum, yedi cüce gibi geçişlerini… Ve gelecek yedi günleri düşünüyorum heyecanla. Gelecek yedi gün ve katları beni çok heyecanlandırıyor. Düşündükçe heyecanlanıyorum, karnımda hemen kıpırdanıyor bir şey, sanki orada bir kapı var düşüncelerimin cereyanını hissettiği anda çarpan, çarpmasıyla yüreğimi hoplatan! Komik ve belki buna sadece ben inanıyorum ama bazen sanki bir büyü gibi geliyor yazdıklarım bana, sanki gerçek olmadan önce yazılmaları gerekiyor… Yazdıkça gerçeklik sırasına giriyor düşünceler, önce kelime oluyorlar, sonra gerçek. Ona gerçek mi deniyor? Bazen inanasım gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka hikâyelere kapılıp gitmek için bekliyor ruhum, artık sabırsızlanıyor. Yeni hikâyeler yazmalıyım, hayatı alıp, dönüştürüp sayfanın üzerine dizmeliyim. Beyazları renklendirmeliyim, hepsini, her şeyi ve bütün hikâyeyi baştan yazmak yani karıştırmak için önce tasnif etmeliyim. Günler beni kucağına alıp taşıyor gibi hissediyorum şu anda. Beni ilerde masamın başında, müsait bir yerde indirecekler. Orda indiğim gibi soluklanıp, başlayacağım yeniden yazmaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecekte bir gün;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masanın üzerinde hasır sepetler. Sepetlerin üzerinden pencereye, sakin akan trafiğe bakıyorum. Sabahın henüz ilk saatleri… Sekizinci kattayım. Sekizinci kattan, aşağıya elimde kırmızı bir porselen fincan, üzerimde kırmızı bir sabahlık, mahmur gözlerle bakıyorum. Masanın kenarında ekmek makinesinin tam yarım saat önce pişirdiği süngerimsi minik ekmekler var, diğer kenarında beş kitaplık bir kule. Sonra birkaç dergi ve onlardan kesilip, masanın kenarına mandallanmış resimler. Birazdan ezan okunacak, karşıki dama üç martı konacak. Bilgisayarı açacağım ve yeni bir hikâye yazacağım. Ben yazdıkça, yolda akan trafik hızlanacak, arabalar çoğalacak, bulutlar dağılacak ve güneş tekrar tepeye çıkacak. Ama o zamana kadar dalgın gözlerle pencereden bakıyorum, uyanmaya çalışarak. Kahvenin ılık dumanı, soğuk burnuma değiyor, bilgisayarı açıyorum tanıdık açılış melodisi duyuluyor. Tekerlekli hasır sandalyede tüneyip, bir ekmek elimde, beyaz bir sayfa daha açmayı bekliyorum. Her yer sessiz, cam kenarında yazmaya başlıyorum bunları. Kafamdaki diğer her şey duruyor, bir tek akan zaman. O da çok usul…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4078973247926238699?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4078973247926238699/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4078973247926238699&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4078973247926238699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4078973247926238699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/08/krmz-balksz-yaz-ve-yedi-cceler_07.html' title='Kırmızı başlıksız yazı ve yedi cüceler'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RrgxVRCc9NI/AAAAAAAAAG4/JnWzFEm6O54/s72-c/71770393.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8921565673061431031</id><published>2007-08-01T12:31:00.000+03:00</published><updated>2007-08-01T12:49:48.995+03:00</updated><title type='text'>Durmak, gitmek ve bulutlar üzerine düşünceler...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RrBT8xCc9KI/AAAAAAAAAGc/nQUmHlBqehc/s1600-h/che.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RrBT8xCc9KI/AAAAAAAAAGc/nQUmHlBqehc/s1600-h/che.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5093663481976911010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RrBT8xCc9KI/AAAAAAAAAGc/nQUmHlBqehc/s200/che.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/em&gt; &lt;em&gt;Biraz yazı yazmak iyi gelir diye düşündü. Çok uzun zaman sonra gibi gelen bir zaman aralığından atlamış da sanki bacakları hala titrer gibiydi. Hızlı hızlı nefes aldığı zamanlar geride kaldı yazmaya başladığında, yeniden yavaş, uzun ve derin nefesler almaya başladı. Yazmaya başlamak bir kere bir uçurumdan atlamış da, tekrar düzlüğe çıkmış gibi nefeslerinin de düzene girmesiydi. Kelimelerin düzene girmesiyle, nefesi sakinleşti. Nefesinin sakinleşmesiyle beraber etraftaki buğulu cam berraklaşmaya başladı. Artık sanki cam yok gibiydi, yavaşça yürümeye devam etti. Yani yazmaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustos ayının ilk günüydü. İsmi Çarşamba’ydı. Pırıl pırıl sarı bir lira gibi duruyordu haftanın ortasında, kıymetli günlerden biriydi. Tatil hissiyle ofiste aheste çalışıyordu herkes. Kafasındaki yumuşak, sessiz gün hayalinin orasına burasına batan, tiz bir kız sesini duymazdan geldiğinde her şey gayet kıvamındaydı, kulak memesi yumuşaklığında bir gündü bugün.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Havada ilerleyen beyazlı grili bulutlar, yağmur tereddüdü taşıyordu. Belki ondandır yağmurlu günler ağlamaklı insanlar gibi biraz sessiz ama huzurludurlar. İçleri doludur çok ama yine de yumuşak ve çekingen ilerlerler gökyüzünde. Adeta süzülürler. İnsanlar da öyledir, bazıları süzülür. Ne zaman bulutlara baksam onların acayip şekillerini insanlara benzetmem belki de bundandır. Süzülen zayıf, şişman, bazen huzur dolu akça pakça bazen grileşmiş ağlamaklı insanlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bulutların o her şeyin üzerinden, her şeyden çok uzak ve kendi hallerinde, şehre ve pisliğine, sıkılgan huzursuzluğuna, karmaşık ve sıkışıklığına bulaşmadan, değmeden, ilişmeden çok yüksekten ve çok aheste geçişlerine hayranım. Aşağıda olan bitenleri detayıyla değil, o her şeyi romantik gösterecek geniş açıyla görmelerine imrenirim. Uçaktan baktığınızda da öyle görünür şehir, bulut mesafesinden. Yeşil yerler ağaçlar, kırmızı çatılar evler, mavi koskoca su birikintileri göller demek olur. Hiçbir karmaşa görmezsin o mesafeden, hayatın uzağında, gerçekten üzerinde, yukarılarda bir yerlerdesindir. Ondan bulutlar denince aklıma hemen Heidi’nin jeneriğinde onun yüzükoyun bir buluta yatmış, aşağıya bakması gelir. Uçan bir bulutun üzerinden dağları aşan Heidi, dünyayı çok yukardan, çok uzaktan gören bir kız gibidir. Ben de yazı yazarken havalandığımı, her şeye uzaktan ve yüksekten baktığımı hayal ederim. Uzaklaşmak bu anlamda bana hep güzel gelir, bundandır gitmeli, gelmeli, süzülmeli her fiil bana durmaktan çok daha albenili gelir. Gezi kitaplarına bayılırım, gezen insanların hayatlarına imrenirim, gezdiğim, gittiğim, yola çıktığım günleri hayale dalar giderim. Duruyor bile olsam kafamda hep bir yerlere giderim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=UOIN4UDNA0Q34HWD8O0Y"&gt;&lt;strong&gt;Motosiklet Günlükleri&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;kitabını okurken de bunun gibi hislerle arkadaş bir sürü şey anlatan cümleler geçti gözlerimin önünden. Aklımdakilerle tanıdık kelimelerle karşılaşınca sevinip, gülümsedim. Uzun zamandır yazamamanın yanında bir de okuyamama hali vuku bulmuştu, okumaya ve yazmaya başladıktan sonra, yine yola çıkmışım gibi hissettim. Kafam yine bir yerlere gitmeye başlamıştı nihayet ve parmaklarım arkasından koşuyordu kafamdakilerin. Uzun yaz rehavetlerine kapılmak nedense hep bana durmak, düşünmek gibi gelir. Çok lüzumlu, çok elzem şeyler elbette. Ama ben durdukça gitmeyi düşünmeye başlarım, bulutlara bakarım durdukça. Ve gitmeyi düşünmeye başlarım. Ne acayip çelişkidir bu, gitmek aklımıza gelmesin diye bizi koşturup duruyorlar hayatta. Belki de biz gitmek aklımıza gelecek diye kitabın kapağındaki gibi yere uzanıp bulutlara bakmaya korkuyoruz. Biliyoruz ki ne zaman dursak, aklımıza gitmek gelecek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Motorsiklet Günlükleri’nde Che’nin sevgilisine geri döneceğine inanması için hediye ettiği köpeğin ismi Geridön’dür. Acaba geri dön İspanyolcada nasıl denir bilen var mı? Okurken köpeğin ismini çok merak ettim de.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8921565673061431031?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8921565673061431031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8921565673061431031&amp;isPopup=true' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8921565673061431031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8921565673061431031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/08/durmak-gitmek-ve-bulutlar-zerine.html' title='Durmak, gitmek ve bulutlar üzerine düşünceler...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RrBT8xCc9KI/AAAAAAAAAGc/nQUmHlBqehc/s72-c/che.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2004908695850567651</id><published>2007-07-26T14:54:00.000+03:00</published><updated>2007-07-26T15:01:18.641+03:00</updated><title type='text'>Mola...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RqiL3RCc9HI/AAAAAAAAAGE/Qic0P8rDdkw/s1600-h/mola1.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091474251246793858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RqiM2xCc9II/AAAAAAAAAGM/DZhxZrLwnAs/s320/mola1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Biraz mola vermeliyim zira kendimi yazıya veremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakında görüşmek üzere…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2004908695850567651?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2004908695850567651/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2004908695850567651&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2004908695850567651'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2004908695850567651'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/07/mola.html' title='Mola...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RqiM2xCc9II/AAAAAAAAAGM/DZhxZrLwnAs/s72-c/mola1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2277892597602767214</id><published>2007-07-10T17:00:00.000+03:00</published><updated>2007-07-10T17:37:03.459+03:00</updated><title type='text'>Ayşegül bizim sokakta!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RpOY7i1ut7I/AAAAAAAAAF0/WrETEB7TaGc/s1600-h/illu_126.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5085576552963291058" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RpOY7i1ut7I/AAAAAAAAAF0/WrETEB7TaGc/s200/illu_126.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Dün akşam yorgun argın eve dönerken, ellerimde plastik market poşetleriyle uzun, tren istasyonuna kadar uzanan bir yürüyüş yapmış olmanın da yorgunluğuyla iyice sallanmaya başlamıştım. Elimdeki poşetin içinde bir adet Lezzet isimli yemek dergisi, bir adet çavdar ekmeği ve de bir adet şeftalili, Fa isimli deodorant bulunmaktaydı. Ve ben sanki dünyanın en ağır poşetini taşıyormuşçasına sürükleniyordum yokuş aşağıya bizim mahallenin taşlı yollarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş batmaya başlamıştı ve giderayak son yumuşak ışıklarını yokuşun başında olmam sebebiyle benim gözüme doğrulttu. Gözlerimi kısarak önümdeki iki yanı ağaçlı yola baktım. Senelerdir yüz binlerce kez önünden geçtiğim evlere… Yolun sonundaki yeşil ağaçlar hafif bir kıpırtıyla sallanırken, ağır çekim yürüyordum artık ve sanki etrafımdaki manzara bile yavaşlamıştı. Ağaçlar ağır çekim sallanıyor, benim adımlarım da sanki onlarla beraber yere yapışmış da asfalttan zor ayrılır gibi yavaşlıyordu. Dünya kısa, belki de çok kısa bir süreliğine uzak bir yer gibi geldi bana, bir kavanoza gözümü dayayıp da dibinde gördüğüm renkli bir şekil gibi tuhaf… Uzak bir diyarı anlatan bir dergi sayfası gibi geldi bizim sokak, sanki kaldırımın kenarından kıvırsam çevrilecek gibi. Güneşin tam batmadan önceki son ışığı belki büyülüydü ve gören gözlere hakikati gösteriyordu, ya da hepsinin yalan olduğunu. Ama yine de kuşe kâğıda baskılı, tam sayfa yerden göğe pırıl pırıl, yumuşak bir aydınlıkla kaplanan sokakta, uzak bir tropikal sahil gibi, bir reklâm panosu gibi ustaca yerleştirilmiş ve belki de anlatmaya hiçbir zaman kadir olamayacağım bir gerçeküstülük vardı. Bizim sokak gibi görünen bir yerdi o an orası, belki de birisi bizim sokağın üzerine aslında olduğundan daha güzel bir resmini yapıştırmıştı. İşte o anlarda kendimi başka bir yerde, beni de başka biri gibi hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık iyice yaşlanan Dilber Teyze, koltuk değneklerine dayanarak bu enteresan manzaranın tadını çıkarırken, yüzü yine her zamanki gibi dalgın, ruhu yine bedenini o balkonda bırakmış ve çoktan gitmiş gibiydi. Balkona doğru kafamı kaldırıp iyi akşamlar diledim, bana sadece bir taş bebeğin yüzüne kondurulabilecek bir gülümsemeyle ‘Merhaba’ dedi. Sanırım ben de gülümsedim. Yıllardır gülümsediğimden farklı gülümsemediğime emin olarak. Aynı sokaktan, aynı saatlerde, elimde aynı torbalarla geçerken yaptığım gibi. Ama sanki onunki farklıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kısa süren bu his çabuk geçti. Güneş ağaçların altına sinmiş bir kirpi gibi ortadan kayboldu, etraf yine az biraz bizim mahalle gibi görünmeye başladı. Ayaklarım birden hafifledi, bizim evle sokak arasındaki caddeyi şıpıncacık geçtim. Hiçbir şey değişmemişti, ellerim, poşet, poşettekiler. Gökkuşağı, alacakaranlık kuşağı ya da onun gibi herhangi bir kuşaktan atlayıp gelmiş gibiydim eve. Belki de ben hep aynı sokaktan yürürken, belki de hepimiz hep aynı yoldan geçerken, kafamızdan geçenlerle, yoldan geçenleri ( yoldan geçen kişiyi) birbirine tutturmadığımızdan, sadece geçip gidiyorduk. Aynı yollardan kaç kere geçip gittiğimizi bilen var mı? Belki de olan şey benim kendi yansımamı bir an batan güneşin son ışığında yakalamamdan ibaretti. Ya da bana öyle geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de yaptığımız tüm o yolculuklar, yaşadığımız sokakların kaldırımını kıvırıp bir sonraki sayfayı görmek için yanıp tutuşmamızın ötesinde, kendi yansımamızı bir yerde yakalarız umuduyla yapılır. Yoksa her sokağın, her köşesi aslında kafandaki kendinle aynı anda kıvrıldığında bence bir masal kitabı sayfasındaki herhangi bir resimden farklı görünmüyor. Kıvırıp kendi sokağını bir ucundan &lt;a href="http://jeunesse.casterman.com/rubrique/castmart/"&gt;Ayşegül&lt;/a&gt; Paris’te, &lt;a href="http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=1617"&gt;Ayşegül &lt;/a&gt;göl kıyısında, Ayşegül çiftlikte gibi bir sürü resim yapıyor, pat herhangi bir masalın ortasına yapıştırıveriyorsun kendini. Hangi masal çok fark etmiyor. Bunları anlamak, hesaplamak, ölçmek ya da şöyle diyeyim, her gün içinden geçilen sokağa varmak. Neden bu kadar zaman alıyor?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2277892597602767214?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2277892597602767214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2277892597602767214&amp;isPopup=true' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2277892597602767214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2277892597602767214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/07/ayegl-bizim-sokakta.html' title='Ayşegül bizim sokakta!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RpOY7i1ut7I/AAAAAAAAAF0/WrETEB7TaGc/s72-c/illu_126.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5432258789835568887</id><published>2007-07-05T12:17:00.001+03:00</published><updated>2007-07-05T12:21:42.869+03:00</updated><title type='text'>Tatil konulu yazımıza hoş geldiniz,</title><content type='html'>Yıllık iznimin her bölümünü kullanacağım Ağustos ayının son çeyreğine daha çok çeyrek var. O zamana kadar buralardayım, kapıyı kilitlemeden şöylece bir çekip, komşulara ziyarete gidiyorum ara sıra, bazen uyukluyorum bir köşede, onun dışında ofiste klavye çatlatıyorum. Ama evdeyim genelde. Yani perdeler çekili, etrafta kimse yok, çıt çıkmıyor diye gittim sanmayın, buralardayım. Biraz sessiz ve hayalet takılıyorum, perde kıpırdatmadan girip çıkıyorum eve, akşamları çok ışık yakmıyorum, genelde gelip pat diye uyuyorum zaten. Hem zaten yaz ne kadar uyku çeken bir mevsim, hâlbuki kışa yakışır sanırız uykuyu biz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083640364526384994" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Roy3-i1ut2I/AAAAAAAAAFM/Y9272Pb2uqY/s320/tatil1.jpg" border="0" /&gt;Şu anda plastik formatlı canım ofisimde oturmuş, komşuların fotoğraflarına bakarken gözümü kapatıp hayallere dalıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş kremi kokan havluya uzanmışım, ayaklarımın altı güneşte kalmış bir tek, ondan hafif yanıp kaşınıyor, birbirine sürtüyorum onları dakikada bir, ıslak saçları ters yüz edip şezlongdan sallandırmışım, dalga sesleri geliyor, şap şup kıyıya vuruyor sular, badem şekeri gibi taşları pırıl pırıl yapıp çekiliyor. Çocuk sesleri geliyor uzaktan, katılırcasına gülen ve her dalgada çığlık atan velet sesleri. Elimi pat diye şezlongdan düşürüveriyorum, ılık kumlardan bir avuç alıyorum, sonra yavaşça parmaklarımın arasından süzülüyorlar, kum saati efekti. Deniz kokuyor, plaj kokuyor, öteden rüzgâr estikçe çam kokuyor. Kafamı kıpırdatacak halim yok, sesler, kokular ve güneş ışıkları arasında kaptırıp gidiyorum. Uyuyakalıyorum. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Roy3fy1ut1I/AAAAAAAAAFE/nqsEdgkyVqo/s1600-h/tatil2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083639836245407570" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Roy3fy1ut1I/AAAAAAAAAFE/nqsEdgkyVqo/s320/tatil2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatil uykuyla uyanıklık arasında görülen bir düş gibi. Gözlerini kapatıp dalıveriyorsun uzaklarda bir yerlerdeki bir hayata. Oralarda insanlar yiyor, içiyor, gülüyor, zaman şırıl şırıl akıyor oralarda. Kıvamı böyle oralarda zamanın, su gibi... Denize girebiliyorsun oralarda, kimse denizin kenarında giyinip süslenip oturmuyor buralar gibi. Sabah istediğin saate kadar uyumak serbest, her an uyumak serbest. Belki de hep uyuyor gibi hissetmen bundan, bu hep istediğin rüyan senin, uyanıp kaldığın yerden devam edecek ne var? Sabah kalktığınızda çok güzel bir rüya görmüşseniz, tüh be rüyaymış dersiniz ya, ben de tatilden dönünce öyle diyorum. Yeniden uyumak ister gibi, geri dönmek istiyorum oralara, ama yıllık izin bitmiş oluyor. Koskoca yıl çalışmışsın ve pat diye geçen, bir göz açıp kapaması uzunluğundaki tatilin bitmiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her rüya fırsatını değerlendirmek lazım belki de… Rüyayı bulduğunda -gece çalışan bir fıskiye gibi- hemen içine dalıvermek arasından geçivermek lazım… Çıkınca insan biraz ıslanmış oluyor ama kendine de geliyor bir yandan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5432258789835568887?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5432258789835568887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5432258789835568887&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5432258789835568887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5432258789835568887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/07/tatil-konulu-yazmza-ho-geldiniz.html' title='Tatil konulu yazımıza hoş geldiniz,'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Roy3-i1ut2I/AAAAAAAAAFM/Y9272Pb2uqY/s72-c/tatil1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-7022135948791363182</id><published>2007-06-22T10:17:00.000+03:00</published><updated>2007-06-22T10:30:14.352+03:00</updated><title type='text'>Gök kubedeki manamız</title><content type='html'>Günler günleri, haftalar haftaları, aylar seneleri ve hayat bizi kovalar. Bazen köşeye kıstırır. Tam oraya çömelir, boynumuzu büker kalırız, boynumuz kıldan ince kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sabah bir arkadaşımızı kaybettik. Hiç tanımadığım biriydi ama hep duyuyordum hasta olduğunu, hastalığının kötüye gittiğini… Kendini hiçbir zaman alıştıramayacağın bir fikir olan birini kaybetmek gerçeğe döndüğünde, bütün kelimelerin içi birer birer boşalıyor, manaların hepsi uçup gidiyor, boşluğa savruluyorsun bir an ayağının altından yer çekiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ofise bu hislerle girdiğimde, herkese kilometrelerce öteden baktım sanki… Hepsi kafalarını eğmiş, uysalca çalışan uykulu iş arkadaşlarım. Dışarıda yüzlerindeki yastık izleri silinmeden arabalara doluşmuş insanlar, açılan dükkân kepenkleri, devam eden hayat… Yapılan her şey, yapıldığı anda ne kadar önemliymiş hissi veriyor; Sanki dünyanın sonunu getirecek sandığımız dertlerimiz, kıramadığımız şeytanın bacakları, bir türlü tutturamadığımız Sayısal Loto’lar, sabah akşam içinde kavrulduğumuz trafik, garsonun getirdiği yanlış siparişler, iş yerinde çıkan mesai, ay sonunu getirememek ve içimizde tespih gibi çekilen tüm şikâyetler… Afakî dertler… Sabahtan akşama kadar dertlendiğimiz her şey, o her şey işte bir haberle beraber siliniveriyor, yüzüne bir tokat aşk etmiş gibi sanki birileri. Yüzünde bir sızıyla bakıyorsun etrafa, bir anlık bir kendine geliş, yüzünden çabuk ama yüreğinden zor silinecek bir sızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malum dertlerimizi, yüreğimizi sıkan kabartan dertlerimizi bir of çekerek, bu da geçecek diyerek, diş sıkarak, işi şakaya vurarak, haydi o da olmadı diyelim pes ederek, rest çekerek, yetti be size de işinize de, hepinize de! Diyerek bir şekilde geçiyoruz, geçmek zorundayız, bunu hayatta bir şekilde öğreniyoruz. Öğrenilmeyen, prova edilmeyen tek şey var hayatta. Ve hiç ölmeyecek gibi yaşayan insanlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi bir kavgada ısrar eden, alınganlık eden, yok yere hem kendini hem başkasını üzen, yalnız kaldığında durup düşünmeyen ben ne yaptım da beni istemiyorlar deyip kendine sormayan insanlar... Hayat kim olduğunu bulmakla değil,  &lt;a href="http://aliedwards.typepad.com/_a_/2007/06/saw_this_little.html"&gt;şurada yazdığı gibi &lt;/a&gt;, kendini yaratmakla, manaya katmakla alakalı değil mi? Kendinden bir şeyler yapmak en güzeli, insanların içine su serpebilecek bir şeyler, onlara bir faydası dokunacak, bir fark yaratacak bir şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mana yok ki dostlar, onu siz yaratıyorsunuz. Mananıza güzel karar verin çünkü hayata verecek başka hediyemiz yok… Çünkü her şey bir hatırlayış ve unutuştan ibaret, bir anlık bir çınlamadan…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-7022135948791363182?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/7022135948791363182/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=7022135948791363182&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7022135948791363182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7022135948791363182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/06/gk-kubedeki-manamz.html' title='Gök kubedeki manamız'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8585406921396921601</id><published>2007-06-20T12:16:00.000+03:00</published><updated>2007-06-20T12:19:44.865+03:00</updated><title type='text'>Bebelere balon, Margot’a Alaska Frigo</title><content type='html'>Dün bütün gün güneşte kavruldu buralar, dışarı çıkar çıkmaz kaçalım diye fellik fellik koşturduk içeriye, serine. Ofislerde izin günleri konuşulmaya başlandı. Yıllık izin lafını nedense hep çok acıklı buluyorum, bu kendime acıma ve ofise hınç duyma hallerim de yıllar içinde yara almadan bugünlere geldi, ona da şaşıyorum. Tatlı umut kelebeği kostümümle her sabah kalkıyorum ve ofise konuyorum. Arada iki satır vakit bulursam çiziktirecek, çok mutlu oluyorum, bana bir süre kimse bir şey demediğinde ve ben kendi bölmemde (!) sessiz ve uysalca klavye tıkırdattığımda hıncım biraz hafifliyor. Ofisin içinde, ofise ilişmeden tehlikeli bir akrobasi yapıyorum. Gözü kara çalışan rolündeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam olunca, saat tık tıklarından akrep ve yelkovan tam altı rakamının üzerinde kavuşup birbirlerine sarılınca, koşup kaçıyorum bu katlardan, bölmelerden, odalardan. Arkama bile bakmadan hızlı hızlı iniyorum merdivenleri, kendimce bir hayata kavuşma, dolanma hasretiyle gözümü karartıp cebimdeki parayı hesap etmeden taksiler çeviriyorum. Ofis hayatının ödülü vızır vızır taksiler, sarı siyah arı taksiler, plastik kara gözlüklü şoförler. Kurtuluşumun arabacıları sahilden gidelim size zahmet, deniz manzaralı bir kaçış olsun bugün yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyoğlu yine kaynayan kazan, akşama doğru fokurdayan, her yandan gelen, akan, coşmada sakınca görmeyen insanların kazanı. At kazana kendini sen de, at kurtul bu hayattan! Sokak aralarında göbek atmak serbest, hatta cadde boyunca daha çılgın ve doludizgin oynayabilirsin, gelen geçene inat. Bütün gün seni çerçevelediler, sıktılar, dekontunu faksını eksik etmediler, kır zincirini sen de Beyoğlu’nda. ‘Ah dün gece ne çılgın eğlendik!’ dersin yarın sabah işine dönünce. Böyle insancıklara hep anlayışlı ve şefkatli anne gülüşümle bakıyorum, caddede yürürken birden bağırarak şarkı söyleyenlere, karşılıklı göbek atanlara… Biliyorum ki kendileri olacaklar diye belki biraz yapmacık bir özgürlük gösterisine ihtiyaçları var. Azıcık gıda boyası katkılı bir özgürlük kazanı bu İstiklal…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyiyle kaçanlardan ibaret bir İstiklal… İşlerinden, ailesinden, kendinden, hayattan kaçanlarla dolu belki de. Belki de bu ince uzun caddede kaynayan, bir ucundan bir ucuna doğru yürüyen, bağıran, coşan, sızan kalabalık bir şeyler kusuyor bu caddeye. Herkes kendinde olmayanı ararken, kendinden bir parçayı sıyırıp atıveriyor bir köşesine. Daha da büyük laflarla söylenirse, işte bizim memleket kendinde olmayan bir Evropa, bir festival, batılı bir estetik, bir özgürlük, bir kendince olma, gözünü karartıp kendini arama hali arıyor bu caddede. Bu arayış kaynatıyor kazanı, hafta içi de en az hafta sonu kadar hızla, dolulukla kaynıyor Beyoğlu. Adım başı değişen müziğiyle, bir adım mesafeyle sızan bir adamla oynayan bir kadının karıştığı, baş döndüren bir ucube.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimce nefes almaya gitsem de, ben de, çoğu zaman insanlara dalıp giderken buluyorum kendimi orada. Gelip geçen insan selinden tek tek ayıklayıp seçtiğim tiplerin saçını, yüzünü, yüzündeki ifadeyi inceliyorum. Buraların insanlarını bir süre sonra tanımaya ve ayırt etmeye başlıyorum gelip geçerken. Sinemalardaki gişe elemanlarını, her zaman gittiğimiz kahvedeki garsonları, kitapçıdakileri ve ocak başındaki göbekli amcaları… Hepsinin yüzlerini isimsiz de olsa biliyorum. Garip bir kepçe döndükçe karşılaşma halimiz var onlarla. Bazı karşılaşmalar tanıdıklık hissinin de verdiği bir konfor olsa da, bazılarında içimiz burkuluyor. Ne yapacağımızı şaşırıyoruz, içimizden ağlamak geliyor. Mesela ara sokaklarda yaşayan o yaşlı, beyaz saçlı teyzenin hali gözümün önüne her geldiğinde. Onun gecenin geç saatinde pijamaya benzer pamuklu kıyafetini giymiş, sokaktaki yatağında uyumaya hazırlandığı hali. O hale baktığında o sokaktan geçen insanların nasıl ciğerine yapışıp kalmıyor o görüntü, nasıl o yapıştığı yeri dağlamıyor anlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahtan çok akşam yaşayan bir cadde bu Beyoğlu, bazı duraklarında ısırgan otları bitmiş bir uzak kasaba. Bu kadar göz önünde ama bir o kadar uzak, hayaletlerin dolaştığı, festivallerle, balonlarla, sokaklarına atılmış içki masalarıyla süslü bir kambur. Bazen iç bulandıran, insanda tünele doğru kaçmak, koşmak ve saklanmak hissini çağıran bir yol. Neresine saklanırsan, kendi saklandığın yer kadar kendini unuttuğun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8585406921396921601?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8585406921396921601/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8585406921396921601&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8585406921396921601'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8585406921396921601'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/06/bebelere-balon-margota-alaska-frigo.html' title='Bebelere balon, Margot’a Alaska Frigo'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-7371290643491606798</id><published>2007-06-14T11:43:00.000+03:00</published><updated>2007-06-14T11:44:37.119+03:00</updated><title type='text'>Eskiden buralar hep dutluktu çocuğum!</title><content type='html'>Günlük telaşlar, günlerin kıvamını hafifletip, ağırlaştırırken biz uygun adım ilerliyoruz yine. Yollara pek çıkmadan, gölgelerden, kenardan kenardan ilerliyoruz. Zira yaz geldi. Bizim mahalledeki dut ağacı kendini şaşırdı. O kocaman, ballı dutların her biri kollarından sarkar oldu. Köşe başını tutmuş, kollarını bahçenin demirlerinden yola doğru uzatmış, sanki cömert bir ev sahibi gibi, ısrarla burnumuza sokuyor dutlarını; yiyin yiyin!!!  Ben bayılırım duta. Kolumda kocaman çanta, ayağımda topuklular tutuyorum kollarından, gerdanından küpeler gibi sarkan dutlarını topluyorum ağacın. Ah o en yukarıdaki dallarına bir tırmanabilsem, en güzelleri oradalar biliyorum, ya da bir koşu eve gidip bir çarşaf bulup sallamalıyız bu ağacı ki çarşafa patır patır dökülsün inci beyazı dutlar, ama o bir kişinin işi değil. Hem yola sarkanlar yenir de yabancı bahçelere gidilip el âlemin dutlarını sallamak olmaz. Bir de yüzsüzüz çarşafımızı aldık geldik hiç denmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem çocukken, maile dutluğa gidilirmiş. Ve ağaç kiralanırmış! Pikniğe gider gibi çanta hazırlanırmış önce. Çantaya bir çarşaf konurmuş, kendi çarşafını getirmezsen dutluktaki amca sana çarşaf temin edermiş. Ama bizimkiler kendi çarşaflarını götürürlermiş, çamaşır sodalarıyla yıkanmış. Sonra amca ağacı bir güzel sallarmış, dutlar patır kütür dökülürmüş çarşafa, heyhat! ziyafet başlasın. Çatlayana kadar dut yenebilirmiş böylece ve mutlu mesut, seke seke dönülürmüş dut ağaçlarının arasından eve.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trene binilirmiş bir kalabalık. Dayım o zamanlar küçük çocuk. Anneannem ona bilet almazmış. Bir gün yine böyle biletsiz çocuklarla binmişler trene. Dayım ve bir akraba çocuğu daha trende bir tek kişilik koltuğa sıkışmış, başlamışlar camdan bakmaya. O sırada biletçi gelmiş biletleri kesmeye. ( Evet, hikâyede bir de biletçi var, dut kiralayan amca kadar fantastik gelebilir ama öyle) Bizim biletsiz çocukların yanına yanaşmış. ‘ Oğlum biletleriniz !’ demiş. Bunlar kıpkırmızı kesilmişler, dayım yan gözle anneanneme bakmış. Anneannem arka sıradan kaşlarını kaldırıp, ‘sakın haa’ bakışı atmış. ‘ Anneniz kim sizin?’ demiş bu sefer biletçi amca. Dayım yine göz kaydırmış, anneannem biletçinin arkasından yok yok yapıyor. Zavallıcık ağlamaklı olmuş. Sonunda yakalanmışlar galiba. Ama o zamanların biletçi amcasının bu duruma göbeğini titrete titrete, bir güzel Türk filmi karesinde gibi, kompartımanından güldüğünü hayal edebiliyorum ancak. Ne kadar safiyane ve tülden hayaller arkasından dinlemişim bu hikâyeleri ve hepsi vagon vagon kafamdan geçiveriyor bir dut lafını takiben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok çok çok zaman öncede geçmeyen, ama bizim çok çok çok zaman önce olmuş gibi dinlediğimiz hikâyelerimiz var işte. Sanki uzak diyarlarda yaşamış annelerimiz babalarımız ve kopan bir zaman fırtınası onları buralara savurmuş. Pat bir gözlerini açmışlar ki yollar otoyol, kenarları mangal pazarı olmuş. Çocuklar büyümüş, çocuk yapacak yaşlara gelmiş. Kendi çocuklukları belki çok uzak belki çok yalnız bir dut ağacı gibi bir mahalle köşesine sığınmış kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annemin ve akranlarının içinde öyle garip bir ince sızıyla seyrettikleri dizileri var şimdi televizyonlarda. Yaşadıkları o naif Türk filminden ne zaman çıkıp, beyazcamın diğer tarafına atıldıklarını onlar da sanki şaşırmışlar, özleyerek bakıyorlar her arabaya, her elbiseye, her detaya. Öğlen sıcaklarını seçim otobüslerinin bangır bangır seslerinin kaplamasına ramak kala, kimsenin karpuz sarkıtacak kuyusu kalmamış, meyveler çok tatsız ve eski camlar bardak ve her bir nostalji dizisinde, eski Türk filminde çekilen bir derin ah…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-7371290643491606798?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/7371290643491606798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=7371290643491606798&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7371290643491606798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7371290643491606798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/06/eskiden-buralar-hep-dutluktu-ocuum.html' title='Eskiden buralar hep dutluktu çocuğum!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4870056004694139359</id><published>2007-06-05T12:11:00.000+03:00</published><updated>2007-06-05T12:16:39.058+03:00</updated><title type='text'>Margot, Detoks ve Diğerleri</title><content type='html'>Dün canım fena sıkıldı, neden şudur diyemedim. Birden elektrikler kesilmiş gibi oldu, ben cereyanda kaldım, midemi üşütmüşüm gibi kramplar girdi boşluğuma, kısa süren bir sıkıntıydı. Sonra elektrikler geldi, hava aydınlandı, pencereleri açtık ve mide spazmlarım esenledi. Bazen haleti ruh-iyemde kablolu yayın gibi kesilmeler, teknik arızalar ya da cereyanda kalmış gibi bir içinin üşümesi halleri peydah oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam eve gittiğimde iyileşmeye başlıyor gibi hissettim kendimi. Hani uzun süre yatarsınız ve bir gün sabah kalktığınızda artık başınız ağrımıyordur, artık hafiflemişsinizdir ya öyle bir hisle girdim eve. Neden geldiği ve neden gittiğini bilemediğim sıkıntımı kapının eşiğinde bırakıp sanki tam arkamdan eve girecekken suratına pat diye kapıyı kapatmışım gibi girdim eve. Sıkıntı kapıda kaldı, ben içeriye selametle adım attım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşofmanları giyip mutfağa daldım hemen. Nerden bulduğumu anlamadığım bir enerjiyle yerleri süpürdüm, sonra sildim. Sonra yemeğe giriştim. Babam ne olduğunu anlamadı ama bu hafif hissi ona da bulaştırdım sanırım çünkü hiç yapmadığı bir şeyi yapıp kavun kesmeye sonra da kiraz yıkamaya başladı. Hiç ses etmedim, salata yapmaya başladım. Salondaki masanın üzerindeki gazete dağını eritip, bahçeye aldık. Boşalan masayı kurmaya başladım. Sonra baba dedim rakı içelim mi? Şaşırdı önce sonra çok hoşuna gitti, başladık bardak aramaya. Vitrini kurcalayıp iki tane bardak arakladık. Buzlar çatırdadı, TRT’de Türk Sanat Müziği programı oluyor pazartesileri dedi babam. Haydi, o zaman dedim, sağlığına…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıplak ayak dolaşmak çok fenadır aslında ve annem çok kızar. Ama dün akşam hep çıplak ayak gezdim ben,  aman duymasın. Bulaşıkları da çıplak ayak yıkadım. Bulaşıkları yıkarken son zamanlarda keşfettiğim Zihni Sinir procesini kullanıyorum, size de anlatayım. Bir tane skoç brayt süngere plastik bir sap takmışlar efendim, plastik sap aynı zamanda bir hazne, buna deterjan dolduruyorsunuz. Üzerindeki minik plastik düğmesine bastıkça süngere deterjan zerk etmiş oluyorsunuz. Böylece elleriniz daha az deterjanla muhatap olmuş oluyor ve bence bu harika bir icat. Yani bunu da buradan anlatmadan geçemedim işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bulaşık yıkarken hala şarkı sesleri geliyordu salondan, bir de masada tutulan temponun tıkırtıları. Yorgana sarılıp Mobydick’i kucağıma aldığımda puf böreği gibi kabaran yüreğim bulaşıkla beraber yıkanan fincan misali ferahlamış, artık balina peşinden denizlere açılmaya hazırdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4870056004694139359?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4870056004694139359/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4870056004694139359&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4870056004694139359'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4870056004694139359'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/06/margot-detoks-ve-dierleri.html' title='Margot, Detoks ve Diğerleri'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8443041645334126454</id><published>2007-05-28T11:46:00.000+03:00</published><updated>2007-05-28T11:48:08.651+03:00</updated><title type='text'>Sevgili Günlük,</title><content type='html'>Bugün sıcak bir pazartesi, rehaveti aldım kucağıma ofiste oturuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak bir pazartesi ve içimizden sıcak kumsallar geçiyor, şıpıdık terlikler, mahmurluklar, ama gerçeklerin tam ortasında oturuyoruz, buradan sahil görünmüyor henüz. Uzun zamandır yazamadım. Hayatın peşinden koşuyordum deliler gibi, sonra koşmaktan yorulup seriliveriyordum bir kenara. Koş, seril ikileminde yaşamaya bir süre daha devam edeceğim. Bu kıvamı tutturduk, gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem Antalya’da, telefonda konuşuyoruz. Ayşekadın ayıklamak, bulgur pilavı pişirmek, verandalarda kahve muhabbetleri gibi şeylerden bahsediyor. Deniz, güneş, uzaklardan gelen bir telefon mevzuundan ibaret bu aralar. Ben de kendi kendime, kendimi dertop edip, aşkla meşkle devam ediyorum İstanbul’un bir köşeciğinde karınca gibi çalışmaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçede güller açtı, mayısın en güzel zamanlarında bahçeye çıkıp bir ayak uzatamadım şu vakte kadar. Güller dallarını aşağı çekecek kadar delice, çılgınca açtılar, pencereden gelip geçerken gördüğüm kadarı ile bahçe rengârenk…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâlbuki ne kadar avare zaman çekiyor gönlüm nedense, ne kadar çok uyku. Neden bu kadar mahmur, neden bu kadar mızmız ve uyuşuğum bilmiyorum. Sanırım kafam o kadar dolu ki kafamdan taşıp akanlar bir yazı etmiyor. İçimden taşanları oturup toplayacak, demetleyecek, yazacak halim kalmıyor. Bırakıyorum kendi hallerine taşıp taşıp gidiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak gecelerinde geziyorum sokakların bazen, bazen bir köşede oturup dolup taşan Beyoğlu’nu izliyorum, ama aslında yazarken fark ediyorum ki izlediğim her şeyin detayını, kıvrımını ezberlemişim ondan artık onlara sadece bakıyorum, kafamdaki resimlerine bakıyorum sadece. Senelerdir gittiğim bir bahçede otururken seneler önce ettiğimiz muhabbetlerdeki bir yere bakıyorum, sanki gittiğimiz bahçeler hiç değişmemiş. Sanki ben çok değişmişim, artık başka biriymişim gibi hissediyorum. Geçmişte geziniyor gibi geziniyorum Beyoğlu’nda ve artık daha önce gördüğüm hiçbir yer bana gezilesi gelmiyor. İçimdeki gezintilerden gayrı diğer gezintileri çekmiyor canım, istiap haddini doldurmuşum, taşmalı, taşmalı, taşmalı diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde bulantılar, içimde kıpırtılar, içimde dualar, içimde aşk, içimde çok şey var.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8443041645334126454?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8443041645334126454/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8443041645334126454&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8443041645334126454'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8443041645334126454'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/05/sevgili-gnlk.html' title='Sevgili Günlük,'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-810986821002817091</id><published>2007-05-16T09:06:00.000+03:00</published><updated>2007-05-16T09:18:59.628+03:00</updated><title type='text'>Margotto 2 yaşında!</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rkqg9GNwEqI/AAAAAAAAAE0/aVLO3HOa-is/s1600-h/collage.1"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5065037702432297634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rkqg9GNwEqI/AAAAAAAAAE0/aVLO3HOa-is/s320/collage.1" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Margot’un,M’sinin yerine konan martıyı simitlerle beslediği, iki T’sinin arasına ip gerip, çamaşırlar astığı, O’larından hoh! yapıp camlarını sildiği, A’sıyla ahlar çektiği, G’siyle gülümsediği, kalbindeki kaymağın kıvamında hiçbir kıvam arttırıcı kullanılmayan, ufacık, tefecik, içi dolu kirli çıkıcık blog’u; gözünün nuru, elinin emeği,  2 yaşında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarımı yaş alırken takip edenlere, buralardan geçerken uğrayanlara, komşulara, mahalle sakinlerine, dostlara, Margotto'yu seven herkese...&lt;br /&gt;Sevgilerimle...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-810986821002817091?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/810986821002817091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=810986821002817091&amp;isPopup=true' title='23 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/810986821002817091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/810986821002817091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/05/margotto-2-yanda.html' title='Margotto 2 yaşında!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rkqg9GNwEqI/AAAAAAAAAE0/aVLO3HOa-is/s72-c/collage.1' height='72' width='72'/><thr:total>23</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-1820811088928924044</id><published>2007-05-10T17:35:00.000+03:00</published><updated>2007-05-10T17:42:18.725+03:00</updated><title type='text'>Yaz Hatıratları</title><content type='html'>Yaz nedense bazıları için her zaman kalabalık, şen şakrak ve tatlı hisler çağrıştıran bir kelimedir. Bense yakın zamana kadar yaz denince hep yalnız, sıcak ve buhranlı zamanları hatırlayan biriydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak bir tatil köşesinde yeterince uzun kaldığınızda bu hissin sizi gelip bulması zaten kaçınılmazdır. Çocukken arkadaşlarım tatile çıkıp benim gidecek bir yerim olmadığında ya da büyüdüğümüzde ben hayattan korkup, tatile kaçtığımda yaz benim için hep yalnızlığın sıcakla bir olup beni erittiği zamanlardan ibaret oldu. Gidilecek yazlık olmadığında İstanbul’da yalnız kalırdım, bütün akranlarından uzakta bir tek çocuk. Hem tek çocuk hem tekil… Kendi başıma tatile çıkacak kadar büyümemiştim daha ve şehir öğlene doğru ayak değmeyen kızgın sokaklarında cinlerin top oynadıkları yabancı bir yer olurdu. Sanki boyut değiştirirdi bizim mahalle, kediler bile ortadan kaybolurdu. Yalnızlıktan içim erirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir yerlere kaçabilecek kadar büyüdüğümde tenha yazlıklar bu sefer bir sığınak oldu benim için. Bütün yazı bu sitelerde geçiren emekliler bir yandan benim halime acır, bir yandan da benimle sohbet etmeye bayılırlardı. Etrafta mutsuz da olsa bir genç olması hoşlarına giderdi. Ben genellikle saklanırdım, gölgelik balkonlarda kitap üzerine kitap devirirdim. Ama yalnızlık bazen o kadar baş edilmez bir şey olurdu ki artık dayanamaz çaya giderdim komşu teyzelere. Akşamüstü rüzgâr, karşı dağ sıralarından kopup, önce uçsuz bucaksız bir tarlanın ortasına ince ip gibi gerilmiş tatil sitesine uğrar, oradan da denize doğru eser giderdi. Bu vakitlerde verandalarda oturur, fıskiyelerin tam bir serinlikle çalışmaya başladığı zamanlarda amcalar ve teyzelerle sohbet ederdik. İçimdeki yalnızlık bazen bir uçuk gibi sızlasa da esen bu rüzgârla acısı az da olsa dinerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumda edindiğim ilk arkadaşım anneannem olduğu için yaşlılarla arkadaşlık etmekte hiç zorlanmadım. Hatta anneannem yaşında çok arkadaş edindim. Onlar da sağ olsunlar bana hiç çocuk muamelesi yapmadılar. Belki de şansım zamanında çok güzel gençler olan ve yaşlansalar da başka biri olmayı reddeden yaşlılara çatmaktı. Beraber filmler seyrettik, güldük, yemek yedik, içtik, alışverişe gittik, balığa çıktık, dedikodu yaptık, ev temizledik, dertleştik, bazen ben onların yanında ağladım ve beni teselli ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahın köründe evin önüne gelip beni korna kıyamet uyandırırlar, mayomu giyene kadar kapıda beklerlerdi arkadaşlarım. Yüzerken de, dertleşirken de çok açılırdık. Çok sevdiğim ve en çok şey öğrendiğim dostlarım oldular. Gitmek istediğimde -belki şakacıktan olabilir ama- gerçekte hiç sitem etmediler. Yıllar sonra telefon ettiğimde hep aynı kahkahalı seslerle açtılar telefonu. Onlar olmasaydı belki ben bu kadar güzel yaşlanmaya özenmezdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk o zamanlar acılı bir şey demekti benim için, ya da eninde sonunda kırılacak, paramparça bir hayal. Dayanıksız bir malzeme, geçerken hep titreyen ve sonunda kopup seni dipsiz kuyulara atan bir köprü. Kuvveti ne kadar şiddetliyse, sonu geldiğinde seni o kadar yerden yere çalacak kadar fena bir hastalık. Bunun istisnasını görmemiştim, uzun ömürlü bir huzurlu aşk bilmiyordum, gözümle de görmesem belki inanmazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarımdan bir karı koca sanki balayında gibi akşamları mum eşliğinde yemek yer, televizyon sokmadıkları evlerinde kitap okur, müzik dinlerlerdi. Sabahları beraber bisikletle denize gider, denizden mutlaka yeni arkadaşlar edinip dönerlerdi. Bazen birbirlerine öyle güzel ve sadece birbirlerinin anlayabileceği şekilde takılırlardı ki onların bu kendilerine has dünyası karşısında ağzım açık kalır, zamanın bir şeyi sadece yıpratmayabileceğini, bazı şeyleri de tutkallayıp cilaladığını görür, belki bir gün benim de bu kadar seveceğim bir adamla karşılaşabileceğimi hayretle aklımdan geçirirdim. Bu bir film ya da roman falan değildi, düpedüz hayattı. Onları seyrede seyrede, bir gün karşıma çıktığında o adamı tanıyabilmek için prova yaptım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllarca hayatla cebelleştikten sonra tatile çıkan, bu insanlar olmasaydı ve hepsi benim için bu kadar çok şey ifade etmeseydi sanırım başka biri olurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat bana komik cilveler yaptı hep, anneanneyle büyüdüm, okulda bindiğim serviste üç sene boyunca kendimden nerdeyse beş yaş büyüklerin çaylak şakalarına maruz kaldım ve en yalnız zamanlarımda da etrafımda benden yaşça epey büyük insanlar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok, hayat mutlaka bana bir güzellik yaptı, kendisi ile ilgili en çok şeyi bilen ve anlatmaktan çekinmeyen, en akıllı ve en güzel insanları sırayla karşıma çıkardı. Sanırım ondandır, yolda epey yürümüş insanlarla yarenlik etmek, yola çıkmamı kolaylaştırdı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman eğer tekrarlardan ibaretse eğer… Belki bir gün biz de uzak ve pek rağbet görmeyen bir tatil yöresine kaçan mutsuz bir gencin teselli bulduğu neşeli ihtiyarlar oluruz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-1820811088928924044?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/1820811088928924044/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=1820811088928924044&amp;isPopup=true' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1820811088928924044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1820811088928924044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/05/yaz-hatratlar.html' title='Yaz Hatıratları'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3296136968617058640</id><published>2007-05-09T15:30:00.000+03:00</published><updated>2007-05-09T15:34:31.812+03:00</updated><title type='text'>Vampir Rutin</title><content type='html'>Sıradan sayılabilecek bir Çarşamba günü. Belki bir parçacık sıkıcı, dünü kopyala yapıştır yapmışım sanki bir tek üzerimdekiler değişmiş. Bu hissi sevmiyorum işte, bir gün diğerini lütfen taklit etmesin, hislerde değişiklik istiyorum biraz, iki çift değişik laf konuşmak istiyorum birileri ile. Son yazdığım zamandan bu yana alırsam işte böyle böyle oldu gibi bir şeyler anlatacağım ve bakıyorum ki onlar da diğer anlattıklarıma benzeyecek. Eh bir süre sonra kelimeler de birbiriyle anlaşıyor, tanıdık gören takılıyor hemen diğerinin peşine. Ben de istiyorum ki farklı farklı dizilsinler biraz, günler biraz sürprizli olsun, kelimeler de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah evet dostlar, hepimiz çok çalışıyoruz. Nasıl da geçiyor günler değil mi? Of! Sanki hızlı tramvay! Sabah meydandan biniyorsunuz, renkler, insanlar, gürültüler birbirine karışıyor, akşam tünelde iniyorsunuz. Uyku tünelinde. Sabah kalkıyorsunuz, daha meydana yürünecek vs. Günler bir süre sonra tespih gibi çekilmeye başlanıyor, her boncuk bir sonrakinin ikizi, sonra bir hafta sonu, güzel güneşli, sonra yine aynı standart boncuktan devam! Böyle yedi günümüz var ve hayat bu tempoya oturmuş, aynı tümsekte hep aynı yüksekliğe sıçrayıp yoluna devam eden aheste bir şehirlerarası otobüs gibi ilerliyor sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı atölyesinin bitmesine üç hafta kaldı. Yanlış bir zamanlama ile kursa katıldığımdan ( belki de bir bahanedir bu ) kendimden beklediğim verimi alamıyorum. Sanırım şu anda içimdeki çocuğun ne yazmak istediğine karar verememesinden muzdaripiz. Şımartılsın istiyor o, cam kenarındaki bir çiçek gibi öyle güneşe karşı oturtulsun, sonra ağzının içine bakılsın bakalım ne diyecek diye. Kitap okunsun ona istiyor, sonra eline bir kurşun kalem verilsin, bir odaya girsin ona kimse ilişmesin istiyor. Ona istediklerini veremiyorum bu aralar maalesef, onu ofislerde uyutmak zorundayım, öğlen artık çok sıcak olmaya başladığından ve başına güneş geçer diye korktuğumdan yürüyüşe de çıkaramıyorum pek, akşamları da içime bir endişe geliyor, yorgunluk kılığına girip battaniyeyi uzatıveriyor bizimkine, ikimizin de işine geliyor uzanıp yatmak. Bu aralar hikâyeler anlatamayacak kadar meşgul ve heyecanlıyız zira. Dingin ve usul usul zamanlar lazım bize yazabilmek için. Fazla kalp çarpıntısına gelemiyor bizimki, hemen şımarıyor, dikkati dağılıyor, serseme dönüp, sevindirik oluyor. Meyveli komik bir gülümsemesi var, anlatamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de dedim ki ona, madem bu kadar heyecanlısın ve içindeki ördekler fır dönüyor havuzlarında, benden sana tatil. Evet, tatile çıktık biz. Şimdi tatilde yaptıklarımı anlatayım biraz, tramvay yolunun anlatılacak bir yanı yok ne fena!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Üstteki yazıyı yazmaya devam ederken saatler öğlen oldu ve benim karnım zil çaldı. Yemekhaneye gidip geldikten, biraz çalıştıktan sonra devam edeyim dedim ama beceremedim. Masamdaki saçma sapan evraklara baktıkça canım daha bir fena sıkıldı. İçime garip bir kendini kandırma da, otur şu evrakları hallet önce hissi geldi. Ruh hallerimi sabit tutmakta çok zorlandığım günlerde belki de gerçekten biraz mola vermeliyim…-Hâlbuki size tatilden bahsedecektim. Ofis denen bu masa ve bilgisayar hapishanesinden değil- Bazen kendimi cidden sürgünde gibi hissediyorum. Çok duygusal birinin nereye koysan ağlamaklı olacağı ruh halleri işte bunlar… Biraz önce annemi aradım, neler yaptığımı sordu. ‘Ofiste anlatılacak ne gibi bir hikâye olabilir ki’ dedim, vampir hikâyeleri belki… İşte insan annesiyle konuşunca turnusol kâğıdı gibi geçiriveriyor içinde ne varsa yazdığı kâğıda…&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3296136968617058640?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3296136968617058640/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3296136968617058640&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3296136968617058640'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3296136968617058640'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/05/vampir-rutin.html' title='Vampir Rutin'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-7503672769279322164</id><published>2007-05-01T11:50:00.000+03:00</published><updated>2007-05-01T12:05:47.867+03:00</updated><title type='text'>Kelimeler piknikte bugün!</title><content type='html'>Polenezyalardan geçtik, yola çıkınca insanın gidesi geliyor. Arabayla, arabasız, kendini yola bırakasın, yolun seni sürüklediği yere kadar akasın… Akasın geliyor. Bahar zamanlarında insanın içinde yeniden kıpırdanan o küçük oyuncu çocuk halleriyle beraber, sıkılmış ruhu da gerinir, güneş tam tepede içini ısıtıp, kanını sıcak şerbet kıvamında kaynatır ve sonunda internet ortamlarından çıkasın ayağını yere, toprağa basasın gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5059515372180930578" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RjcCbK55ABI/AAAAAAAAAEs/W95Wpdy-6oo/s320/N%C4%B0%C5%9EO+013.jpg" border="0" /&gt;Kendini hay huya kaptırsan da bilgisayardan değil kâğıttan kalemden belki, kaçamıyorsun. Onlar senin içinde bir yerlerde sırasını bekleyen uslu çocuklar, ancak çok beklettiğinde kopan yaygaralarına karşı konulmaz o başka. Ama benim onları ihmal edesim yok ki bu aralar, tam tersine onları bağrıma basasım, tos kafalarını okşayasım, alınlarından öpesim var. Can-ı gönülden seviyorum kelimelerimi, ayrı kalıyoruz bazen. Çok hasretleniyorum işte o zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle uzun zaman (kendimce çok uzun zaman) yazmayınca, soluk soluğa kalacak gibi koşuyor kelimelerim. Açıyorsun avucunu birden neşeli nidalarla patır patır koşuyorlar kâğıdın üzerinde, deli gibi saçılıyorlar ortalığa, topla toplayabilirsen! Ben de bazen toplamak istemiyorum onları, bırakıyorum istedikleri tarafa doğru deli gibi koşsunlar, ne isterse onu yazsın parmaklarım. Ben burada bağdaş kurup otururum, pikniğe getirmiş anneleri gibi bakarım onlara, fazla uzaklaşırlar mı? Varsın uzaklaşsınlar. Varsın uçurtmalardan yükseğe çıksınlar, gidebildikleri kadar ötelere gitsinler. Fezaya çıksın, saçmalasınlar, şımarsın kelimelerim, gönüllerinden nereler geçiyorsa oralara saçılsınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı pıtrak çiçekler, mavi minelerden kalabalıklar, mor mosmor salkımlar… Kafamdan geçen düşünceleri baharda uygun adım olacaksınız illa diye kıta misali nasıl dizeyim? Dizemiyorum işte, saçıyorum ancak. Mayıs geldi kelimeler rahat durmuyor içimde, teslim oluyorum, haydi bakalım benden size beyaz sayfa, beyaz bayrak yerine...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5059514358568648706" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RjcBgK55AAI/AAAAAAAAAEk/KCxajGW05G0/s320/N%C4%B0%C5%9EO+020.jpg" border="0" /&gt;Zamanlar bahara doğru gelirken dünya daha hızlı dönüyor benim evrenimde. Her dakika diğerinin peşine takılıyor, tavşana kaç tazıya tut diyorum. Akşam oluyor, tavşan bir köşede, tazı bir köşede, ben bir köşede serilip kalmışız. Herkes birbirine bakıyor! Tavşana kaç diyorum, arkasını dönüp televizyona bakıyor, tazıya tut diyorum kitaptan kafasını kaldırmıyor. Ben de yatağa girip yorganı taaa boynuma kadar çekiyorum, sabah gösteririm onlara günlerini! Günaydın tavşan, saat yedi otuz. Kaç! Haydi bakalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah gözlerimi açtığımda o gün neler olacaksa olmuş gibi hissediyorum, akşam yatarken o gün olanlar hiç olmamış gibi. Zaman sersemi oldum ben. Ama şikâyetçi değilim, bu zamanların kıvamı böyle, yakında yayık ayranı gibi zamanlarım olacak! Yaz gelince mesela, tembelliğin de kitabını yazacağım size. Bitap düşmüş bir maratoncunun anıları olacak adı, tazı ve tavşanın peşinde geçen yıllar da olabilir bittabi. Tazı, tavşan ve ben imza günleri düzenleriz artık!&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-7503672769279322164?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/7503672769279322164/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=7503672769279322164&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7503672769279322164'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7503672769279322164'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/05/kelimeler-piknikte-bugn.html' title='Kelimeler piknikte bugün!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RjcCbK55ABI/AAAAAAAAAEs/W95Wpdy-6oo/s72-c/N%C4%B0%C5%9EO+013.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-5700919187899467646</id><published>2007-04-26T21:54:00.001+03:00</published><updated>2007-04-26T21:59:47.894+03:00</updated><title type='text'>İncik boncuktan gündelik kolye</title><content type='html'>Bir uyurken, bir de yazarken çıkarırım kolumdaki saati.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah yavaş adımlarla yürümeye başladım işe doğru. Yavaş ve aheste adımlarla açmak istedim uykumu, ben giderim o gider başımdan dağılır gider inşallah diye umdum içimden. Güneşli ama soğuk bir sabahtı, bütün gün tepede yanıp duran güneş nisan ayı derecesine ayarlandığından, geceyle gelen serinliği henüz yenecek kuvveti kendinde bulamamıştı. Genç bir çam ağacının yanından döndüm köşeyi. Dönerken de kafamı kaldırıp dallarını basmış kozalaklarını inceledim. Kozalaklar daha bebekti. Henüz yumuşacıktılar ve parmağınızla dokunduğunuzda toz tarçın gibi dağılıyorlardı rüzgârda. Kozalakların hem renklerinin hem yumuşaklıklarının bu tarçın halleri çok hoşuma gitti. Koca gözlüklerimin arkasından baktım bizim sokaklara, bizim köşelere, bizim meydanlara. Bir apartmanın tam önüne dikilmiş pırnakıl pespembe çiçekli erguvan, arka sokaktaki bir evin parmaklıklarına dolanmış mor salkımlar, okulun giriş kapısının yanında toplaşıvermiş menekşeler. Mayıs kapıda ve güller de goncada, bahçelerin en güzel zamanları geliyor diye geçirdim içimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yavaş adımlarla yürümeye başladım eve doğru. Yavaş ve aheste her adımda yüzüme çarpan rüzgâr dağıtsın istedim sırtımdan ayaklarıma akan yorgunluğu. Elimden, ayağımdan aksın gitsin, akşamın sefasında kaybolsun istedim ofisten bulaşan bütün kafa karışıklıklarım. Bir sokaktan geçerken, burnuma kızarmış lüfer kokusu çarptı. Kızarmış balık değil, lüfer dedim patdadanak. Fırının önünden geçerken mis gibi ekmek koktu sonra. Burnum balık ekmek yaptı kokuları, sokakta kendi kendime güldüm, yürüdüm. Köşeyi dönecekken taze mısırcı amcayla karşılaştık, canım çok fena mısır çekti. Tuzlattırdım bir tane, eve gidene kadar yolu uzattım da uzattım. Koçanı bir tenekeye fırlattım, elimi sildim, peçeteyi arkasından yolladım. Akşam yemeğini geç yedim, zeytinyağlı enginara her zaman yerim var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannem bende kalıyor bu aralar söylemiş miydim? Bir şeyler demeyeli araya zaman girdi bilirim ama çok telaşlarım vardı işte, mutlu telaşlar, çok esintili, pek güzel. Bilahare anlatırım.&lt;br /&gt;Anneannem benim divana yan gelmiş uzanmış. Ona kırtasiyeden aldığım civciv şeklindeki kalemliği uzatınca heyecanlanıp doğruldu. Nasıl güzel ayakları var turuncu turuncu, bunu da Yamyam’a aldım anneanne bak. Ama o ne söylemem, o sürpriz. ‘Sen nasılsın?’ diye sordum, ‘Midemde çatapatlar patlıyor’ dedi. ‘Allah senin iyiliğini versin, yine ne yedin ki baharatlı bir şeyler mi?’ O bir âlem. Annem kendisinin bir fotoğrafını çekmiş, televizyonun yanında. Ama resimde anneannem elini televizyona dayamış sanki arkadaşı gibi ahbapça. Televizyonda o an Metin Uca var, gülümsüyor. Anneannemin bu pozu bilmeden verdiğini düşünenlere muzipçe gülmekle yetiniyorum, basbayağı Metin Uca’yla poz vermiş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam çöküyor, dergi karıştırırken. Evde her şeyin kenarına nakış olmuş bir huzur var, dolaba taşınıyorum usulca. Bir damla pasta kalmamış. ‘Anne’, diyorum. ‘Pasta bitti mi?’ Bitti diyor. ‘Kim yedi?’Diyorum, ‘Kartal Kaan!’ Diyor. İçerden kahkaha efektleri gönderiyorlar iki kadın, ben de buzdolabının önünde iki büklüm olmuş gülüyorum, kapı bipleyip duruyor, sinirden kapayamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamda böyle incik boncuk birikince oturup bir kolye dizeyim diyorum, boncukları parlaktan. Uykudan önce yazacağım da ondan kol saatimi çıkarıyorum kuzucuklarım, bir kat battaniye ( evet hala) ve bir kat bilgisayar üzerinden başlıyorum boncukları dizmeye…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-5700919187899467646?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/5700919187899467646/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=5700919187899467646&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5700919187899467646'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/5700919187899467646'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/04/incik-boncuktan-gndelik-kolye.html' title='İncik boncuktan gündelik kolye'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3691159811343916848</id><published>2007-04-18T09:02:00.000+03:00</published><updated>2007-04-18T09:21:12.055+03:00</updated><title type='text'>Bugün ve her gün muhabbetler sana doğru...!</title><content type='html'>&lt;u&gt;&lt;span style="color:#0000ff;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RiW3nHbtg8I/AAAAAAAAAEM/k717nWN5CLQ/s1600-h/IMG_2882.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5054648039431308226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RiW3nHbtg8I/AAAAAAAAAEM/k717nWN5CLQ/s200/IMG_2882.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;strong&gt;İYİ Kİ DOĞDUN SEFGİLİM .&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3691159811343916848?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3691159811343916848/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3691159811343916848&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3691159811343916848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3691159811343916848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/04/bugn-ve-her-gn-muhabbetler-sana-doru.html' title='Bugün ve her gün muhabbetler sana doğru...!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RiW3nHbtg8I/AAAAAAAAAEM/k717nWN5CLQ/s72-c/IMG_2882.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-545325834340546813</id><published>2007-04-10T18:28:00.000+03:00</published><updated>2007-04-10T18:32:02.407+03:00</updated><title type='text'>Yeşil bir bitkiyim ofis çöllerinde!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rhut43btg7I/AAAAAAAAAEE/gpMXmbBEDLM/s1600-h/asmalÄ±.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5051822599490601906" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rhut43btg7I/AAAAAAAAAEE/gpMXmbBEDLM/s200/asmal%C4%B1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sıcaktan bayılmak üzereyim ve karnım zil çalıyor. Devamlı su içmeye çalışıyorum, bahar yorgunluğunun üzerine su serpmek iyi gelir diyorlar. Su serptikçe bünye kendine gelir mi acaba? Bilmiyorum. Canım şöyle kocaman bir bardak, şemsiyeli, renkli bir meşrubat istiyor, sahilde bir bar sandalyesinde oturayım ve mümkünse etraftan dımçıkı çık çık ritminde bir şeyler çalsın. Hayallere dalıyorum zira dalacak başka deniz bırakmadılar, ofis çöllerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimdeki deli tüketici kadınceğiz uyandı bu arada baharla. Hayır, bu kadın neden kışın hiç uyanmıyor da bahar gelince cin gibi olup, gidip gelip her vitrinin camına yapışıyor anlamıyorum. Allahtan bu senenin modası bana göre değil de her gördüğünü istemiyor. Ama ayakkabı ve çanta gördüğü an işler sarpa sarıyor. Hepsini alsın istiyor o bale pabuçlarının, hepsini alsın, her rengini, kırmızısını, lamesini, morunu ve dahi pembesini! Zor zapt ediyorum, çok zor… Sezon fiyatına ayakkabı mı alınır? Delirmiş bu kadın, deli tüketici kadın, olanları giysene, aç gözlü ayakkabı budalası! Sezon sonu alırsın bir tane ve hayır kaç tane taksit yaptıkları ile ilgilenmiyorum! Ve sensin yalancı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün yazlıkları çıkarmaya karar verdim, aslında bu zorlu operasyon için çok bitap düşmüş bir haldeyim… Çok işim var hem. Çok işim var ve o yazlık işine girersem hiç çıkamayabilirim. Ama alışveriş yapmama engel olmalıyım, olan ayakkabılara bakıp, bu da var işte, e bu da var demeliyim ve onları o kadının kafasına çarpmalıyım. Yüzsüz, kırmızı ayakkabın olmasa ne olur sanki? Şımarıksın, bunca işin arasında sürekli ayakkabı hayal ediyorsun. Aynı zamanda da delisin. Kaçık bir kadınsın sen kesinlikle ve seni dinlemeyeceğim. Tüketim bir çılgınlıktır. Bu oyuna gelmeyeceğim canımın içi, al işte bu ayakkabıları giyersin ne güzel. Hayır, bunların burnu sivriyse ne olmuş? Of sen hangi çekmecede yaşıyorum demiştin? Fırlamayın efendim bir daha ve bir çift ayakkabı meselesi değil bu işte, almayacağım! Sinsi sinsi güldüğünle kalırsın işte öyle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buralar çok sıcak, inanamazsınız felaket. İstanbul’un tropik iklim kuşağını yaşayan bir ofisin köşesindeki yeşil kıyafetli bitki de benim. Devamlı su içiyorum, ona rağmen açım kırk beş dereceyi anca buluyor. Günlerden Salı. Çok avareyim. Yazım bile avare işte, ayakkabılardan falan bahsediyorum. İstiyor işte insan, mühim bir şey düşünmeden öyle deli tüketici teyzenin koluna girip, ayakkabıların birini giyip birini çıkarsın, gölgede naneli limonatalar içsin, magazin eklerini falan karıştırsın. Canı tembellik de çekiyor insanın, ev çekiyor, bahçe çekiyor, boğazda çay içmek çekiyor, okulu kırmak gibi her gün işi kırsam? İşe diye çıksam evden bütün gün deli teyzeyle beraber, İstanbul kazan biz kepçe gezsek. Adalar vapuruna binsek, elimiz kolumuz dolmuş eve dönsek ve bas bas bağırsak öyle güzel şeyler aldık ki! Tuhafiyeci açıp her gün sinek avlamak vardı, yedi aylık çocuk için badi var mı diye soran kadınceğizlerin kırk yılda bir uğradığı bir yer mesela. Plastik yelpazeler sallamak vardı balkonda, geçen çocuklara bakkaldan gazoz alsın diye bağırmak. İçim yandı burada ve bakkala telefon açsam tek gazoz için hayatta göndermez kimseyi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-545325834340546813?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/545325834340546813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=545325834340546813&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/545325834340546813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/545325834340546813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/04/yeil-bir-bitkiyim-ofis-llerinde.html' title='Yeşil bir bitkiyim ofis çöllerinde!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rhut43btg7I/AAAAAAAAAEE/gpMXmbBEDLM/s72-c/asmal%C4%B1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-7954552247534596045</id><published>2007-04-05T12:09:00.000+03:00</published><updated>2007-04-05T12:13:38.794+03:00</updated><title type='text'>Sevgili Günlük,</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RhS9iPoA_oI/AAAAAAAAAD8/HXhfUxboy20/s1600-h/IMG_0716.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5049869478196739714" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RhS9iPoA_oI/AAAAAAAAAD8/HXhfUxboy20/s200/IMG_0716.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yağmurlu bir gün… İnce, mavi hırkamın kollarını kıvırıp, saçlarımı tepede koca bir topuz yapıyorum. Günlerden Perşembe…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok güzel minik çiçeklerle bezeli bir yatak örtüsü aldım dün kendime. Dün bu örtüyü almak için en uygun gündü zaten. Ah bilseniz ne sıcaktı buralar, güneş tam tepedeydi ve sıcacıktı sokaklar, kaldırımlar. Üzerinde pembe mineler olan bu yatak örtüsünü ve kurdeleli yastıklarını görünce kapıverdim, hem ucuzcaydı. Sonra o kocaman paketi, o sıcakta sürükleyerek eve kadar taşıdım kan ter içinde. Ama olsundu, hava sıcaktı ve örtünün yatıştıran kır çiçekleri vardı. Kahkaha attım her bir yana, saçtım kahkahaları, ortalığı kahkahaya buladım. Sinsice de yapmadım bunu açıktan açığa neşelenilsin, neşede cömert olunsun bir gülen bir daha gülsün, bol kepçeden har vurup harman savuralım güneşe karşı kahkahaları dedim. Pek de iyi oldu, elde vardı kullandım. Yine olsa yine yaparım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra işler ters gitti. İşler hep düz gitmiyor, rotası düz giderken birden sapmaya, ya da nedensizce aksi yöne kıvrılmaya meyilli. Bunu bilen ve idrak edenler için işlerin bu tabiatı daha tahammül edilebilir, dirayeti bir eldiven gibi giyenler için bu gibi durumlar daha bir az canavar. Zira onlar buz mavi gözleriyle ters giden işlere bakarlar ve kirpik kıpırdatmadan hepsinin efendi gibi yoluna girmesini beklerler, baktılar girmiyor net ve kararlı bir sesle ‘yola girin bre gafiller’ şeklinde direktif verirler. Kaypak işler böylelerine çattı mı, çıta bacaklı, sümüklü veletler gibi hizaya girerler. Bu gibi insanlar da halk arasında karizmatik bulunur. Zira biz duygusal bir milletiz. Ben mesela durup dururken asabileşme gibi bir kabiliyetle donanımlıyım ki kendisini seneler için törpüleyip, zımparalayıp, katlayıp, bir çekmeceye sıkıştırmışım. Ama bu hunhar şey çekmecede durduğu gibi durmaz, cüce bir asidir o. Boyuna bakmadan tepinebilir ve o çekmece tepindikçe ben dişlerimi sıkar dururum. Ya da mesela kuşyemi kadar zam aldığımı duyduğum zaman pencereden bakıp ‘bu durum bana ne öğretmeye çalışıyor acaba’ diye düşünmek yerine yüksek sesle söylenmeyi daha yürek ferahlatıcı bulabilirim. Olur bunlar ve olduğu ve olabilirliği zaten işlerin rotası tezinde detaylı bir şekilde açıklanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşamba güneşliydi, Perşembe fena yağıyor yağmur. Patır patır camlara vuruyor, sanki kafa tutuyor, ayartmaya çalışıyor. Uymuyorum. Omuz silkip, beyaz sayfalara bakıyorum. Öyle, böyle ve de diğer şekilde kızıp, küsüp, sevinip, sırıtıp, dönüp, dolaşıp beyaz sayfalara bakıyorum. Onların beyazı benim içimdeki karayı alıyor, içimdeki kara onların beyazında eğrilip bükülüp bir kelime, üç kelime, bir sayfa, bir yazı oluyor. Aman diyorum, aman yağmur da yağsın, güneş de olsun, sokaklar bir ıslansın bir kurusun. Beyaz sayfa açıldıkça, yazmak farz olur nasılsa…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-7954552247534596045?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/7954552247534596045/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=7954552247534596045&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7954552247534596045'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/7954552247534596045'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/04/sevgili-gnlk.html' title='Sevgili Günlük,'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RhS9iPoA_oI/AAAAAAAAAD8/HXhfUxboy20/s72-c/IMG_0716.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-1098718918771634603</id><published>2007-03-30T11:35:00.000+03:00</published><updated>2007-03-30T12:09:17.676+03:00</updated><title type='text'>Margot'nun niyetçi tavşanı</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RgzOVAhsl3I/AAAAAAAAAD0/e4olxU5nV_U/s1600-h/skd187613sdc.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5047636142689392498" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RgzOVAhsl3I/AAAAAAAAAD0/e4olxU5nV_U/s200/skd187613sdc.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bugünün karanlık ve sıkıntılı bir gün olacağını düşünmüştüm. Sabah yürürken kulaklarımı ısıran soğuktan mı, bir türlü şekle girmeyen ve Mart çalısı(!) gibi görünen saçlarımdan mı, yoksa bu aralar hasta olmakla olmamak arasında gidip geldiğimden mi huysuzlanıyorum bilemedim. Ama yine de bu huysuzluk biraz konuşup, bir iki fincan çay içip uykumu açtıktan sonra dağılıverdi. Sanırım o kadar da karanlık olmayacak bugün, laf aramızda hava yine felaket ama ben ona gidici gözüyle baktığımdan kendisiyle fazla yüz göz olmuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar bana bir hafiflik hissi yolluyor kendi gelmeden önce. Bir tülden ruh hali, ne kadar ince ve hafif görünse de, olan biten, giden ve üşüten marta dayanmam için bir şeffaf zırh oluyor bu his sırtıma. Pencereden bakınca duvar dibince uzanan ortancaların yeşil filizlerini görüyorum, sonra yürürken ayaklarımın dibinde bitiveren mor mineler, ofisin yangın merdivenine koyduğumuz kutuda ekmek kırıntılarına yumulan serçeler, öğlen yemeğinde enginar bulabilmek, vitrinlerde baharlık kıyafetler, uçuşan etekler, çingene kovalarında frezyalar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhuma gelip konan bu hafiflik kelebeğine gözlerimi şaşı yapıp bakıyorum. Komiklik fiyongu gibi burnumun ucunda duruyor bu his! Potinleri birbirine çarpmak, Mart’a nanik yapmak, üzerime yolladığı bütün o soğuk, ısırgan, buyurgan ve git saklan hislerini elimin tersiyle amaaaan diyerek kovalamak istiyorum. Haydi bakalım, elinden geleni ardına koymayasın, es, yağdır, çırpın ve debelen! Bahar gelecek diyorum sana, bahar gelecek ve ılık yağmurlar, temiz esintiler, kedi yavrusu tüyü sıcaklığında ışıltılar getirecek. Yürümek için sebebimiz olacak, bahanesini cebimize sıkıştıracak bahar ve biz harçlık almış çocuklar gibi gayretlenip, hevesle yürüyüşlere çıkacağız. Biraz sarhoş gibi olacağız belki, tatlı baş dönmeleriyle beraber manasız ve sersem sepelek gülüşmeler yapışıverecek suratımıza. 'Aşık mısın nesin?' laflarına kıkırdayarak karşılık verin böyle durumlarda, hem belli mi olur? Oluverirsiniz belki bu bahar. Belki bu bahar o dört yapraklı yonca halleri size kısmet oluverir? Kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demli çaylarla dolu, hırka omuzlarda, kafayı geriye atarak şen kahkahalarla süren bir muhabbet başlangıcı gibi gelecek bahar. Bakın görün. Önce neye uğradığınızı şaşıracaksınız, üzerinizden bir yük kalkmış gibi olacak. Küfeyi indirmiş, tabureye çökmüş, bezelyeleri ayıklarken birden ayaklarınıza bir kedi dolanmış, bir sabah kalkmış aynaya bakmış ve ‘aman da suratıma renk gelmiş bugün’ der gibi olacaksınız. Bakın görün, Margot dediydi dersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda geçen kelimelerden merserize bir hırka örmek istiyorum hepinize. Akşamları sırtınıza alır bir kitap okursunuz belki, okurken radyoyu açarsınız. Çat kapı çok sevgili birileri geliverir, sırtınızda hırka kucaklaşıverirsiniz. Güzel sürprizler olsun bu bahar hepinize. Anneannemin ekmek makinesini çözmeye çalışırken, ‘Minik bir bilgisayarı var bunun!’ deyip heyecanlanması gibi size has, alemsin dedirten sevinçleriniz olsun. İyi niyetlerimi buketliyorum size, bahar gelmeden niyetleri aklınıza düşüversin diye…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-1098718918771634603?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/1098718918771634603/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=1098718918771634603&amp;isPopup=true' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1098718918771634603'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1098718918771634603'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/03/margotnun-niyeti-tavan.html' title='Margot&apos;nun niyetçi tavşanı'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RgzOVAhsl3I/AAAAAAAAAD0/e4olxU5nV_U/s72-c/skd187613sdc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-1122285289181207732</id><published>2007-03-27T23:14:00.000+03:00</published><updated>2007-03-27T23:27:48.504+03:00</updated><title type='text'>CAMEKÂN</title><content type='html'>Bir bacağımı kıvırmış, dizime denk gelen minik düzlüğe de çenemi yerleştirmiş ekrana bakıyorum. Mart’ın son günleri… Yine yağıp, esiyor mübarek. Sahneden çekilmeden finalde illa patlatacak bombayı, patlatacak ki akıllarda kalsın, Mart desinler yine yaptı yapacağını. Maksat şanı yürüsün Mart’ın, küresel ısınmaya kafa tutan eski, yıkık, yorgun ama son dakikaya kadar nakavt olmaya niyeti olmayan bir boksör gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz canım sıkkın şu dakikalarda. Bir şeylere kapılıp gitmişim ama arada olup bitenleri pek anlamamışım gibi kendimce bozulmuşum. Bir hallere girmişim meğer çok zamandır ama ben farkında değilmişim. Ya da öyle bir şey işte canım… Her şeyi bilmiyorum ben, bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5046702644783654114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rgl9UR1apOI/AAAAAAAAADg/alEb11d_6j0/s320/BLOGGER+BEYOGLU+059.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Canım çok kitap çekiyor bu aralar, bir de çok yazı. Ama yazı yazmaktan biraz korkuyorum. Neden bilmiyorum şu beyaz sayfayı açıp da iki satır yazana kadar… Bazen ödüm patlıyor. Yazmadan önce yazmamak için bahaneler buluyorum, çoğu zaman çok meşgulüm ya da çok yorgun. Kafam almıyor iki satırı yan yana dizmeyi. Beynim bulanmış benim, yazsam kim bilir neler saçmalayacağım. Yazamayıp da debelenmekten, becerememekten ve o beceriksizlikle yüz yüze gelmekten korkuyorum. Köşe bucak kaçıyorum ondan, aklımda yazacağım şey belirene kadar kaçıyorum. Bazen belirdiği zamanlar bile… Aşkla nefret, korkuyla tutku, hırsla çaresizlik arasında çiziliyor çizgiler, içimde bir baştan bir başa çiziliyorlar damar damar. Huzursuzluk, tedirginlik dertop oluyor içimde bir mideme bir kalbime, bir parmağıma gelip dayanıyor. Yazamıyorum çok zamandır ve tedirginim. Tedirginlik içimde bir kapıya dayanan sınav huzursuzluğu, bir senelerdir hazırlanıp seçmelerde lafını unutma, bir ilk buluşma ya da bir iş görüşmesi ya da daha beteri- evet kesinlikle bunlardan daha beteri- ya yazamazsam duygusu. Ya beyaz sayfayı açar da karalayıp, karalayıp atarsam, ya sabahı edersem kıvrım kıvrım olursa parmaklarım ya klavyeye dolanıp kalırlarsa ve ben… ben… ne yaparım işte o zaman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o zaman…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlarda kimseyle konuşmadan bir süre sessizce oturuyorum. Tıpkı demin yaptığım gibi. Benden uzaklaşmış o şeyin dönüp gelmesini bekliyorum. Beklerken bazen şimdi olduğu gibi yazı yazıyorum, tespih çeker gibi. Parmağımdan çıkan ses dışında odada ses olmamalı. Ne yazdığım, neden yazdığım ve ne kadar uzun olacağını kimse bilmemeli. Zaten bir süre sonra ben bile bilmem ne yazacağımı. Ne yazdığımı, ne yazıyor olduğumu görür bazen şaşırırım ve devam ederim gülümseyerek. Bir süre sonra düşünmeden bir şeyler yapmak ve yaptığının içinde eriyip yok olmak istiyor insan. Hepimiz istiyoruz bunu, belki bazılarımız bunu yapana kadar istediğini bile bilmiyor. Ama birden kendini kaptırdığın şeyi bulduğunda ve zamanın sana dokunmadan geçtiğini anladığında- ki bu çok önemlidir, zamanın sana dokunmadan geçmesi- hissetmezsin narkoz anı gibidir o bahsettiğim durumlar. Hep onu ararsın, tekrar onu, mütemadiyen onu. Bazen kendinde o kuvveti bulamadığında, bir şeyler seni savurmuş ve sen bir yerlere uçmuş gitmişsen ödün patlar işte. Kayboldun sanırsın. Bir daha yolu asla bulamayacaksın. Bir daha hiç akmayacak parmaklarından kelimeler ve sen bir daha o duyguyu pek zor yakalayacaksın. Sanırsın. Ama yeterince sabırlı oturup beklersen o duygu sana geri gelir. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5046702150862415058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rgl83h1apNI/AAAAAAAAADY/dFwc29cF0eQ/s320/GALATA+053.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Yazı aslında benim gerçekle aramdaki kalın camdır. Camekândır. Yazının arkasından görürüm ben dünyayı, dünyayla aramda bir gerçek yalıtımı vardır. O yalıtım ile dayanabiliyorum bazen kendime ve hakikate. Ya da yazdığım zaman gerçek oluyor bazı şeyler, hem çağırdığında gelenden başkası zaten yalandır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikatlerin hepsi yağmur damlaları gibi çarpar olur bir süre sonra yazıya. Ama çarptıkları anda dağılırlar, dönüşürler, mürekkep lekelerinden ibaret sanırsınız siz onları aslında onlar da bir zamanlar hakikattiler. Ama şimdi ne güzel bir söylenişleri var değil mi, sanki bir şalla havası değişen kadınlar gibiler. Yoksa ne olacaktı be kuzum? Sabah hepimiz kalkıyoruz, iyi kötü hepimizin kapılandığı bir yer var, akşam hepimizin sırtı ürperiyor, herkesin ateşe koyduğu bir demlik var. Yağmurun kardan farkı damlalarının hepsi aynı, yalnız bana çarpanlar ayrı dağılır, sana çarpanlar ayrı… Benimkiler işte bazen suya değer gibi halka halka açılırlar. Açılır açılır hakikatten uzaklaşan ama kopmayan yuvarlaklar olurlar. Yağmur yağar gibi o ritimle klavyeye vurmasına bayılırım parmaklarımın. Herkesi yatıştıran bir yağmur vardır elbet, bu akşam benimkisi sağanak. Bazı geceler dolu oluyor bazı sabahlar şöyle bir yağıp geçen ahmakıslatan… Ama bildiğim bir yağmur duası yok, bildiğim sadece oturup beklemek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece artık iyiden iyiye ilerledi. Dizime dayadığım çenem uyuştu, belim bükük yoruldum biraz. Yarın sabah gün ışıyınca, camekândan yansıyıp kırılanları toplamak için pencere kenarında oturup duracağım yine. Şehrin bir ucundan bir ucuna geçerken elime, koluma, yüzüme değenleri biriktireceğim, kendimce bir rutinim var ya onu süsleyeceğim biraz, omzuna bir şal belki, yakasına bir çiçek...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-1122285289181207732?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/1122285289181207732/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=1122285289181207732&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1122285289181207732'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1122285289181207732'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/03/camekn.html' title='CAMEKÂN'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rgl9UR1apOI/AAAAAAAAADg/alEb11d_6j0/s72-c/BLOGGER+BEYOGLU+059.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2761944295773444217</id><published>2007-03-26T11:08:00.000+03:00</published><updated>2007-03-26T11:32:27.672+03:00</updated><title type='text'>Margot'nun sabah sayıklamalarından ayıkladıkları...</title><content type='html'>Saatleri kim ileri aldı? O kimse lütfen gelip kafamdaki şişliğe buz koysun, kaleye mum diksin, çay demlesin ve buna alışacağımı söyleyip beni pışpışlasın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah arabayı park edip garajdan yokuş yukarı tırmanmaya başladım. Bir yandan da yokuş sıra camlardan tayt altına topuklu bot nasıl durmuş diye kafamı eğmiş bacaklarıma bakıyorum. Arkadan bir araba sesi geldi ve ben de gayri ihtiyari dönüp baktım, kafamı tekrar öne çevirmemle bam! Diye çarpmam bir oldu o ne olduğunu anlayamadığım çıkıntıya! Kafamda yaramaz ve cevval bir hızla çıkan şişlikle beraber ofise girdim ve herkese şişliği gösterip, ben bu sabah uyanamadım benimle mümkünse üç çaya kadar konuşmayın dedim. Hepsi bana zavallı komik çocuk der gibi baktı ve acıyarak güldü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda ikinci çaydayım, kafamdaki bıldırcın yumurtasına buz koydular ve beni kendi halime bıraktılar. Hava fevkalade güzel bugün, güneş tam formunda, akşam çıkarken muhtemelen hava hala aydınlık olacak ve biz şehir insanları, ‘amma iyi oldu bu saat işini düşünmemiz canım’ diye kendimizi kandıracağız tatlı tatlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafta sonundan, hafta sonu Chukie’nin jest yapıp bizi &lt;a href="http://www.kentoyunculari.net/index.php?option=com_content&amp;task=view&amp;amp;id=50&amp;amp;Itemid=3"&gt;Anna Karenina’yı &lt;/a&gt;seyretmeye Kenterler’e götürmesinden falan bahsetmeyeceğim. Yeterince hafta sonu yazısı yazdım ve geçen haftam sekiz yüz sayfalık bu tuğlayı her boş vaktimde okuyarak geçti. Bunların üzerine oyunu da seyredince artık bana fenalıklar geldi sanırım. Oyunla ilgili bir tek Anna’yı oynayan kızceğizdeki karizma yoksunluğunun göze battığını söyleyip geçeyim. Zira tutkulu, dürüst ve meydan okuyan bir kadın Anna, genç bir kadın ama genç kız değil. Biz de oturup e o zaman kim oynasaydı Anna’yı dedik. Aklımızdan bir sürü isim geçti de bir türlü budur diyemedik. Aklımıza Anna yaşlarında o denli karizmatik bir oyuncu gelmedi ki bu da bir eksikliktir. Hep bir Hatırla Sevgili’deki, aman da çok sevimli hanım kız tipi oyuncular var etrafta. Şöyle bir eteğini savurup adamları sapır sapır dökecek o yaşlarda bir hanım kız var mıdır? Biz mi bulamadık acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mart’ın son haftasına geldik. Geçen sene bu zamanlarda Mart’la hırlaşıp duruyor, kendisine &lt;a href="http://margotto.blogspot.com/2006/03/ekil-aradan-mart_13.html"&gt;Mart, çekil aradan&lt;/a&gt;! Diye bağırıyordum. Ama hey hat, artık ne onun sertliğinin ne benim inatçı, arıza hallerimin hükmü kalmadı. İki çetin ceviz gün çıkardı cebinden ve bu hafta da artık giderayak bir numara yapmazsa çok üşümeden bitirdik demektir bu ayı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü çaya geldim artık ben, kafamdaki şişlik de inmiş öyle diyorlar. Güneşli pazartesiyi seyrediyorum camdan. Esenliyorum. Kafamdaki çekmece sakinleri, sabah sanki bir tangırtı kopmuş da yataktan fırlamış gibiydiler. Üçüncü çaydan sonra onlar da sakinleşti, çoğu yataklarına geri döndü ve yastıklarına sarıldılar. Gün içinde yürüyüş yapıyor, denize bakıyorlar. Bazı komşular samimi oldu, birbirlerine kahveye gidiyor kafamda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama içlerinden bir tanesi çok âşık... Haliç’i seyrediyor mütemadiyen, gözünü bile kırpmadan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2761944295773444217?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2761944295773444217/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2761944295773444217&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2761944295773444217'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2761944295773444217'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/03/margotnun-sabah-sayklamalarndan.html' title='Margot&apos;nun sabah sayıklamalarından ayıkladıkları...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3966554261877936901</id><published>2007-03-20T16:09:00.000+02:00</published><updated>2007-03-20T16:27:14.388+02:00</updated><title type='text'>Baylar Bayanlar Kaydıraktan Kayanlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rf_tINV4pcI/AAAAAAAAADI/FOpwElpp_rE/s1600-h/baÅkalar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5044010832954435010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rf_tINV4pcI/AAAAAAAAADI/FOpwElpp_rE/s320/ba%C5%9Fkalar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kaydıraktan kayar gibi geçiyorum zamanın içinden. Sabah gün ışırken açıyorum gözlerimi, kaydırağın tam tepesindeyim. Uykulu uykulu bırakıyorum kendimi güne. Akşam oluyor bir çırpıda, kendimi karanlık kumlar içinde buluyorum. Uyuyorum. Sabah olduğunda yine kaydırağın tepesindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok soğuk iki Mart gününden sonra havalar insafa geldi İstanbul’da. İlk çok soğuk günde &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0405094/"&gt;Başkalarının Hayatı &lt;/a&gt;isimli neşriyata gittik. Beyoğlu CineMajestic’te. Pazartesi, Çarşamba halk günüdür, biletler 7 lira dediler. Hoşumuza gitti bu iş. Yabancı film Oscar’ını alan bu güzelim film insanı hüzünlendiriyor. Beni de hüzünlendirdi çok. ( Kim bilir belki de kendi hayatımın Doğu Alman kanadını hatırlatmıştır bana ). Filmde bir oyun yazarını ve sevgilisi tiyatrocu kadını dinlemekle görevli bir ajanın, onları kendince sevmesinin, bir noktadan itibaren korumak kollamak istemesinin hikâyesi anlatılıyor. Ajanımız -Kevin Spacey benzetmesinden kurtulması maalesef mümkün gözükmeyen adamceğiz- bir noktadan sonra izlediği insancıkların hayatlarına dokunmaya, bir nevi Truman Show’culuk oynamaya başlıyor. (Manalar arasında tahtadan köprüler kurar, üstlerinden yalınayak başıkabak koşarım) En nihayetinde herkes değişebilir (mi?), görev adamcıkları bile insandır ve onlar da değişir, insanoğlu ne gariptir. Hayat değişirken kimse aynı kalmaz, hayatları değişen insanlar başka insanlar (mı) olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rf_sCNV4paI/AAAAAAAAAC4/kfxXWIbrY_U/s1600-h/23.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5044009630363592098" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rf_sCNV4paI/AAAAAAAAAC4/kfxXWIbrY_U/s320/23.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bu filmde bir an için Jim Carrey yanılsaması yaşadıktan sonra asıl Carrey filmine- &lt;a href="http://www.imdb.com/title/tt0481369/"&gt;23 numaraya&lt;/a&gt;- bir bakalım dedik. Bakmaz olaydık, görmez olaydık. Filmden sonra kendimi annesi yerine koyup , “Evladım ne yaptın sen?” diye Jim’i bir güzel azarlamak geldi içimden. “ O nasıl bir senaryo çocuğum? Onu insan alır da oynar mı evladım? 23 numarasının kabak tadını geçip illallah dedirtmesi de neyin nesi? Hem sana yakışıyor mu evladım boyamışsın yüzünü gözünü, maymun etmişsin kendini ele güne ha evladım? Âlemin çocukları Oscar peşinde sen hala bu filmlerde oyna evladım, aferin çocuğum!” Birinin bunları Jim’e söylemesi lazım, kandırmışlar çocuğu vallahi, yazık günah! Film başladığı dakikada bir köpek kovalayan belediye görevlisi olarak, sokaktan geçen bir hanımannenin kanişine ters ters bakmalar, kedi sesleri çıkarmalar da neyin nesi? Ace Ventura’yı at kafandan Jim! Sen o mimikleri yaptığın anda ne gerilim kalıyor ne bir şey. Bence ya komik adam ol, yok illa normal normal oynayacaksan da komik olmayı unut. Ne olur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki film birden tadında yazımızı da bitirdikten sonra birazdan suların taksim edildiği semte doğru yola çıkacağım. Soğuk havalardan sonra bugün şehirde hava güneşli ve ışıldaklı… İnsanın içinden kedi yavrusu gibi keratalıklar yapmak, sevdirik olmak geliyor. Bugün ben de ağırdan alacağım biraz, kursa geç kalmayı baştan kabulleneceğim. Her şeyin düpedüz farkında olsam da müstehzi müstehzi güleceğim. Çaktırmadan bu kâğıdı katlayıp, bir romanın arasına koyacağım, romanı da çantama. Çantamı koluma takıp, yoluma gideceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş geldin hafta sonu, kaydırağın tepesinden amma da uzun görünüyorsun!&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;10.03.2007 &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3966554261877936901?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3966554261877936901/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3966554261877936901&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3966554261877936901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3966554261877936901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/03/baylar-bayanlar-kaydraktan-kayanlar.html' title='Baylar Bayanlar Kaydıraktan Kayanlar'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/Rf_tINV4pcI/AAAAAAAAADI/FOpwElpp_rE/s72-c/ba%C5%9Fkalar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4916401506061950201</id><published>2007-03-12T21:09:00.000+02:00</published><updated>2007-03-12T21:24:31.649+02:00</updated><title type='text'>Haftanın sonu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RfWmhEKPf8I/AAAAAAAAACo/VLzE2CUA_z4/s1600-h/KAPADOKYA+&amp;+SANDRA+3+045.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041118444893732802" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RfWmhEKPf8I/AAAAAAAAACo/VLzE2CUA_z4/s320/KAPADOKYA+%26+SANDRA+3+045.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda masamdaki Yamyam’la fotoğrafımızın çerçevesinin camından arkadaki iki minareli caminin görüntüsü yansıyor. Ben sabah kahvaltısında simit peynir yiyorum ve çay içiyorum. Bir yandan Çinli iş arkadaşlarıma laf anlatmaya çalışıyorum bilgisayarın camında yanıp sönen pencerelerden. Ne kadar da Babil hisler içindeyim acaba yazdıklarım da Oscar’a aday olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftanın sonu bir nakarat gibi diyen Pinhani isimli arkadaşlar doğru diyormuş. Benim nakaratım da belli zaten Cumartesi yarım gün çalış, yarım gün kursa git, biricik geç kalkma şansını da Pazar sabahı kullan. (Bir yandan yanıp sönen Çinli arkadaşım neden iki dakika susmuyorsun, akşam olmadı mı hala oralarda?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar sabahı Kanlıca’ya gittik. Kanlıca deyince akla gelen sahildeki yoğurt yenen yerin kapalısına geçip denize nazır camekânın yanına kurulduk. Bana kalorifer yanı düştü, ılık radyatöre elimi uzatım. Hava soğuk ve sıkıntılı bir pus, kahvenin içi de sigara dumanı içindeydi. Üç ayrı gazete okumaya başladık ve okudukça değiştirdik. Menemenler tuzsuz, gazeteler tatsızdı, saat bire doğru afyonumuzun patlamasıyla muhabbete girebildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat cilveler içinde ilerlerken senin yapacağın cilveler kifayetsiz kalıyor bazen. Bakacağın kahve falları, dalıp gideceğin deniz, çözdüğün bulmacalar, garsona el sallamaların, soğuk Boğaz sularında dalıp çıkan karabatak, geçen kocaman tanker, soğuk taş merdivenlerden girilen beyaz steril müzeler, soğuk taş merdivenlerden girilen loş sıcak fuayeler. Bereli ve atkılı insanlar, Pazar günü kepenkleri kapalı esnaf, battaniyesine gömülmüş Harika Pazar seyreden ama o kadar da harika bir Pazar geçirmeyen kalabalıklar. Hayatın cilveleri yanında seninkiler sadece&lt;br /&gt;gülünç kontra ataklar. Ondan birbirimize sarılıp üçerli beşerli ilerliyoruz. Hep ondan. Mart ayları en sarılmalık aylar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041119080548892626" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RfWnGEKPf9I/AAAAAAAAACw/tQ3Vevd_o9o/s320/KAPADOKYA+%26+SANDRA+3+050.jpg" border="0" /&gt;Arabayla ilerlerken Kuleli’nin önünde balık tutanlar… Deniz kıpırtılı ve huysuz, inadına misinaları birbirine doluyor. ‘Dağıtırım buraları’ der gibi deniz, kimse tınmıyor, yosun çekmeye, dolanan misinaları çözmeye devam. Bugün balık havası değil. Alışveriş merkezleri kalabalıktır şimdi. Avuç avuç insan taşır aşağı yukarı yürüyen merdivenler. Oturacak yer bulmak için ayakta dikilir, aval aval bakınırsın, için bunalır bir yandan. Hangi nakaratı söylesen az çok bellidir hafta sonunun sözleri… Alışveriş merkezlerinde ‘şunlar kalkıyor galiba’ dersin, kahvaltıda ‘demlik söyleyelim’, evde ‘ beyazları yıkıyorum senin kirlin var mı?’ …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve dönünce bir saat uyudum sarı battaniyeye sarılıp. Hava buz gibiydi ve bahçedeki otlar üşüyordu rüzgârdan. Anneannemin telefonuyla uyandım, hoş beş, şekerli sohbet, akşam olmuş. Bahara akıyor şimdi zaman, bir şeylerin tekrar yeşerdiği, tohum tomurcuk zamana. Ve hayat bu aralar hep cilveli…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Petit poisson: Pazartesi sabahı sendromundan alınmış dizeler dinlediniz, şimdi gündelik hayat…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4916401506061950201?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4916401506061950201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4916401506061950201&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4916401506061950201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4916401506061950201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/03/haftann-sonu.html' title='Haftanın sonu'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RfWmhEKPf8I/AAAAAAAAACo/VLzE2CUA_z4/s72-c/KAPADOKYA+%26+SANDRA+3+045.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-3100614697768876129</id><published>2007-03-07T23:16:00.000+02:00</published><updated>2007-03-07T23:25:55.307+02:00</updated><title type='text'>Margot ve acımasız bale hocası Anna Hanım...</title><content type='html'>Anna ile yetinmeyip Karenina’sını da okumak zorunda olduğum zamanlardayım. Yoo yooo yooo, bu kitabı okumaktan sıkıldığım falan yok, sadece kitabı okuyacak zaman bulamıyorum. Okunacak dendiyse okunacaktır ve değerli kankam Chukie’nin dediği gibi ben günde yüz sayfa okuyamıyorsam bırakayım zaten bu işleri. ( Hangi işleri? Hevesleri de bari ukala! ) Güzel bir tuğla ebadındaki kitabı ofisten eve, evden ofise, oradan dolmuşa, dolmuştan Taksim’e, oradan eve falan sürüklüyorum. Ama en fazla birkaç sayfa okuyabiliyorum ve bir arpa boyu yol hissiyle kapıyorum her seferinde tuğlamı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda yatağın bir ucunda, sarı battaniyeye yorgun ve bitap düşmüş bir Tibet rahibi gibi sarınmış, bağdaş kurmuş bu satırları yazıyorum. Son zamanlarda yazamayışımın nedeni saf yorgunluktu. Evet, saf, el değmemiş, yirmi dört ayar bir yorgunluk çökmüştü üzerime ve iki gündür kendiliğinden çekip gitmesini beklemekte yani bir diğer deyişle yan gelip yatmaktaydım. Bu akşam işte bir atraksiyon yapıp bağdaş kurmaya karar verdim, yoksa iki gecedir eve geliyorum, yatıyorum ve uyuyorum. Karmaşık olmayan, düzayak bir hayat tarzı bu ama gel gelelim öyle otur yazı yaz falan pek kaldırmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse işte fiziksel yorgunluğumun morarttığı gözüm daha ancak açılır gibi olmuşken bunları yazıyorum daha doğrusu sayıklıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda tempo tempo!!! Diye bağıran adi bir Rus bale hocasıyla çalışıyor gibiyim. Ben kan ter içinde, acemi ve sarsakça koşuştururken o disiplin abidesi ellerini şaklatıp tempo Margot, olmuyor diye tizleniyor, dikleşiyor. Ve ben en nihayetinde rapor alıp akşamları kaytarmaya, tek gözüm açık televizyona bakıp, sızmaya başlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda olan biteni sizlere şişirilmiş ev ödevi hazırlayan tembel bir öğrenci kadar geçmem gerekirse şunları söyleyebilirim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yazı kursu faydalı bir şey, yeniden okula gitmek garip bir his. Ödev yapman gerekiyor ve sen o ödev için her gün yarın yaparım, bırak yarını asıl öbür gün daha süper yaparım derken buluyorsun kendini ki bu çok tanıdık ve aynı zamanda nostaljik bir his. Aman da aman hatta.&lt;br /&gt;- Kursu seviyorum ama kurstan çıkmayı daha çok seviyorum. Yalnızsam Taksim’de büfeye gidiyorum, iştah şuruplarından hangisini beğensem diyorum. O büfeyi nedense yazıyla ilintili bir yer yaptım kafamda. İlk defa bir dergi toplantısından çıkıp yine oraya gitmiş, plazma ekranlarda bir şeyler seyretmiş, kaşarlı döner yemiştim. Şimdi ayağım alıştı, Anıt büfe’ye gidiyorsam yazmalı bir şeylerden dönüyor oluyorum mutlaka. Bundan daha harikulade olanı meydanın bir ucundan, Yamyam’ın parkta oturduğunu görmek ve servisin ters köşesinde zıplayarak ona el sallamak oluyor, sonra en okullu hallerimle kavuşmak da cabası!&lt;br /&gt;- Beyoğlu’nun Taksim’e yakın tarafında Zencefil diye bir yer var ve ben orayı gelir geçerken hep pek sevimli buluyorum. Neyse kalkıp gidiyoruz. Yemekler şahane değil bence. Güzel. Yani tarhana çorbası ve patates püreli bir şey yiyorum işte. Gayet mütevazı yemekler, seviyoruz yerken, hatta ısınıyoruz mekâna. Ama hesap hiç de mütevazı değil, ben yine birden fazla ince belli bardakta çay içmişim ki tanesine iki milyon yazmışlar (!) Uzatmayayım ben orayı pahalı buldum, pahalı bulunca da soğudum.&lt;br /&gt;- İskoçyalı Kral ( İskoçya’nın son kralı olarak de bilinir) filmine gittim, Oscar’lılar serisinden. Güzel bir film, bence doktoru oynayan çocuk da çok şahane oynamış, yani salak olduğuna cidden ve can-ı gönülden inandım seyrederken ki sanırım normal hayatta aklı başında bir çocuktur kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında dediğim gibi çok yoruluyorum. Evde limon kalmayınca salatalara greyfurt sıkıyorum, işe giderken beyaz ve pembe açmış bahar dallarına bakayım derken her seferinde ayrı bir tozlu arabanın kaputuna yapışıyorum, akşam beşe doğru genelde çok yorulduğum için yana doğru duruma göre kırk beş derece açıyla duruyorum ancak çok vahim durumlarda yirmi beş dereceye kadar indiğim de oluyor.&lt;br /&gt;Hem zaten vakit dediğin nedir ki? İşte böyle bölük pörçük zamanlar… Ama Anna öyle mi ya? Aynı tuğla romanda, aynı kişilerle konuşup, hep aynı sayfada trenden iniveriyor…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-3100614697768876129?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/3100614697768876129/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=3100614697768876129&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3100614697768876129'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/3100614697768876129'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/03/margot-ve-acmasz-bale-hocas-anna-hanm.html' title='Margot ve acımasız bale hocası Anna Hanım...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-2321584358879346026</id><published>2007-02-27T15:48:00.000+02:00</published><updated>2007-02-27T15:49:29.589+02:00</updated><title type='text'>Öğleden Sonra, Uykudan Önce</title><content type='html'>Şu delikli pijamalı arkadaş çekmecesinden çıktı ve ben onu bir türlü yakalayıp çekmeceye geri tıkamıyorum bugün. Hâlbuki sonsuz ihtimaller denizinde kulaç atabilir, kitap okuyabilir, hali hazırda hocamın vermiş olduğu ödeve başlayabilir, odamı toplayabilir yani velhasıl yapabilir ya da edebilirim. Kadirim bunlara çok şükür. Gelgelelim iki gözüm okuyanlarım, içimden edimsizliğin kumlu diplerine pisi balığı gibi gömülmek geliyor! Ah şu kaçak delikli fanilalı, çekmecesinden kurtulalı beri sanki gitti bünyemin hareket mekanizmasındaki fişi çekti, kabloları ters bağladı, bir şeyler yaptı ya da şöyle diyelim kötü örnek oldu! İsyana sebep oldu yani, bayrağını açan her hücre çalışmaya son, divanlara özgürlük, yan gelmeliyiz ve devrilmeliyiz sloganları atıyor. Bastıramıyorum, zor bir durumla karşı karşıyayım, imdat demek istiyorum! Ah bir yakalarsam delik deşik edeceğim o pırtık fanilasını, parçalanmış terliklerini lime lime olana kadar kafasına vuracağım. Hayır, merak ediyorum sen kolunu kaldırmaktan acizken kalk bütün bünyeyi kapla, nasıl mümkün olabildi bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum, bilmemekle mecburen yetineceğim zira salgıladığı Pasiflora şurubu şu an damarlarımda ılık ılık akarak beni bir yorgan döşek fanatiğine dönüştürüyor. Uyumak istiyorum ve rüyamda magazin programları seyrederek, fındık fıstık yemek. Aksi gibi öğleden sonra bütün pısırıklığı ile odanın ortasına çökmüş durumda, güneş yumuşak tüylü bir kedi gibi pencereden içeri süzülüyor ve uzaktan birinin dinlediği ninni kıvamında radyo sesleri duyuluyor. Pencerenin kenarında duran kıvırcık salatadan hallice bitkimin bile uyuduğunu düşünüyorum şu anda, zaman bazen sessiz bazen gümbürtülü ama hiç durmadan akıp gidiyor burada şurada ve eminim sizin oralarda da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ruh hali bana hep bir şeylerin ucuna gidip oturmuş, ayakları sallandırmışım hissi verir. Mesela böyle öğleden sonranın akşamın üzerine üzerine gittiği saatlerde, dışardan sanki bir müjde saçarmışçasına geçen Aygaz arabasının melodisi, halı silkeleme sesleri, içinden gelen çayın yanına bir de çoban salatası yapıp, beyaz peynir çıkarayım isteği, ya da bir parkta torunu sallandıran bir anneanne seyredebilme lüksü gibi şeyler. O anneannelerden biri kıvırcık kafa bir torun alıp balıklarımızın olduğu kovanın başına gelmişti geçenlerde. A bu kovada bakalım ne var diye komik ama samimi bir şekilde çığlık attılar beraber. Sonra aaaa! Şurada bir kova daha var acaba onda ne var dediler ve komşunun kovasına koşuştular el ele. Bu merasim gözümün takip edebildiği kadar sürdü kıyı şeridinde ve anneanne her kovada ayrı bir inandırıcı performans sergiledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse işte, ben ayaklarımı sallandırmış oturmuşken hep bu vakitlerde havaya karışan bir ezan sesi ve sanırım hep anlattığım buralardan geçen hisler. Yani bu hislere binip başka yere gidilmiyor maalesef, oralardan geçmiyor bu hisler… Oralarda başka türlü hisler vardır ki mutlaka bunlara ikame eder ama bunlar genelde daha iç hatlar çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çayın tıkırtısı buraya gel der gibi hızlanırken, icabet etmemek olmaz. Ah terlikleri sürüyerek gideceğim şimdi mutfağa, çoban salatasının da mevsimi değil ama ne yaparsın?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-2321584358879346026?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/2321584358879346026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=2321584358879346026&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2321584358879346026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/2321584358879346026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/02/leden-sonra-uykudan-nce.html' title='Öğleden Sonra, Uykudan Önce'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8004064668706859357</id><published>2007-02-24T11:12:00.000+02:00</published><updated>2007-02-24T11:29:17.517+02:00</updated><title type='text'>40007.çekmece</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/ReAEwSYjoVI/AAAAAAAAACY/V7IQYvP8cug/s1600-h/AA041249.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5035029611015283026" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/ReAEwSYjoVI/AAAAAAAAACY/V7IQYvP8cug/s200/AA041249.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Buz gibi bir sabah bu sabah, bilinmezliklerle dolu. Ama içimde sıcakta koltuğuna gömüşmüş, vantilatörünü son hız çalıştıran ve ondan kaçan sinekleri elindeki plastik sineklikle avlamaya çalışan bir fanilalı hımbıl var. Bembeyaz suni ışıklar altında, buz gibi bir cumartesi sabahında ciddi bir ifade ile ekrana bakan bu kızın içinde şu anda bulaşık suyundan meymenetlice kahvesini bir elinde unutmuş ve onu buz gibi yapmış, ayaklarında parçalanmış terlikleri, koltuğunda kaykılmış, sinekleri kaçırmamak için, alabileceği en yavaş ritimle nefes alan bir hımbıl.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ne sokaktan gelen uğultular rahatsız edebilir onu, ne televizyonda car car birbirlerine bağırmaktan usanmayan mahalle karıları. Perdeler kendi halinde vantilatörden gelen sıcak havayla kıpırdarken o zorunlu olduğundan gözlerini kırpıştırır. Sadece sineklere dikkat kesilmiş saatler geçirir koltuğunda. Bütün bedeni çilekli bir pelte gibi koltuğuna yayılmışken, sadece koltuktan sarkar gibi görünen sağ kolu tetikte ve kaskatıdır. Ani ve keskin bir darbeyle yakına belki de bir saniyeliğine konacak sineği, sinekliğinin havayı keskin bir darbeyle ikiye bölüp şak! Nidasıyla olduğu yere yapıştırması için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zamanlar onun bu olup biten karşısında bu kadar lakayt olmasına şaşarım. Ben dışarıda deli dana gibi hayat peşinde koşarken bu hımbıl nasıl olurda ölmez sağ kalır anlamam. Bazen kafası arkaya düşer ve ağzı açık uyuyakalır. Kimseyle alıp veremediği yoktur, zira kimsesi yoktur. Yemez içmez, sadece uyur ve uyanır. Uyandığında tek hayat belirtisi olarak koluna can gelir o kadar. Onun odasında mevsim daima yazdır. Ve hava daima çok sıcaktır ve hatta nemlidir. Bu onun ruh hali için gerekli olan rehavet iklimini sağlar. Uykulu uyuşukluğunu okşar, pışpışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamdaki kırk bin yedi yüz çekmeceden kırk bin yedinci çekmecede oturan bu hımbıl kimseyle konuşmaz, arkadaş olmaz, benim dışımda gelen gideni olmaz, televizyonda ne olup bittiğini bile duymayacak şekilde ya uyur ya uyuklar. Dolayısıyla zamansız bir konserve gibidir, pelte kıvamı hiç bozulmaz. Bu çekmecedeki sesler sokaktan gelen ve günün saatine göre değişen uğultular – ki sıcaktan pencere daima açıktır ve perde rüzgârın yönüne göre kimi zaman içeri kimi zaman dışarı salar kendini-, eskimiş ama bir türlü bozulmamış buzdolabının vantilatörün sesine karışan vınlaması, televizyon sesi ve arada çıkan sineklik şaklamasından ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havalar böyle soğuduğunda, soğuk düşmanı olan ben kapıyı bacayı kapatıp, kafamdaki kırk bin yedinci çekmeceyi açarım. Açar açmaz oradan kafama garip bir rehavet yayılır. Daima dağınık, daima sıcak olan ve hımbıllık dışında bir şeyin değişmediği bu çekmecede gider bir yerlere ilişir kalırım. Bazen sadece seksenlerden kalmış diziler ve ev kadınlarının didiştiği sabah programları dışında bir şey oynatmayan televizyonuna dalarım, bazen fanilasındaki delikleri sayar, buzdolabının üzerine sucunun mıknatısı dışında bir şey yapıştırmamış olmasına şaşarım. Beraber uyuklar, beraber uyanırız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkarken o uyanmasın diye çekmeceyi usulca kaparım.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8004064668706859357?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8004064668706859357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8004064668706859357&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8004064668706859357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8004064668706859357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/02/40007ekmece.html' title='40007.çekmece'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/ReAEwSYjoVI/AAAAAAAAACY/V7IQYvP8cug/s72-c/AA041249.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6877513616650800882</id><published>2007-02-22T10:16:00.000+02:00</published><updated>2007-02-22T10:19:26.748+02:00</updated><title type='text'>Zaman biraz yavaşla...</title><content type='html'>Karnımın acıkmaya başladığı saatler geldi çattı. Şu saate kadar haldır haldır çalışmış olup yapılacak işlerin yarısını bile halledemediğimi gördüğüm an, madem bunun sonu yok dur iki satır havalan dedim. İyi demiş miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün aslında neden bilmiyorum ziyadesi ile hayırlı ve huzurlu bir hava içindeyim. Sabahtan iş yerinde üzerime üzerime gelen sıkıntıları şimdi nedense o kadar dert etmiyor, aman diyorum dünyanın işini ben mi çözeceğim? Ekâbirlik en güzeliymiş, tembellik en lezzetlisi. Masanın altından uzanan ve kendiliğinden üst üste konmuş ayaklarımı görenler ( dizden altını görmek şartıyla) benim yan gelmiş kitap okuduğumu, elimde şişler eski usul terbiyeyle usul usul örgüme dalıp gittiğimi, ya da bir deniz kenarında, çay bahçesinde falan ayaklarımı uzatmış şezlongda güneşlendiğimi falan sanabilirler. Ki aslında şu anda ayaklarım bütün o yerlerde sayılabilir zira onlar kendi âlemlerindeler. Bunda marketten bedava denebilecek fiyata aldığım şu siyah patiklerin de rolü var tabii. Onlar ki bana şu an bale pabucu gibi geliyor, insan topuklularını giyse böyle ayak uzatamaz ben ondan sanırım topuklu giyemiyorum, bu hisle uzatamam ayaklarımı diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse işte, bugün gazetede Kadir’in Evi’nin yandığını okudum. Üzüldüm, üzüldük. Ben hiç gitmemiştim ama giden çok arkadaşım var, hatta her sene mutlaka gidenler var. Onlar yangın resimlerini görünce daha bir üzüldüler. Yemyeşil ormanda, ağaçların içinde kaldıkları evleri kül olarak gördüklerinde fena oldular. İçleri de yandı herkesin biliyorum, yanan her ağaca zaten üzülüyoruz, insanın hatırası da oldu mu yananlar arasında daha bir içi yanıyor işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şubat ayı, cüce ay seninde bir haftanı yedik sesini çıkarmadın. Sanki biri günleri hızla ileriye sarıyor, sanki ben bir türlü yakalanmayacak bir şeyin peşine takılmış devamlı koşuyorum, ya da ben sabit duruyorum ve gözümün önünde sürekli hızlıca ilerleyen kareler, bir nefeste geçen vagonlar gibi ardı ardına geçiyor birden. Vınnn diyor günler ve ben takvime bakıyorum bir hafta geçmiş, bir daha vınnn diyor günler, bir bakıyorum aylar bitmiş! Zaman seni bu aralar kim hızlı moda aldı bilmiyorum ama başımı döndürüyorsun, biraz yavaşla lütfen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak yine saate baktım öğlen oldu şimdi, yemek listesini açıklıyorlar. Bir daha baktığımda akşam saatlerine yaklaşıyor olacağız, hava yine pembe mavi renklere sarmalanmış olacak dışarıda. Ben yine beyaz çatılı evlerin üzerinden ufuk çizgisine bakan tarafında duracağım binanın ve bir süre zamanı durdurmak için değil belki ama kafamdan geçenleri yavaşlatmak adına sabit bir noktaya dalıp gitmesine izin vereceğim gözlerimin. Elimde bir fincan çay olacak bugün de tıpkı dün olduğu gibi ve hafif uykulu yarın yapılacak işler başıma üşüşmeden, biraz sonra oturacağım masanın karabasanları aklıma çökmeden, sadece ve sadece mavinin pembeye dönüştüğü yere bakacağım. O zaman çok kısa bir süreliğine de olsa olan biten her şeyden tüm uğultulardan ve günlük devinimlerden, kısa ve uzun ve çabuk ve apansız değişen o karelerden kurtulacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük ihtimalle hiç kimse benim aynı saatlerde o noktada dikilip durduğumun farkında bile değildir bu ofiste…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;not: Hastalanmadan önceki haftalarda yazılmış eski bir yazıdan...&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6877513616650800882?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6877513616650800882/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6877513616650800882&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6877513616650800882'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6877513616650800882'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/02/zaman-biraz-yavala.html' title='Zaman biraz yavaşla...'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6491782380740981137</id><published>2007-02-13T17:06:00.000+02:00</published><updated>2007-02-13T17:12:51.056+02:00</updated><title type='text'>Lady Chatterley'in Sevgilisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RdHVMKYGp_I/AAAAAAAAACE/O2i0jNu-rLE/s1600-h/koÅuyolu+113.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5031036663670155250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RdHVMKYGp_I/AAAAAAAAACE/O2i0jNu-rLE/s200/ko%C5%9Fuyolu+113.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Güneşli bir gün bugün. Kırmızı ojelerle kendimi sevindirmeye, topuklu ayakkabıların üzerinde cambaz gibi yürümeye çalışarak kendimce bir evcilik oynuyorum gün içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafam nasıl düşünmeye alışmışsa yine öyle düşünüyor kendince. Zaman kendi yatağında kıvrıla kıvrıla akan bir nehir gibi ilerliyor, akşamüzeri denen pembeli mavili saatler yaklaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın sevgililer günü denen günü kutlamayı planlayan arkadaşları bugünden sardı bir telaş. Kızlar ne giyeceklerini düşünüyorlar, hediyelerin yetişip yetişmeyeceği endişesi almış yürümüş, kimlere çiçek geleceği konusu ofisin en popüler dedikodusu olmuş bile. Ve yarın birbirleriyle kalplerle donatılmış kırmızı güller ve pelüş ayılarla hediyeleşebilmek için çırpınıyor sevgilicikler. Ama biz oldurulan günleri sevmiyoruz. Bir yere itilmek gibi geliyor bu, yahu dur bir itme be kardeşim, ben kırmızı gül ve kalp sevmiyorum diyorum anlamıyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse seven buyursun binsin aşk gemisine, biz sahilde durmayı yeğliyoruz, kalabalık basıyor bizi, hep beraber, maile, all together ! Olmuyor işte yapamıyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu aralar yeni bir kitaba daha başladım: Lady Chatterley’in Sevgilisi. D.H Lawrence amcanın bu kitabını almamın sebeplerinden biri arka kapağındaki paragrafın beni çarpacak güzellikte olması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘ Bu kuru söz kalabalığı, sana dokunamadığım için. Seni kollarıma alıp uyuyabilseydim, bunca mürekkep şişede de durabilirdi. Birlikteyken gene erdemli kalabilirdik. Ama bir süre ayrı olmamız gerekiyor, gerçekte böylesi de daha iyi. Ah kesinlikle güvenebilsek geleceğe…&lt;br /&gt;Ama benliklerimizin büyük kesimi bir arada, bir süre bekleyerek, en kısa bir zamanda buluşmak üzere birbirimize doğru yol alıyoruz. John Thomas, Lady Jane’e iyi geceler diler, biraz boynu bükük ama gönlü umut dolu.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabı okurken garip bir öğleden sonra huzuru hissediyorum nedense, ya da eskiden kafama çok fazla soru ve sorun daha ilişmemişken okuduğum romanların o tenha sakinliği gibi bir şey bekli de. Kasabada geçen bir roman okumak mı lazımmış acaba bana, o uçsuz bucaksız çimenliklerde geçen bir şeyler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben her şeyi tarif ediyorum son zamanlarda da dilim bir aşka varmıyor, ondandır sanırım hazır Lawrence amca anlatmışken, rahat bir köşe yastığına gömülüp bir Jane Austen romanı ya da ne bileyim bir İrlandalı Kız gibi uzak ama güzel masallar dinleyesim var. Romanın sonunu bilmiyorum ama başı bana böyle şeyler hissettiriyor. Porselen çay takımları gibi bir şeyler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lady Margot hepinize iyi okumalar diler, içi aşk ve gönlü umut dolu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6491782380740981137?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6491782380740981137/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6491782380740981137&amp;isPopup=true' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6491782380740981137'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6491782380740981137'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/02/lady-chatterleyin-sevgilisi.html' title='Lady Chatterley&apos;in Sevgilisi'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RdHVMKYGp_I/AAAAAAAAACE/O2i0jNu-rLE/s72-c/ko%C5%9Fuyolu+113.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-1336540501974151303</id><published>2007-02-09T09:27:00.000+02:00</published><updated>2007-02-09T09:32:51.363+02:00</updated><title type='text'>Bir Şubat Akşamı Ferhangi Şeyler</title><content type='html'>Artık yürürken insanın yüzünü pişiren soğuklar geldi şehre. Keskin kılıçlarıyla soğuktan ellerimizi kesen işgalciler. İstiklal boyunca eskiden sarı ve sıcak çağrışımları olan ışıltılı tabelalar artık cılız ve sönük kaldılar. Ne kadar keskin eserse rüzgâr onlar da o kadar titrek ve sallantıdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kestaneciler her köşe başını tuttu ve cadde boyunca bir sürü nefis kokulu sıcaklık köşesi yarattılar. Ama onlar ki en cesurlarımız, gece yarısına doğru onlar bile köşelerinden azıcık dönüp tenekeler içinde yakılan yardımcı kuvvet ateşlerine sığındılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Taksim tarafından esti, bir Tünel tarafından rüzgâr. Yumuşak başlı havalarda aheste yürüyen kalabalıkları tedirgin haller aldı. Adımları sıklaştı, astronot kıyafetleri kuşandılar. Birden güler yüzlü sokak köpekleri bile azaldı sanki. Zira artık sokak işgal altındaydı ve içeri kaçmak, sığınmak lazımdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep beraber kaderimize razı, kaçacak delik aradık. Kimilerimiz savaş zamanı köşe dönen fırsatçılara yakışan bir zamanlamayla cadde boyunca kahvehanelerini üçleyen Starbucks’a sığındı, kimi köşeden kıvrılıp Emek sinemasına doğru koşturdu. Bizse adımlarımızı eski tiyatroya doğru sıklaştırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pasajın içindeki Ortaoyunculara gelmeyeli ne kadar oluyor? Ferhan Şensoy kitaplarının birer birer yutulduğu, pasajın içinden geçerken barda oturuyor mu acaba diye göz ucuyla bile olsa bakılmadan geçilmeyen zamanlar şimdi uzak geliyor. Nerden bakarsan bak senelerle ölçülür. En son Küba’da geçen filmi Kanal D’de oynuyordu ve biz Petrek’le seyrederken yine çok gülmüştük. Küçük bir salona açılan kapıdan girince çok uzun zamandır görmediğim ama çok sevgili bir büyükannenin evine ziyarete gitmiş gibi hissettim kendimi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Merhaba. Çok zaman olmuş evet, ama hep aklımızdaydı… Gerçekten… Ama bir türlü fırsat olmadı işte, iş güç… Evet, gülmeyin! Bayram değil seyran değil elbette, bahanesiz işte, evet kış rüzgârları attı, yok canıııım, sadece özlemişiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Localara aldılar bizi. İki kişilik loca istemiştim telefonda, kırmamışlar. Salon fiyatından ucuzcadır localar ama nerden bakarsan bak daha romantik değil mi? Üst kata çıkınca beyaz yağlı boyalı kapılardan oluşan uzun bir koridorda kendimi tren yolculuğunda kompartımanına doğru ilerleyen bir eski zaman yolcusu gibi hissettim bu sefer. Kendimi sürekli bir şeyler gibi hissediyorum biliyorum. Ama bence buna alışmalısınız zira locaya geçip yerimize oturur oturmaz bu seferde kendimizi Muppet Show’daki aksi ihtiyarlar gibi hissettik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerimize yerleşince ilk zil duyuldu, sonra biraz sonra ikinci ve hemen sonra son zil. Işıklar karardı ve oyun başladı, Ferhan Şensoy geldi sahneye, o artık adımlarının kalıbı çıkmış yerde oyununa başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz yorgun gibi geldi bana, sonra anlattıkça biraz küskün gibi geldi. Oyun ilerleyince hevesim kaçtı dedi bize ama biz zaten anlamıştık. Tadı kaçmış demiştik hüzünle locada kıpırdarken. Doğru tahmin etmişiz. Bir dostun canı sıkılmış gibi canımız sıkıldı. Ama o anlattıkça güldürdü bizi, yine keyiflendik, yine kahkahalar attık hem de canı gönülden. Nelerden bahsetti anlatmaya pek niyetim yok ama bence gitseniz siz de keyifle seyrederdiniz. Oyunun sonunda da biraz hüzünlenirdiniz… Bir yandan gülüp bir yandan hüzünlenmek nasıl bir şey mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle diyeyim gündelik hayatta canımızın sıkıldığı, kafamızın kızdığı, sabahtan akşama köpürüp durduğumuz her şeye güldük. Eski anılarını anlattı- bazılarına yaşımız yetmez bazılarını hatırlarız- ( mesela şu Sezen Aksu ve martılarla oynadığı eşsiz film!), onlara güldük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her hafta sinemaya belki iki kez giderken unuttuğum şey, tiyatronun da güzel bir şey olduğu sanırım. Ama hatırlamak hoşuma gidiyor benim ve nedense şimdi onun anlattıklarından sanki daha çok şey anlıyorum, belki anlattıkları içime daha çok ilikleniyor. Yaptığı zekice bir laf hamlesine hayranlık ve coşkuyla gülmekten çok, başka bir türlü gülüyorum sanki… Hüzünlenerek gülmek böyle bir şey sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece caddeye iyice sinmişken, elimizi ısıtacak bir kesekâğıdı kestane ile tünele doğru yürüdük. Keskin rüzgâr kuvvet toplamak için duraklamıştı belli ki. Eski aheste adımlarımıza döndük, tünele doğru. Sayıca azalmışız dedim, salon tam dolu değildi yine… Bizim gibi herkesin işi gücü vardır belki, ihmal edenler çoktur, onlar da görünce anlarlar özlediklerini. Olsun, biz önümüzdeki Cuma yine gidelim, nasılsa locamız belli.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-1336540501974151303?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/1336540501974151303/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=1336540501974151303&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1336540501974151303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/1336540501974151303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/02/bir-ubat-akam-ferhangi-eyler.html' title='Bir Şubat Akşamı Ferhangi Şeyler'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8490674570266547505</id><published>2007-02-07T10:22:00.000+02:00</published><updated>2007-02-07T10:23:34.384+02:00</updated><title type='text'>Yazdımm, yazıyorumm....</title><content type='html'>Hani kar yağacak diyordunuz ne oldu o iş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet yazamıyorum bir süredir. Yazmaya başladığımda almıştım bu riski. Yazamıyorum riski. Bu kötü bir şey aslında zira içinizdeki her şeyi yazıya düzenli ve edebi bir şekilde dökeceksiniz diye bir kural yok. Bazen onların da düğüm düğüm oldukları, ne söze ne yazıya geldikleri oluyor. Belki yine öyle olmuştur. Belki de tam tersi olmuştur o kadar mutlu olmuşumdur ki içimdekiler havalanmıştır ve ben hangisini tutup buraya çivilesem şaşırmışımdır. Belki salayım gitsin çocuklar bu sefer demişimdir ve sabundan köpükler gibi üflemişimdir onları sabahın körlerinde. Yapmışımdır belki, ne malum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleydi böyleydi bir sürü laf edebilirim burada, lafları eviririm çeviririm, paskalya yumurtaları gibi boyarım, iş bir güzel başlıkta fiyonklamaya kalır. Ama maalesef ben kendimi çok kandıramıyorum bu yazı işinde. Kendimi kandıramadığım için yazı yazıyorum zaten. Kandırsam ne diye karın sancıları çekeyim yazdım yazamadım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan ne kadar uzun zaman geçti bilmiyorum ama o zamandan beri kafamda volta atan ve hatta iki dakika dursan da kendimizi dışarı atsak diye tespihlerini kafamın duvarlarına vuran mahkûm konular var. Ondan sanırım bir süre sonra başım ağrımaya başlıyor. Bunların her birini birazdan ayrı kâğıtlara yazacağım, sonra kendime koca bir fincan yasemin çayı demleyeceğim ve beraberce bir hoş bulduk kutlaması yapacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem belki bu benim son ara verip, kapıp koyuvermemdir? Bu ayın sonunda bir yazı atölyesine başlıyorum. Aslında tek ihtiyacım olan disiplin ve belli saatlerde belli sayfaları doldurma işini aksatmamak. Beyaz kalan sayfalar baş ağrısı yapıyor çünkü. Tam deli işi değil mi? Ben de çok akıllı sayılmam zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsedilecek çok şey birikince bir delinin yapacağı en akıllı iş onları tasnif etmek olur sanırım. Bu yazı işi ne garip şey ki bir türlü bitmez tükenmez, ucu bucağı yok, sen yaşadıkça, sen nefes aldıkça burnundan kafana kaçan iflah olmaz bir toz gibidir…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8490674570266547505?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8490674570266547505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8490674570266547505&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8490674570266547505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8490674570266547505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/02/yazdmm-yazyorumm.html' title='Yazdımm, yazıyorumm....'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8563502951396572353</id><published>2007-01-26T12:24:00.000+02:00</published><updated>2007-01-26T12:25:20.606+02:00</updated><title type='text'>Dürüst Umutlar</title><content type='html'>Cenazelerin arkasından sessizce yürüyerek Cuma’ya kadar geldik. Zor bir hafta oldu evet, beklenmedik haberlerle dolu, yürek burkan ve her nedense benim dilimi mühürleyen bir hafta oldu. Anlatmak istediklerimden çok anlamaya çalıştıklarımla dolu bir hafta. Bir şeylere aymış gibi hissettim kendimi ve meğer hiç de bir şey bilmiyormuşum dedim. Aklım, yüreğime karıştı, daha doğrusu aklım can havliyle yüreğime sarıldı, sarmaş dolaş oldular. Gazete okurken korkudan hep öyle sarmaş dolaş kaldılar, yüreğimi aklımla, aklımı yüreğimle teselli edebildim mi bilmiyorum ama ayrılmadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bu ülkeyi kucaklayıp bir İskandinav ülkesine, karların ortasına taşımak istiyorum. Coğrafi konum Finlandiya olmuş mesela. Sabah kalkmışsınız ve her yer bembeyaz ve biz her şeyden uzağız. Böyle fanteziler ürettiriyor beynime sarılan kalbim. Öyle sıkı sarılıyor ki beynim yumuşuyor ve şefkatli, huzurlu, sersemce fantastik rüyalar görüyor işte! Öyle karmakarışık zamanların, bir türlü iki yakası bir araya gelmeme halinin, sıkılan kemerlerin ve bizi hep içten içe çalkalayan bütün o zamanların, uzak bir coğrafyada silinmesini safça düşlemekteyim. Tarih bilincinden bile, artık sıkıldım. Bugün bütün o sokaklarda gezen çocuklarda, kimde hangi bilinç var ki sıkılmayayım? Herkesin, her şeyin bu kadar bilinç (!) dolu olmasından ve o bilincin gelip şimdide sülük gibi kan emmesinden sıkıntılıyım. Bizde olmayan bilincin, ters tepip başkasına musallat olmasından, o bilincin gelip bizi vurmasından da sıkıntılıyım. Kendi işimize gücümüze bakmak isterken bu geminin bu kadar sallanmasından ve o sallantıların insanların içini, aklını, vicdanını allak bullak etmesinden sıkıntılıyım. Ondandır bizi hiç sallanmayan bir gemiye, buzlar içinde bir diyara alıp bırakasım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köprünün başında bekletiyorlar bizi, kapılarda bekliyoruz. Kuyrukta bekleyen insanlar bile bir süre sonra kaynaşıyor, ahbap oluyor. Biz kendi içimizde neden birbirimize sataşıp duruyoruz? Kapılarda bekleşip duruyoruz, ara sıra aralanıyor o kapı bir dolanmış yumak atıyorlar içeri, açmak için birbirimize giriyoruz. Yumağa dolanıyoruz. Biz artık sıkıldık, içimiz katıldı. Bir sürü ahkâm var kesilen ve daha kaç sene kesilecek olan. Ne benim dediğim kötü, ne seninki o kadar fena. Birbirimize fenalık yapmayalım. Böyle kucaklayıp kaçırabileceğim bir çocuk değil bu memleket ben de biliyorum ama içim acıyor işte. Başka türlü nasıl anlatayım? Uyumadan seyrettiğimiz haberler bir hafta boyunca ölümlü, feryatlı, vicdan burkan, özlem doluydu. Gözümüzün önünden geçen şu film şeridine bakın, kalbimizden geçenle aynı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yine de her şeye rağmen umudumu kaybetmiş değilim. İçten içe, bir yerlerde benim gibi hisseden, üzülen, çabalayan ve çabalaması bitmese de, boşa gitmiş gibi gelse de çabalamaktan vazgeçmeyecek, buraları kucaklayıp kaçamadığı için, alıp başını kaçmayacak birilerinin olduğunu biliyorum. Aklını yüreğine bağlamış olanlar gitmeyecekler biliyorum. (- ki gidenlerin bile aklı, yüreği buraya bağlı kalır ). Ne kadar canımız sıkılsa da, ne kadar akşam haberlerinden caysak da, kendi içimizde yapılacak işlerimiz var ve o işler bir gün buraların, bizim buraların işine yarayacak. Şu anda da yarıyor zaten. Benim içime bu duyguyu kim bağladı bilmiyorum ama ne olursa olsun ben o dürüst umuda bağlıyım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8563502951396572353?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8563502951396572353/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8563502951396572353&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8563502951396572353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8563502951396572353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/01/drst-umutlar.html' title='Dürüst Umutlar'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-6068790643476806996</id><published>2007-01-22T16:26:00.000+02:00</published><updated>2007-01-22T16:49:53.372+02:00</updated><title type='text'>Nezle! Bırak yakamı!</title><content type='html'>Nezle ile cebelleştiğimiz günlerdeyim. Ben biraz alttan alsam iş tatlıya bağlanacak ama hiç işime gelmiyor eve gidip yatağa kıvrılmak. Aksine sokaklara çıkmak, gezmek tozmak, arkadaşlarla hoş beş etmek istiyorum. Ondan akan burnuma, yanan gözlerime, parçalanan boğazıma aldırmadan geziyorum. Nezle sabırla bu huyumdan vazgeçmemi, bünyeyi yatağa serip, havlu atmamı bekliyor. Ama bende nerde o kibarlık! Yüz buldukça azan çocuklar gibi geziyorum… Geziyorum, sinemalara, parklara, güzel havalara, doyamıyorum. Önce bir iki ikazla başlattığı isyan giderek yayılıyor bünyeye. Her yanım ağrımaya başlıyor, dayak yemiş gibiyim. İntikam vakti gelip çatıyor nezlenin, yatmadan düzelemeyeceksin, iki dakika efendi ol çekip gideyim diyor. Kafa tutacak halim kalmadı, köşeye sıkışmış vaziyetteyim. Bir yandan da yapacağını yapmış, azacağı kadar azmış şımarık çocuklar gibi arsızca gülüyorum. Hani bir kabahat işler, kovalayıp ensesinde bitiverirsiniz sonunda. Ama piç kurusu korkacağı yerde hınzırca güler size, yani iş işten geçti artık yakalansam ne yazar der gibi. Ben de aynen öyleyim bu pazartesi, hastaysam hastayım yani, ne hafta sonuydu ama sen ona bak diyorum içimden. Dışımdan burnumu çeksem de neşem yine yerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimce hoşuma giden şeylerin listesini yapmak istiyorum şuracağıza, aklımdan silinmeden birkaçı kayıtlara geçiversin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Pazar kahvaltılarına bayılıyorum. Hele dostlarla olursa, şöyle bol muhabbetli… İnsan başka ne ister? Yeşilköy’deki kahvaltılara, ondan sonra sahilde yürümeye ve tanıdık manzarayla selamlaşmaya bayılıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5022863139051962866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RbTLaaaYgfI/AAAAAAAAABs/fvOUq67jF_A/s320/F%C4%B0GARO+002.jpg" border="0" /&gt;-Galleria benim için bir abur cubur cenneti oldu artık. Buz pateni pistinin yanında kâğıt bardakta haşlanmış tane mısır satıyorlar. Kaşıklayıp yemeye bayılıyorum. Üzerine acılı sos koyarlarsa daha bir güzel oluyor, patlamış mısır tarih oldu yaşasın haşlanmış sütlü mısırlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Son zamanlarda seyrettiğim her filme nedense bayılıyorum. &lt;a href="http://www.littlechildrenmovie.com/"&gt;&lt;strong&gt;Little Children&lt;/strong&gt; &lt;/a&gt;herkese hitap etmeyecektir belki ama bu onun harika bir film olduğu gerçeğini değiştirmez. Sapığı oynayan adam her kimse uzun zamandır beyaz perdede gördüğüm rolü haline gelen (oynayan değil) az oyuncudan biriydi. Kendisine Oscar mı verirler, nasıl olur bilmiyorum ama kesin ödül alacaktır derim ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.beynelmilel.net/"&gt;Beynelmilel&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt; hakikaten çok güzel bir film. Seyri çok keyifli ve ben her güzel Türk filminde mutlu oluyorum. Meral Okay’ın o gece mavisi taytı ve dore ayakkabıları geliyor gözümün önüne, gülümsemeden edemiyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Galata ve Kuledibi gece daha güzel oluyor. Işıklı Galata Kulesi’ni mümkün olsa kucaklamak istiyorum. Yanından geçerken seviyorum onu pat pat yapıyorum duvarına, sonra bakıyorum beni göremiyor tepeden, madem öyle diyorum ben de senin göz hizana tırmanırım! Hemen yanındaki Anemon Oteli’nin terasındayız şimdi. Kule tam yanı başımızda ışıklar içinde duruyor. Karşıda bir Haliç manzarası, camiler ve köprü gerdanlık mı takmışlar bilmiyorum, hepsi abiye bir halde, taşları ışık saçıyor. Bu manzara beni çok mutlu ediyor işte, kafamı kaldırıp, bir kuleye, bir Haliç ve camilere bir sana bakıyorum, tabiatı ile başım dönüyor. &lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5022863899261174274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RbTMGqaYggI/AAAAAAAAAB0/tKFoszjbDDI/s320/F%C4%B0GARO+020.jpg" border="0" /&gt;- Kuledibi’nden Tünel’e çıkan yokuşu tırmanmaya bayılıyorum. Hep aynı yerlerde duraklamaya da hiç itirazım yok. Ve evet ben Vespa’lardan hep kırmızısına bakıyorum. Tünel’e çıkınca tanıdık bir yere vardığımızı görüp mutlu oluyorum. Bence sokak köpeklerinin yüzleri daha bir güzel oluyor ama bir yandan da her gece yarısı mutlaka karşılaştığımız o tertemiz kabarık tüylü köpeğini gezdirmeye çıkan amcayı merak ediyorum. Bazen durakta oturuyorlar beraberce, onlara selam vermek istiyorum artık, ama her seferinde çuvallıyorum. Bir dahakine iyi akşamlar diyeceğim, köpeğiniz ne güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlk defa tramvaya bindim ben! Hep yanımdan geçen ve çınlayan şey sanki benim için bir dekordu. O salonda duran ve sanki ellemesi yasak kıymetli eşyalardan biri gibi. Hareket eden bir oyuncak! Ama dün o kadar yorulmuşum ki tramvaya binelim dedim, pes ediyorum. Taksim tarafından biniverdik. Kalabalığın içinden tünele doğru süzüldü tramvay, karanlık ama masalsı Tünel durağında durdu. Oyuncak değilmiş, basbayağı işe yarayan bir çıngıraklı vasıta işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerim yanıyor, burnum tıkalı ve boğazım parçalanıyor. Bir sürü kitap var okumam gereken, mor atkımı bir türlü bitiremedim, ev de dandini halde bir türlü toplayamıyorum ama her şeye rağmen sokaklar çekiyor beni. Nezleye teslim olmuş gibi, kaçmaya niyetim yokmuş gibi uzanacağım bu akşam biraz. Gözlerimi yalandan kapayıp uyuyor gibi yapacağım, ikna olur da yakamı bırakacak gibi olursa, ilk fırsat yine sokaklardayım! &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-6068790643476806996?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/6068790643476806996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=6068790643476806996&amp;isPopup=true' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6068790643476806996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/6068790643476806996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/01/nezle-brak-yakam.html' title='Nezle! Bırak yakamı!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RbTLaaaYgfI/AAAAAAAAABs/fvOUq67jF_A/s72-c/F%C4%B0GARO+002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-8434301493000403952</id><published>2007-01-10T21:39:00.000+02:00</published><updated>2007-01-10T21:59:51.692+02:00</updated><title type='text'>YA ZI</title><content type='html'>Akşam çöküyor. Bir bardak çayın mideme, akşamın da şehre çökmesini izliyorum. Bütün gün ihtiyacım olan, akşam çökerken bir fincan çayla Miles Davis dinlemek, sonra nereye gideceğini kestirmeden yazıya gömülmekmiş meğer. Ruhumun gelgitlerini yatıştıran başka malzeme bilmiyorum şu dakika, saat ve yelkovanda. Başka herhangi bir melekem yok. Tutunacağım şey kalem kâğıt, biraz uzak kalınca ya da ben onları orda neden bırakıp gittim çözemesem de, havalanan bazı düşünceler hortum olur beni içlerine çekerler. Ben pencereyi açıp onları salmazsam kafam allak bullak olur, elimde çay gemi güvertesinde durur gibi içim bulanır, kalırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan işte bir süre sonra yazmaya başlarım, sayıklar gibi. Konuşmayı beceremem belki ilk paragrafta kekelerim, tutturup örmeye başlayamayan ilk iki sıra acemilikleri çekenler gibi yamuk yumuk olur ilmeklerim. Ama inat ederim, ruhum açılana kadar tökezlemeyi göze alarak. Çünkü benim ruhum açılmak için elimi bekler. O açılmadan içim de açılmaz benim, ruhumu açmak, havalandırmak için önce elini açması gereken biriyim. Ondan paldır küldür koşuşur parmaklarım defterin üzerinde, kâh ayakkabısının tekini unutmuş seken çocuklar gibi, arada geri dönüp unuttukları teki alır gibi yarım kalmış bir lafın ucundan tutarlar. Eli ayağına dolansa da kalbin attığını duydukça parmaklar mutlaka kıpırdar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes bir şekilde gömülür bu hayata. Yemek yaparken kendini kaybeden biri gibi işlerine gömülenlere ben hep imrenirim. Yüzlerinde un izleri, ellerinde minik bir kesik, gözler soğandan yaşarır, o yaşlar üste başa silinir. Bata çıka yemek yapılır, elin sıcağında hamur yoğurmak gibi, koklaya koklaya, tadarak baharatı katılır. Bense ne kadar çalışırsam çalışayım yaptığım işin içinde kaybolamam. Eldivenimi takmışımdır hep, elimi bulaştırmam. Bir domatesi çabucak doğrar geçerim diğerine. Tezgâha hep belli bir mesafede dururum. Hep bırakıp gidecek gibi. Hep birden bir telefon çalacak ya da biri hadi gel bu akşam da dışarıda yiyelim diyecekmiş gibi. Mesafeliyim. Bata çıka kaybolduğum günler bir elin parmaklarını geçmezler. Benim battığım yer farklıdır, suyun yüzeyidir ofis. Onun dibi beni ilgilendirmez, benim derinliklerim başkadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5018489646868890082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RaVBvqaYgeI/AAAAAAAAABg/-2Co2OG03xY/s320/TESVIKIYE+HOUSE+007.JPG" border="0" /&gt;Benim batmam çıkmam hep lafların, kelimelerin içinde. O zaman hiç düşünmem bu lafın neresi iğreti, ne tarafı keskin,... avuçlarım. Mesafem yoktur yazıyla. Mesafelerimin hepsini kaldırdım. Her gün kolumun altında bir defterle geziyorum yazmasam da. Kolum çantanın derisinin altından ona değsin istiyorum. Damarın içinde uyuyan bir şey o. Haftalarca yazılmasa da deftersiz kalmaktan korkarım. Ofis, iş, güç, kariyer ve de ikramiyeler. İş iştir bana. Bir nevi mecburi hizmet. Bir nevi elim mahkûm. Bir nevi emrivaki. Bir nevi el harçlığı. Ama elimin bir tek gerçek hürriyeti var o da YA ZI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay yavaş yavaş ılınırken ve Miles Davis iyice batıp çıkarken kendi sevdasına, ofis saatleri de azar azar tükeniyor. Kum saatinden akan dakikalar giderek bir avuç kalıyor. Yarın sabah biri mesai saati deyip tekrar saati ters çevirinceye kadar. Biri zaten her sabah geliyor, saat dokuz itibarı ile şak! diye şaklatıyor klaketi ofis kapısının önüne varan her zatın yüzüne. Saat altı buçuğa doğru yine aynı eleman gelip stop! Diye haykırıyor. Giyin, süslen, gel şak! klaket, altı buçuk oldu pat! stop. Aradaki kum saatinin kumu senden ayrı, senden azade, kurallara bağlı akar gider. Sen bünyenle sürüklenir gidersin, iki klaket arası. Arada bir yerdesindir bir türlü varamazsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar sokaklarda yürür. Işıklarda durur. Arabalar geçer ama kırmızıya dek. Sonra yayalar geçer. Yeşil yanınca kafalarındaki yayalarla beraber geçer giderler. Kum saatinin kumu bitene kadar ofiste dizler tempo tutar, klavyeler aşınır, gözler yaşarır, parmaklar çıtlatılır ve bakışlar sabitlenir. Akşama doğru ofisin üzerine dumandan bir çarşaf serilir. Ve kimse görmez örtüyü ekrana bakmaktan. Bazıları kalkıp ışığını yakmayı unutur, bazıları çayın buz gibi olduğunu damağına değince irkilerek anlar, bazısı kalemle senelerdir bir şey yazmamıştır, vergi iadesi zarfı yazarken bocalar. Bense hala orta parmağa kalem dayamaktan olan nasırıma bakar, onu ilkokuldan beri kaybetmeyişimle sersemce avunurum. Çizgili bir deftere yazar dururum akşam çökerken. Kırmızı ışıkta duran arabalara dalar giderim, yayalar geçerken. Onların kendi trafiklerinde nasıl akıp gittiklerini düşünürüm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-8434301493000403952?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/8434301493000403952/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=8434301493000403952&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8434301493000403952'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/8434301493000403952'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2007/01/ya-zi.html' title='YA ZI'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252442854</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://i7.photobucket.com/albums/y254/Margosan/Resim_4751.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RaVBvqaYgeI/AAAAAAAAABg/-2Co2OG03xY/s72-c/TESVIKIYE+HOUSE+007.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-12933382.post-4627654419692225708</id><published>2006-12-22T21:24:00.000+02:00</published><updated>2006-12-22T21:41:15.270+02:00</updated><title type='text'>Margot olalı bir balık tuttum!</title><content type='html'>Soğuk bir Pazar günü bugün günlerden. Hâlbuki hava da güzel olacak demişlerdi, ona güvenip termosta çay, Boğaz’a gidiyoruz; biz, torbada poğaçalar ve iki yeşil elma.&lt;br /&gt;Tarabya sahilinin bir ucuna ilişiyoruz, diğer balık tutanların boş bıraktığı bir yerlere. Bir kamp sandalyesi açıyoruz zira ben çok ayakta duramam, netameliyim. Katlanan şezlongumsu şey açılıyor ve ben ona oturmaya utanıyorum o an. Yönetmen sandalyesi gibi bir şey bu ve ben bir sürü ayakta balık tutan adamceğizin yanında kontes gibi buna mı oturacağım? Bozuntuya vermiyorum. Hep gelirmişim buralara, yönetmen sandalyeme kurulurmuşum, çok normalmişim, kitap bile okurmuşum gibi davranıyorum. Bilmem oluyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Off! Olmuyor sanırım. Ayağa kalkıyorum, arabadan kupalara çay koyuyorum, sandalyenin etrafında dönüyorum. Biraz ilişir gibi oluyorum. Hava soğuk gerçekten de. Uzakta bir balıkçı teknesi o kadar martı kendisini kovalamıyormuş gibi huzurla salınıyor. Ben huzursuzca kıpırdanıyorum. Gidip kitap alıyım bari arabadan. Merhaba sandalye ben geldim. Kitapla geldim evet. Hımm… Kitap okurken daha mı bir ukala görünüyorum acaba? Bak sandalye, yaz olsaydı tamam , yan gelirsin, güneşlenirsin vs.. Aaa dur bakıyım, Yamyam balık tutmaya başladı bile. Dur ben bir ona bakıp geleyim. Kusura bakmıyorsun inşallah böyle kalkıp kalkıp gidiyorum?&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5011436275545422338" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RYwyvapkOgI/AAAAAAAAAA8/QS6kpxuGTBA/s320/BALIK%C3%87ILAR+003.jpg" border="0" /&gt;Şimdi nasıl oluyor bu iş? Oltanın misinasını işaret parmağınla tut veee, fırlattığın anda, havadayken bırak! Uçsun denizin ortasına doğru. Hımm nasıl yani? Ben en son ne zaman bir şey öğrenmiştim? Evet, tutuyorum ve fırlaaaaaaat! Olmadı mı? Yandaki komşu balıkçı adamceğiz nereye siper alacağını şaşırmış bana bakıyor. Korkmakta haklısınız sayın komşu balıkçı amca, ama sakin olunuz, kurşunu kafanıza isabet ettirmeyeceğimdir. Yani inşallah. Evet, ikinci denemem, parmağınla tut ve fırlatırken parmağını kaldır, sallaaaa! Amanın! Oldu galiba! Yaptım, şimdi sıra geldi tır tır tır, geri sarmaya… Evet, oltanın ucunu döndür vee sar, döndür vee sar. Sanki ucunda bir şey parlıyor! Sevgilim balık tuttum ben galiba!! Heeyy, balık tuttuuuum! Ama yarabbi ne kadar da küçük buu! Of ilk balığım bir akvaryumluk boyutlarda! Bir anahtarlık ucu için bile küçük! Geri bırakalım bunu biz? Evet, evet, haydi bakalım, cup! Ama olsun yine de tebrikler, sarılmalar, haydi bir şans öpücüğü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz, deniz, deniz….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalga, dalga, dalga…. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5011436967035157010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RYwzXqpkOhI/AAAAAAAAABE/96D_7-5SqCM/s320/BALIK%C3%87ILAR+031.jpg" border="0" /&gt;Balık tutabiliyorum artık, bu da kırmızı kovamız işte! Balıkları oltanın ucundan çıkarmakta da pek tereddütlü değilim. Elinde çırpınan bir balığın ağzından olta çıkarmak herkese çok da kolay gelmiyor. Bakınız diğer komşular; bizim gibi sevgili balıkçılar. Haydi, hayatım çıkar balığı. Ayyy, sevgilieaaamm yapamağğmm! Bir şey olmaz, yavaşça tut bir elinle. Ay ay ayy Korkunnçç! Olmuyoa, tutamıyoruuuam, yapamıycaaam!Elimden kayıyoa! Kızın neden bu kadar çığlık atıp aynı anda zıpladığını inanın anlamıyorum. Sakince balığı tutarsın, nazikçe oltayı çıkarırsın ve etrafa bakarsın hava atarak! Özellikle şu siper almaya çalışan komşuyla göz göze gelmeye çalışarak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra gelir gider kovadakileri sayarsın. Sen saymayı bıraktığın an, sahilde yürüyüş yapanlar saymaya başlar. Gelip geçerken dururlar ve teker teker her kovayı tetkik ederler. Hımmm bu bayağı tutmuş, aa yazık bu hiç tutamamış ayol! Neyse bizim şerefimizi kurtardığımızı söyleyebilirim. Zira bir süre sonra saymayı bırakmıştık. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5011437761604106786" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_HG8yymMs-_M/RYw0F6pkOiI/AAAAAAAAABM/tV-MQTZOAkA/s320/BALIK%C3%87ILAR+025.jpg" border="0" /&gt;Sanırım sandalyeye artık alıştım. Pat diye oturuveriyorum. Bacak bacak üstüne bile atıyorum hatta. Balık tutmak sanırım beni değiştirdi! Artık bu yönetmen sandalyesini hak ettim ben! Merhaba sandalye, gel seni şöyle orta bir yerlere çekelim, kıyıda köşede kalıvermişsin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerime balık pulları yapışmış, kolonyalı mendille onları temizlemeye çalışırken, etrafımdakilerin keyif aldıkları bir şeyi yaparken suratlarına ilişen o ifadeleri sayıyorum. Balıkları suyun içinde gördükleri anın ifadesi, çekerkenki rahatlamış ifadeleri, balıkları çıkarırkenki mutlu, mesut ifadeleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalıp gidiyorum. Bütün gün bu işi yapabilirim. Yani dalıp gitme işini. Denize, dalgaya, onun yüzündeki ifadeye ( özellikle ben balık tuttuğum anki ifadesine!) , martılara, balıklara, elimdeki kitaba, çay bardağının avucumdaki sıcaklığına, komşu balıkçıların kızaran sigara böreklerine, uzaktan geçen kocaman tankere, kuyruk sallayarak giden şu köpeğe, birbirini kovalayan çocuklara, üşüyüp arabanın içine kaçmış ve eşlik ettiği şarkı duyulmadığı için çok komik görünen onların abisine, misinanın dolanıp duran kısımlarını çözmeye… Dalıp gidebilirim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra durup iyot kokan derin bir nefes alabilir ve bunların hepsini kafamın bir yerine not etmek için gözümü denizde bir noktaya dikip, o noktadan tekrar dalıp gidebilirim. Taa ki diğer yakada bir yerlerde karaya çıkana dek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/12933382-4627654419692225708?l=margotto.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://margotto.blogspot.com/feeds/4627654419692225708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=12933382&amp;postID=4627654419692225708&amp;isPopup=true' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4627654419692225708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/12933382/posts/default/4627654419692225708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://margotto.blogspot.com/2006/12/margot-olal-bir-balk-tuttum.html' title='Margot olalı bir balık tuttum!'/><author><name>Margot</name><uri>http://www.blogger.com/profile/08305659329252
